Cumhuriyet

Yaşar’ı son görmem 5 yıl evvel oldu. Bilkent’e Yaşar Kemal için bir konuşma yapmıştım. Yaşar Kemal de oradaydı. Konuşmamın sonunda demiştim ki: “Sevgili Yaşar aynı tarihte doğmuşuz. Beni yalnız bırakıp daha evvel gitmek yok, eşte bile peşte bile”... Dün, televizyonda gördüm. Gitmiş. 
1940’lı yıllar, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyim. Bir gün Hergele Meydanı’ndaki Kırşehir hanına Çukurova’dan bir delikanlı düştü. Bu hanın bir odasında 5, 6 arkadaş yatardı. 
Bir gariban gelince odaya bir şilte daha atılır, bir zaman orada konuk edilirdi. Yaşar için de yere bir şilte atılmış. Bir gün gittim, Yaşar şiltenin üstüne oturmuş, önünde gazete rulolarından arta kalan, atılmış, işe yaramaz kâğıtlar. Arkadaşlara, “Bakın”diyor “bir hikâye yazdım, bakın okuyum.” Arkadaşlar ciddiye almıyor. 
Günün birinde bu Kemal Göğceli, odaya daldı, şiltenin üstüne bir tomar banknot attı.“Buna para derler, bu akşam hepiniz bendensiniz, haydi şaraba ve lokantaya”. Şaşırdık, Bol Kepçe lokantasına gittik. Zehir gibi acı birer bardak şarap içtikten sonra yemekleri ısmarladık: Pilav üstü kuru. Meğer Yaşar, derlediği Çukurova ağıtlarını Dil Kurumu’na iyi bir para ile satmış. Hovardalık oradan geliyormuş... Biz koptuk, Yaşar İstanbul’a gitti, ben Ankara’da kaldım.
Yaşar Kemal’e şifreli telgraf 
1960 yılında Yaşar, benim hayatıma bir daha girdi. Amerika’ya davet edilmiştim. Milli Emniyet yurtdışına çıkmamı tehlikeli buluyor, pasaport vermiyordu. Büyük bır suçum vardı. Komünist olarak tanınan Yaşar Kemal’e “çın çın” diye şifreli bir telgraf çekmiştim. Ama şifre çözülememişti. Gerçekten Yaşar’a Çukurova’dan bir telgraf çekmiştik Fikret Otyam’la “Sevgili Yaşar Çukurova’da nereye gitsek sesin kulaklarımızda çın çın ötüyor”. İyi ki şifre çözülememişti. Sevgili Otyam da hastanede, ona selam ederim. Umarım bu yazımı okur.
Yaşar’ın türküsü 
Ben Amerika’ya gittim. İyili kötülü yıllar birbirini kovaladı. Yaşar’ı bu sefer New York’ta buldum. Orada “Edebiyatta Ortadoğu ve Ortadoğu’da edebiyat” adlı bir konferansa katılmıştık. Yaşar’ı otelin bir salonunda gördüm. Çevresini genç kızlar almıştı. Yaşar her gelen Amerikalı kıza sarılıyor, “Hove are you’sun bacı” diyormuş. Kızlar her iki anlamda da iri bu Türkiyeli yazarın çevresinden ayrılmıyordu. Resim çektiren çektirene… 
Sıram gelince ben, “Halk edebiyatımızda protesto geleneği” konulu konuşmamı yaptım. Ali İzzet’in “Bir Allah’ı tanıyalım, ayrı ayrı bu din nedir” şiirini okuyordum.Talat Halman konuşmamı kesti, “Bu türküyü Yaşar Kemal çok iyi söyler rica ediyoruz” deyiverdi. Yaşar oturduğu sıradan, ayağa kalktı ve başladı, “Bir Allah’ı tanıyalım”. Mikrofonun başından ben de katıldım. Konferansa gelen Türkler de katıldı. Acayip seslerden oluşan bir koro. Bilimsel bir konferansta görülmemiş bir şeydi bu.
Halk adamı Yaşar 
Yıllar birbirini kovaladı. Benim Türkiye’ye dönmemde bir sakınca kalmadı. Her gelişimde Yaşar’a uğrardım. Yaşar’la Kapalıçarşı’dan indiklerimizi hatırlıyorum. Hangi dükkânın önünden geçsek “Buyur Yaşar Abi, bir çayımızı iç” diyorlardı. Büyük yazarın burnu yukarıda olur. Yaşar, ölene kadar halk adamı olarak kaldı. Bir seferinde Tarabya’da yeni açılan pek lüks bir balıkçıya gittik. Yedik, içtik... Hesabı istedik. Biraz sonra lokanta sahibi geldi, “Müessesemizden olsun Yaşar Abi” deyiverdi. Ben de, “Yahu Kocaoğlan” dedim, “Seninle her gün balık yiyelim”.
Yaşar Kemal’in arkadaşı olmak 
Yaşar’ın mahkemeye düştüğünü ve bir beyanatı için iki yıl hapis cezası aldığını hatırlıyorum. Amerika’daydım, Türkçe ve Türk edebiyatı okutan7-8 kadar profesörden imzalar topladım. Demirel başbakandı. Ona şöyle bir mektup gönderdim: “Bizler Amerika’da Yaşar Kemal’in eserlerini öğrencilerimize okutuyoruz. Onun bir konuşması nedeni ile hapse girmesini öğrencilerimize nasıl izah edeceğiz?”Demirel cevap verdi: “Yaşar Kemal’in hapisle cezalanmasından biz de çok üzüldük. Ne yapalım ki kanun küçük adam, büyük adam ayırmıyor, Herkese eşit uygulanıyor. Zaten cezası da tehir edildi.” Van Üniversitesi’nde hocalık yaparken Yaşar Kemal’i birkaç defa davet ettim, “Köyüne beraber gidelim”dedim. Kürtlerin yapacağı bir büyük nümayişle karşılanmaktan korkuyordu. Devir PKK’nin terör estirdiği yıllardı ve Yaşar’ın Kürtlüğü de vardı. Ben köyüne yalnız gittim, geceyi muhtarın evinde geçirdim. Yaşar Kemal’in arkadaşı olmak beni daha saygın kılmıştı.
Toprak seni incitmesin 
Sevgili Yaşar! Sana ölüm arkasından edilen sıradan sözler etmeyeceğim. “Nur içinde yat” derler. Mezarına nur yağacağına inanmıyorum. Ama inanıyorum ki, seni okumakta devam edecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk, Kürt, Çerkez, Laz ve de dünyadaki 72 milletin sevgisi, senin mezarını her zaman ışıklar içinde tutacak, her yıl binlerce insan tarafından ziyaret edileceksin. Bence nur yağması budur. 

 

Unutulmayacaksın. Toprak seni incitmesin sevgili Yaşar Kemal.  

 

 

Mektuplar için Tıklayınız...
 

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları

Pir Sultan’ın eserlerini en güzel açıklayacak sözcük imece’dir. O’nun şiiri, insanlarımızın ele ele verip çektiği halay gibi, bulgur gibi, ektiği tohum gibi, biçtiği ekin gibi imece ile dokunmuş bir halk kumaşıdır. İncelikler, yoğunlukları ile bu şiirin tümünü Pir Sultan Abdal düzüp koşmuş, dokuyup yaratmış olamaz. 

Pir Sultan’ın bize kadar gelmiş şiirlerinden hiçbiri, eksiksiz artıksız O’nun dilinden ve telinden çıkmış değildir. Günümüze bunlar, halkımızın dilinde ve telinde evrile çevrile, eksile artala, bozula düzele ulaşmışlardır. Bu değişe gelip, değişe gitme, halk şiirimizin sözle yaratılmasından ve sözlü yaşamasından ileri geliyor. 

Aşık kısmı türküsünü çoğunlukla, uzun boylu düşünüp taşınmadan, dinleyici ile yüz yüze yaratan adamdır. Bu türküler ve sözler süreç içinde, çeşitli çevrelerde, yeniden söylenecektir. Aşık türküsünü değişik yerlerde ve zamanlarda değiştirerek de söyleyebilir. Bazen düzelmeler, bazen bozulmalar olasılık dahilindedir. 

Pir Sultan’ın bize kadar gelen şiirlerinde de önemli dil ve söyleyiş farklılıkları görülmektedir. 

“Serseri girme meydana
Aşıktan ahval isterler
Kallaşlık ile urma dem
Tasdik ehli kal isterler” 

Bu şiir, 16.yüzyılda yazılan Menakib-el Esrar Behçet-el-Ahrar adlı kitaptan alınmıştır. Aşağıdaki örnekler ise Sivas Banaz köyünden ve Aşkale’nin Persor köyünden alınmadır. 

“Sivas ellerinde sazım çalınır 
Çamlıbeller bölük bölük bölünür
Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz. “

“Kalenin kapısı taştan demirden 
Yanlarım çürüdü yaştan yağmurdan
Bir kimsem de yok ki, dellal bağırdam

Açılın zindanlar Pire gidelim
Yıkılın kaleler Şah’a gidelim..” 

Son örnek ise, İstanbul gibi kentlerin Bektaşi Tekkelerinde yaşayan türkülerden alınmadır. 

“Gel benim uzun boylu selvi çınarım
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası…” 

Görülen o ki, Pir Sultan geleneği bu üç çevrenin bir bileşimidir, ama O’nun temelinde Köylü Aleviliği yatar. Bu gelenek Köy Aleviliğinden doğmuş, oradan diğer çevrelere yayılmıştır.

Köy Aleviliğinin Özellikleri

Pir Sultan Abdal’ın Banaz’ın kerpiç duvarlı, toprak damlı evinde doğup büyümesi, oradan kopmaması, Pir Sultan geleneğini, Anadolu Bozkırının yoksulluk kültürüne sıkıca bağlar. Sivas, Malatya, Kırşehir, tokat, Yozgat gibi bozkırda kurulmuş kentler ve onların küçük küçük konmuş köyleri, Aleviliğin en yoğun yaşadığı çevredir.

Köy Aleviliği de, temel din inançlarını Bektaşilikle paylaşır.İlk üç halifeyi Ali’nin hakkını çalanlar olarak görür. Hacı Bektaş Veli’yi, Yol’un kurucusu, en ulusu olarak bilir. Aynılıkların yanında Tekke Bektaşiliği ile Köylü Aleviliği arasında, devletle ilişkileri, toplum düzeni içersindeki yerleri ve çevre inançlarına bağlılıkları bakımından önemli ayrılıklar görülür. 

Bektaşilik, Tekkeler çevresinde gelişen ve yaşayan bir tarikattır, bir yoldur. Tekke kültürü, gerek Osmanlı Devleti, gerek medrese Sünniliği ile uzlaşmış, kurulu düzenin bir parçası haline gelmiştir. Nu yüzden Tekkenin vakfı vardır. Tekke her zaman devletten belli bir pay almıştır.

Hacı Bektaş Veli, bir Babai ayaklanmasını gerçekleştiren Baba İlyas’ın müridi. Bu doğru. Onun ayaklanması ezildikten sonra müritleri çevresine toplamış. Kırşehir’e konmuştur. Ancak, Hacı Bektaş Veli Tekkesi kurulduktan sonra, artık Bektaşi ayaklanması diye bir şey görülmez. Batını ayaklanmaları “Kızılbaş İsyanları” olarak nitelendirilir.

Köy Aleviliği birçok bakımdan Tekke Aleviliğinden ayrılır. Alevi topluluğu içinde doğup büyüyen, Alevi ana babadan gelen herkes Alevidir. Köy Aleviliğinin en önemli töreni Tarikat Cem’i, yahut Görgü (İkrar Verme) Aleviliğe giriş töreni değildir. Kişi bu görgüden geçmeden de Alevi’dir. Bu tören, ancak erginler ve evliler arasına katılma hakkı verir. Alevinin hayatında bir başlangıç değil, bir aşamadır.

Köylü Aleviliğinde, 12 Cem hizmetinin eksiksiz yapıldığı törenler hemen hiç görülmez. her şeyden evvel köy yerinde, bu hizmetler için eğitilmiş 12 hizmetli bulmak olanaksızdır. Sonra da her hizmetlinin altına birer posttan 12 post kolayına ele geçmiyor. Dedenin altına bir post seriliyor, yanına da bir dem sunan (saki) katılıyor, tören böylece yapılıyor. Tarikat Ceminin, Alevilikte önemini yitirmesine karşılık, Abdal Musa Cemi gibi, Hıdırellez Cemi gibi Anadolu’nun bolluk törenlerine bağlanabilecek toplantılar, onların arasında önem kazanıyor.

Köy Aleviliğinin tekkesi yoktur. Alevi köyleri kutsal saydıkları birer Ocağa bağlıdırlar. Ocaktan gelenlerin Peygamber soyundan geldiğine inanıyorlar. Din törenleri tekkelerde yapılmaz. Köy Aleviliğinde din törenleri bir köy evinde, bir avluda, kutsal sayılan bir tepede, bir yatır önünde, bir su başında, bir ağaç altında yapılır. Tekke Aleviliğinde dört duvar arasına sıkıştırılan Alevilik, köy toplumuna, doğaya, köy evine, köy meydanına açılıyor.

Köy Aleviliği toplumcu, toplayıcı, dayanışmacı bir değerler bütünüdür. Bu değerlere sınırlı bir ekonomik yardımlaşma, dayanışma da eklemiş, bunu din törenlerinin ayrılmaz bir parçası yapmıştır. Bu dayanışma kurumunun adı Müsahiplik, ya da Yol Kardaşlığıdır. Her Alevi, Hak yoluna girmeden, bir Yol Arkadaşı seçecektir. Yol Kardaşları birbirlerine keselerini alıp verirken paralarını saymamalıdır. Malları birbirlerine helaldir. Biri fukara düşse öteki elinden tutacaktır. Birinin işi bozulsa öteki yardıma koşacaktır.

1960’ların toplumcu Alevi ozanlarına göre, Alevi geleneğinin Hak için kavgası, insan hakları için verilmiş bir kavgadır. Yüzyıllar süren bu kavga, ezilen, hor görülen, hakları yenen, fukaralıkta sürünen bütün halkın siyasi ve ekonomik hakları için yapılmıştır. 

Enel Hak sırrı, emeğin ve alınterinin hakkını içinde saklayan bir sırdır. Bu sırrı Emek-Hak diye anlamak gerekir. Bu yeni yorumun halka benimsetilmesinde Pir Sultan Abdalın çok büyük bir önemi vardır.

Köylü Aleviliğinin en büyük özelliklerinde birisi de devletle uzlaşmaya yanaşmamış olmasıdır. Alevilik her fırsat bulduğunda Osmanlının baskı ve zulmüne karşı ayaklanmıştır. Fırsat bulmadığı zamanlarda ise devletten uzak durmuş ve soğuk davranmıştır. Alevi geçmişindeki bu ayaklanma geleneği daha Selçuklular zamanında Anadolu’da, İran’da beliren ve despot devletlere karşı daha demokratik eğilimli düzenler kurmak için çarpışan Batıni hareketler zincirinin bir parçası Baba İlyas’ın, Baba İshak’ın, Şeyh Bedreddin’in ayaklanmaları bu zincire bağlanabilir.

Pir Sultan Abdal geleneğinin en önemli örneklerini onun kavga şiirlerinde görmekteyiz. Pir Sultan köylülerle birlikte ele ele, omuz omuza bir kavgaya katılması, şiirlerinin bütün insanlığa seslenen bir çizgiye ulaşmasını, evrenselliğini göstermektedir. Aşk şiirimizde irili ufaklı, yerme, taşlama, kınama geleneği vardır. Ama Pir Sultan en büyük yergilerini Sultan’ın kendisine yöneltir.

Sultan ve Hızır paşa kötülüklerin baş sorumlusudur. Padişah masumları boğdurur; sağırdır, halkın feryadını duymaz; ahirette eşek sıpası olup zırlayacaktır. Hızır Paşa zalimdir, hırsızdır, yetimlerden yediği haram mal ile palazlanmıştır. Onun yediği haramı itler bile yemez. Kadılara gelince rüşvet yerler, yalan fetva verirler, hak söyleyen dilleri kestirirler…

Pir Sultan Abdal geleneği, bize değiştirilmesi istenen düzenin yerini alacak, özlenen, uğrunda savaş verilen toplum düzeninden de çizgiler verir. Pir Sultan Abdal şiiri bize gelecek güzel günler için umudun türküsü olmuştur. Bizde bu umudu diri tutmasıdır önemli olan. Bu umudun uğruna döğüşülür, baş verilir olduğunu göstermesidir. Bunun içindir ki, bozuk düzene karşı gelen genç kuşaklar yanlarında Pir Sultan’ı bulmuşlar; şiirde, oyunda, düz yazıda O’nun türküsünü yeni bir özle doldurarak yeniden söylemeye durmuşlardır.

İlhan BAŞGÖZ
Kaynak : Bu makale “Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal “ adlı kitaptan alınmıştır

Radikal, Âşık İhsani köy kültürünün soyut aşk şiiri temasından, kent kültürünün yazılı, eleştiri kültürüne geçişin en önemli ismidir. Âşık İhsani'nin şiiri ve hayat hikâyesi toplumun 1940'lardan beri geçirdiği, iyili kötülü sosyal değişimin hikâyesidir ve öğreticidir.

Âşık İhsani’nin ölümünü Yaşar Kemal’in Radikal’de çıkan yazısından öğrendim. Yazı elime geç geçti. Yaşar Kemal, umarım diyor İlhan Âşık İhsani üzerinde çalışmıştır.

İhsani için ayrı bir çalışmam olmadı. Ama ‘Turkish Folklore and Oral Literature’ adlı kitabımda ondan bahsettim. Bu çalışmanın Türkçesi ‘Folklor Yazıları’ adlı kitabımda çıktı. 1978 de İhsani ile yaptığım uzun bir söyleşme, ses şeridinde hâlâ durur. Yazık ki yanımda değil. Van’a dönünce yayımlaya-

cağım. Geçen yıl Amerika’da İngilizce yayımlanan ‘Hikâye, Turkish Folk Romance as Performance Art Indiana University Press 2008’ adlı kitabımda da İhsani’den söz ettim. Aşağıdaki resim bu yeni kitaptan alınmıştır.

İki sosyal devrim

Türk toplumu iki önemli sosyal devrim geçirmiştir. Göçebelikten yerleşik köy kültürüne, yerleşik köy kültüründen kent kültürüne geçiştir bunlar. Her iki devrim de halk edebiyatına köklü damgalar vurmuştur. Şimdi üçüncü büyük devrimin, sanayi toplumuna geçişin, sancıları içindeyiz. Âşık İhsani köy kültürünün soyut aşk şiiri temasından, kent kültürünün yazılı, eleştiri kültürüne geçişin en önemli ismidir. Bu geçiş evresinin halk edebiyatını, hiçbir folklorcu görmezlikten gelemez. Ayrıca İhsani, arı duru şiir dili, süsten püsten uzak dobra dobra söyleyişi, sosyal konuları işleyişi ve kitlelelere büyük etkisi ile de üzerinde durulmaya değer bir şairdir.

İki Âşık İhsani

Yandaki iki Âşık İhsani’yi güzel belgelemektedir. Birinci (küçük) resimdeki Âşık İhsani, Diyarbakır’lı gelenek içindeki âşıktır. 1950’li yıllarda bu âşık Ankara meydanlarına bir renkli resim gibi indi. Uzun sakallı, şalvarlı, çepkenli, elinde saz, genç bir adam; yanında gene şalvarlı, omuzunda sazı ile genç bir kadın, yanlarında da bir çocuk, onun da omuzunda bir saz, o da yerel elbiseler içinde. Bu üçlüye ben Ulus Meydanı’nda, Kızılay’da rastlardım. Ankara’da görülmemiş bir manazara idi bu. Hemen gazeteciler konuyu yakaladılar. Üçlü, fırsat bulunca saz çalıyor ve hikâyelerini anlatıyordu: “İhsani 11 yaşında, bir kandil gecesinde, uyurken kendisini bir gül bahçesinde bulmuş. Güllerden gök yüzüne bir duman ağmakta imiş. Bu duman bulut gibi gökyüzünü kaplamış. Sonra iki şak olmuş. Aralarından, yeni doğan aya, sen dur ben doğacağım diyen güzel bir kız çıkmış. Kız 11 yaşındaki oğlana “İhsani” diye seslenmiş. İhsani de ona Güllüşah demiş. Ertesi sabah, ağzı kan köpük dolu uyanan İhsani, iki gün Güllüşah Güllüşah diye sayıklamış. İhsani böylece âşık olup saza ve söze başlamış. (‘İhsani ile Güllüşah’ adlı kitaptan, 1957, İstanbul, Halk Matbaası.) İhsani 1978’de bana bu hikâye için şunları söyleyecektir. “Hikâyemin Güllüşah’la ilgili kısmı doğru değildir, onu ne rüyamda gördüm, ne de ona âşık oldum. Uydurmadır bu hikâye. Ama halk bu hikâyeden o kadar etkilendi ki Celal Bayar beni Köşk’e davet etti, Gullüşah’la beraber gidip orada konser verdik. Bayar’ın desteği ile Ankara Belediyesi beni bir kadroya yerleştirdi, çalışmadığım halde her ay gider maaşımı alırdım.”

Şamanlık izleri

Bu hikâye, öteki âşıkların da sık tekrar ettikleri rüyada mesleğe giriş töreninin anlatımıdır. Asya şamanlığından izler taşır.

İkinci resim, sazı silah gibi elinde, esaret zincirlerini kırıp parçalayan İhsani’nin sosyalistlik resmidir. 1960 Anayasası’nın söz, yazı ve dernek kurma özgürlüğünü garanti eden maddeleri, Menderes demokrasisinin baskısından kurtulan toplumu sosyalizme açmıştır. Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, ilk seçimde Meclis’e 15 milletvekili sokmuştür. İşçi sendikaları çıplak ayaklarla., Devrimci Âşıklar Derneği, Âşık Derviş Kemal’in “Sazı ile sözü ile, âşıklar savaşta gerek” dizelerine uyarak sazları ile, öğretmen sendikaları yazıları ve kitapları ile, YÖN dergisi güçlü yazı kadrosu ile sosyalizm mücadelesine katılmıştır. Sosyalizm zengin konaklarında, subay garnizonlarında, üniversite kürsülerinde moda olmuştur. Evimizde bulununursa 6 ay hapis yatacağımız Nazım Hikmet’in yasak şiirleri YÖN’de üst üste yayımlanmaktadır. Ruhi Su, lüks gazinolarda türkü söylemeye başlamıştır. Sosyalist hafızlar, sosyalist imamlar ortaya çıkmıştır.

TİP’e giriş...

İhsani artık Ankara’dadır. Belki de Yaşar Kemal’in etkisi ile TİP’e girer. Daha evvel İhsani şöyle aşk şiirleri yazardı: “Bilmem gerçek miydi bilmem düş müydü, dün gece diline aldı yar beni.” Bu şiir geleneğini bırakır İhsani. Artık sosylist kavga şiirleri yazacaktır. Eski geleneği bırakmasını İhsani şöyle açıklıyor: “ Halkın içinden gelmiş halkın sorunlarını bilen bir insan olarak (memleketimdeki) mutlu azınlığı gördüm. Ulusla mutlu azınlık arasındaki büyük çelişkiyi sezinledim . Bunlar beni toplumcu olmaya yöneltti.” (Yön, dergisi.) İhsani art arda kitaplar yayımladı. ‘Ağalı Dünya’, ‘Yazacağım’, ‘Vur Ağanın Başına’, ‘Bakalım Hele’, ‘Ozan Dolu Anadolu’ (Derleme) adlı kitaplardır bunlar. Her kitabın yayımlanması bir olay olur. Solcu gazeteler ve yazarlar, bu arada Çetin Altan, Mehmet Kemal, Fakir Bayhurt, İlhan Selçuk, Naci Sadullah, Sadun Tanju, Yaşar Kemal İhsani’ye heyecanlı övgüler yazarlar. Sosyalist YÖN dergisi onu baş tacı eder.

İhsani bir halkla ilişkiler uzmanıdır. Şöhretini pek güzel kullanır. Onu, bir gün Kavaklıdere’deki Amerikan Yardım Heyeti’nin önünde görürüz. “Yankee Go home” diye türküler söyler. Bir başka gün Yahudi Kasabı Eichman’ı (?) asmaya talip olur..

Sosyalist söylem

O yılların sosyalist söylemi, Amerikan Emperyalizmine karşıtlık, yeraltı kaynaklarımızın ve petrolümüzün yabancılara peşkeş çekilmesine eleştiri, yerli kompradorların ve ağaların zulmüne yergi, isçinin ve köylünün sefaletini sergileme, Anayasa’nın bağışladığı özgürlükleri koruma konuları üzerine oturmuştur. İhsani soyalizmin bu temalarını şiir dilinden söyler:

“Türkü çağıralım bizden, korkuyu sürelim gözden, kâfirleri içimizden, sökelim bakalım hele.”

“Üstümüze çökün yeyin, keyfinize bakın geyin, iş istesek yoktur deyin, kapı kapı yorun bizi.”

“Dert üstüne dert alırız, sanmayın böyle kalırız, helbet bir gün uyanırız, siz o zaman görün bizi.”

 “Al kardaşım al eline gürzünü, vur zalimin zulmüne vur be vur, dost görünen düşmanını yurdundan, domuzları sürer gibi sür be sür.”

“Yok ne demek efendiler, iş isteriz iş isteriz, kendimizi sizin ile, eş isteriz eş isteriz.”

Şiirin sonunda da, bir kelime oyunu yaparak saklasa da İhsani kelle istemektedir:

“Gövdemizi götürecek, baş isteriz baş isteriz.”

Hele Kazak Abdal’ın şiirine benzettiği ve evini soran gizli polisi taşlayan koşmasını yazıp, yayımlamak yürek isterdi:

“Biri bizim evi sormuş, sormayanın avradını, halkı bize karşı kurmuş, kurmayanın avradını. Hakkımızda nutuk çekmiş, bizi dile verecekmiş, Moskova’ya sürecekmiş, sürmeyenin avradını.”

“Elin gâvuruna koca vatanı, parselleyip satamazsın satamaz, sosyalizim sel halinde geliyor, durdurmaya yetemezsin yetemez.”

Bu sosyalizm söyleminde İhsani yalnız değildi. Özellikle, kente göçen Alevi âşıklar, bir koro halinde benzer şeyleri söylüyordu. Ali İzzet’in bir şiiri şöyle başlar:

“Demokrat Parti’yi taze kız sandık, çirkin çıktı kahpe çıktı dul çıktı, alnım açık yüzüm ağ dedi kandık, yüzü kara çıktı, başı kel çıktı.”

Âşık Akarsu: “Tarlamız yok seninkini ekeriz, yerimiz yok diyar diyar göçeriz, sen viskiyi bir zehiri içeriz, arada sırada bizi de düşün.”

Âşık Siyami de öyle: “Emperyalizm bizden çok şeyler aldı, bir kuru çapıda beledi bizi.

Bu bozuk düzen taşlamalarında elbet, o yıllarda halkın elkinde bayrak gibi dalgalanan Karaoğlan (Bülent Ecevit) de yerini almıştı.

Feyzullah Çınar şöyle diyor: “Sloganı budur Karaoğlan’ın, toprak işleyenin su sulayanın.”

Bu sosyal uyanış 68 li yılların öğrenci olayları ile beraber, dalga dalga varoşlara ve köylere yayılmaya başladı., Ozellikle köy konserlerinde İhsani hep ön sıralarda yürüyor ve şiirleri pek etkili oluyordu. 1972’de Ordu baskısı ile gelen yeni hükümet Anayasa’nın özgürlüklerle ilgili maddelerini değiştirerek bu sosyal uyanışı bir güzel baltaladı. İşçi Partisi ve sendikalar kapatıldı, Devimci âşıklar hapse atıldı. Solcu aydınlar tek tek hapis ve işkence ile susturuldular. Bu arada İhsani de hapisten ve işkenceden payını aldı.

Son görüşüm

İhsani‘yi 1978’de son defa gördüm. Güllüşah’tan ayrılmış, daha genç bir kadınla evlenmişti. Onu göklere çıkaran solcu yazarların çoğu adını anmaz olmuştu, yalnızdı, perişandı ve kızgındı. Ondan sonra şiir yazdı mı bilmiyorum. Yazdıysa bile yayımlamadı. Ben Amerika’da idim. Bir daha görüşemedik.

Van Üniversitesi’nde ders vermeye başlayınca, İhsani’nin Diyarbakır’ da olduğunu, belediyenin bakımına muhtaç bulunduğunu ögrendim. Belediye’ye telefon ettim. Bilgisayarlarında Âşık İhsani diye bir ad yokmuş. İhsani’nin soyadını bilmiyordum, Yaşar Kemal’e sordum. Sırlıoğlu imiş. Dicle Üniversitesi’nde Halk Edebiyatı okutan bir tanıdığa telefon ettim. Bu folklorcu pofesör İhsani’nin adını bile duymamıştı. İhsani ile görüşmesini istedim. Ciddiye almadı. Diyarbakır’la Van arası 900 kilometredir. Yollar artık bana da zor görünmeye başlamıştı. Bir fırsat bulup gidemedim. İhsani’yi göremedim. Çok yazık oldu. Hikâyesi

kim bilir ne kadar önemli olacaktı.

Âşık İhsani’nin şiiri ve hayat hikâyesi toplumun 1940’lardan beri geçirdiği, iyili kötülü sosyal değişimin hikâyesidir ve öğreticidir.

İlhan Başgöz: Emeritüs profesör, Indiana üniversitesi...

Gemerekliler, Sevgili Hemşerilerim. Size okyanusların ötesinden yazıyorum. Başka bir hemşerinizden, Ali Bıyık’tan, Gemereklilerin bir gazete veya küçük bir dergi çıkardığını öğrendim. Elim değip de size bir yazı yazamadım. Şimdi bu görevi yerine getirmenin sevincini yaşıyorum. 

Arpalar biçilirken doğmuşum. Annemin yedi kız çocuğundan sonra geldiğim için beşiğime mavi boncuklu bir iğde takmışlar. Bu iğdeyi lise yıllarımda da koltuğumun altında taşıdım. Göz değmesin diye. 

Babam Hoca Hasan Efendi Gemerek ilkokulunda 33 sene öğretmenlik yaptı. Annem Cadoğlu Türkmenlerinden Ahmet Ağa’nın kızıdır. Uzun yıllar Amerika’da yaşadım. Ama Gemerek’in anıları beni hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Ağaç dallarından atlara binip, onlara Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’nın, Fevzi Paşa’nın atlarının adını koyarak yarıştığımızı hatırlıyorum. 

Zilfi’nin İsmail’in evinin önündeki küllükten tavuk kaçırıp, Büyük Derede adese ile ateş yakarak, kızartıp yediğimizi hiç unutmadım. Hırsızlık marifetmiş gibi de “Türk çocuğu küçük yaştan, ekmeğini söker taştan” diye öğünürdük. 

Yukarı Mahalle ile Aşağı Mahalle arasındaki sapan taşı kavgasına katılamazdım, çok korkardım. Bir ara göçmen Sabri diye Bulgaristan’dan bir öğretmen gelmişti. Geceleri Topaç’ın başına çıkardık, bize şiirler okurdu. Sonra bize iki tane de türkü öğretmişti. “Süpürgesi yoncadan Eminem, gayet beli inceden”, “buradan kalkak Elazize göçek nenni de Feridem nenni”. 

Dayım Ali Turgut gramofonu evinin balkonuna kurup da “Kız saçların” türküsünü çalınca Gemerekliler şaşırmıştı. İlk defa görüyorlardı gramofonu. Gramofonun üstünde sahibinin sesi yazıyordu. Ama sahibi acaba nerdeydi de bu sesi çıkarıyordu. Gülhanım Ablanın, (Fikri Bey’in karısıdır) tandır başında ve bize ikram ettiği sütlü kahvenin tadı hala damağımdadır. 

Bahçemizde birkaç arı vardı. Arılar oğul vermiş. Babam da benim gibi aceleci olacak, oğul arıyı sepete alırken başlık takmamış. Arılar başına üşüşmüş ve sokmuşlar. Haber geldi ki Hoca Efendi ölüyor. Lütfiye halam çamur ve limon ile babamı ölümden kurtardıydı. İnsanın doğduğu ve büyüdüğü yer sadece bir coğrafya mekânı değildir.

Anılar, faaliyetler, insani ilişkileri ile her zaman orası bir sosyal mekân oluyor. Bir eliniz yağda bir eliniz balda da olsa gene özlüyorsunuz köyünüzü. Amerika’da zaman olmuştur Gemerek’in küllükleri gözümde tütmüştür. Biliyorum Gemerek eski Gemerek değil. 

Eskiler kondular, bir zaman eğlendiler bu dünyada, sonra göçtüler, bilgilerini ve kültürlerini kalanlara, yani sizlere, yeni kuşaklara bıraktılar. Size bu yazıyı göndermemin asıl nedeni Gemerek’in kültürünü korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak için bir şeyler yapılmasını teklif etmektir. 

Benim zamanımda Gemerekliler zengin değildi. Şimdi öyle değil. İçinizde iş adamları, tüccarlar, zenginler var. Hepimiz el ele vererek bir şeyler yapabiliriz. Yıllarca evvel, Güre’nin Tahtakuşlar Köyü’nde Kudaroğlullarının bir etnografya müzesi kurduklarını okumuş ve bu müzeye kitaplarımı hediye etmiştim. 

Her yaz Güre’de bir kurs verdiğim için bu müzeyi sık sık ziyaret ederim. O müzede çevrenin kılık kıyafetlerini, ekin ekmek, ekin biçmek için saban, dirgen, anadut ve düven gibi bütün alet ve avadanlıklarını, ev eşyalarını, bir gelin odasını, çevre Türkmenlerinin el sanatlarını, oyalarını, boncuk işlerini sergiliyorlar. 

Büyük bir mekân değil burası, büyükçe bir salon, ortasında da bir kılçadır kurulu, bir Türkmen çadırı. Kudarlar çevreden topladıkları kokulu otları, köylülere yaptırdıkları boncuk işlerini ve oyaları ziyaretçilere satarak para da kazanıyorlar. Sergilenen malzeme antika değil, antika olmasına da gerek yok. Ama orada her yönü ile Tahtakuşlar köyünün kültürünü tanıyorsunuz. Geleneksel kültür yok oluyor. 

Yıllarca evvel beni ziyarete gelen yeğenime sormuştum, düvenin ne olduğunu bilmiyordu. Ne dersiniz? Gemerek’te böyle bir müze kuramaz mıyız acaba? Ben böyle bir müzenin kurulması için elimden gelen her şeyi vermeye hazırım. Gelir hazırlıkları gözetlerim, bildiklerimi aktarırım. Gücümün yettiği kadar maddi katkıda da bulunurum. 

Aklıma ilk gelen eski konaklardan birini alıp, restore ederek müzeye çevirmektir. Cadoğlulardan kimler kaldı bilmiyorum. Yıkılmak üzere olan böyle bir konağı belki hediye de ederler. 

Sevgili hemşerilerim! Bu fikri hiç olmazsa duyuralım ve tartışalım. Gemerek’te, Yeniçubuk’ta akrabalarım, arkadaşlarım, tanıdıklarım var. Umarım onlar beni unutmamıştır. 

Ben onları unutmadım. Hepsine ve hepinize selam ederim.

Radikal, Türkiye'de ülkeyi idare eden bürokrat aydınlarla, eğitim görmemiş halk arasındaki uçurumun temeli Selçuklu'ya dayanıyor. Halk, bu bürokrat aydınlara 'hükümet kulpları' diyor. AKP'nin seçimdeki başarısında Başbakan Erdoğan ve kurmaylarının halkla kurduğu yakın ilişkinin payı büyük

22 Temmuz seçimlerinden AK Parti büyük bir başarıyla çıktı. Başarıya çeşitli yorumlar getirildi. Ekonomi dendi, muhtıra dendi, dış güçlerin desteği dendi, yoksulara gıda dağıtımı dendi. Bunların seçim zaferinde payı olabilir de olmayabilir de. Bu beni ilgilendirmiyor. Başarının, bence en önemli nedenine İstanbul'dan üç işçi parmak bastı. Bir televizyon kanalına konuşan bu vatandaşlar dedi ki "Başbakanımız yoksul bir gecekonducunun evine gitti, onlarla iftar yaptı. Bunun için AK Parti'ye oyumuzu verdik." 
Bu izah sosyal yapımızdaki köklü bir ikiliğe parmak bastığı için de önemli. Bu ikilik idare eden bürokrat-aydınlarla, 'elitistlerle' idare edilen eğitim görmemiş halk arasındaki derin uçurumdur. Halkımız bu bürokrat aydınlara 'hükümet kulpları' diyor. Başbakan'ın, bir gecekonduya gidip, yoksul bir aileyle sofraya oturarak, bulgur bulamaç, Allah ne verdiyse yemesi bu uçurumun aşılması anlamını içeriyor. 
Halkla, eskilerin deyimiyle, kara budunla, idare edenler arasındaki kopukluk çok yanlı bir kopukluktur. Bu bir eğitim sorunudur, bir gelir dağılımı, bir giyim kuşam, bir davranış, bir inanış ve gelenekler yumağı ve bir hayat görüşü sorunudur. Yukarıdakiler halkı hor görmüş, beğenmemiş, onlara katılmamıştır. Halk da bu efendilere ısınamamış, onları sevmemiş, onlardan uzak durmuştur. Aydın bürokratların halktan uzaklaşmasının tarihi çok eski, bu kopukluk ta Selçuklu İmparatorluğu ile başlıyor. Selçuklular göçebelikten çıkıp, Anadolu'da yerleşik tarım ekonomisine dayanan bir imparatorluk kurunca, günlük işleri kayda geçirecek, vergi defterleri düzenleyecek, haberleşmeleri idare edecek kâtipler gerekmiş devlete.. Kendilerinde bulunmayan bu yazıcıları Selçuklular, İran'dan getirmişler. Onlar da Türkçe bilmiyor, Farsça konuşuyormuş Böylece Farsça bir yandan edebiyat ve devlet dini haline gelirken, bir yandan da köylü ve göçebeden uzak, yabancı dil konuşan bir sosyal sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuş. Ama, Karamanlı Türkmenler, biz 'Âlâ ve edna bilmezüz, suyun geldiği yere yukarı, aktığı yere aşağı derik' söyleminden vazgeçmemiş, anadillerini konuşmaya devam etmişler. Birbirinden uzak bu iki kültür kendi sanat erlerini de yetiştirmiş. Mevlana Farsça yazmış, Yunus Emre Türkçe yazmış. Bunun için Karamanoğlu Mehmet Bey Konya'yı ele geçirince Türkçenin devlet dili olmasını 'dergâhta ve bargâhta' Türkçe konuşulmasını emretmiş. Bu, bilinçli bir Türkçecilik değildir. Kendisi de, Konya sarayını basıp alan 'keçe çizmeli ve kızıl külahlı Türkmenler' de Farsça ve Arapça bilmiyorlardı. 
 

Osmanlı'da da aynı ikilik 
Bu kültür ikiliği Osmanlı imparatorluğu'nda da devam etti. Orada idare edenler, yani ehl-i seyf (kılıç tutanlar) ve ehl-i kalem (kalem tutanlar) ile köylü, göçebe ve reaya arasında aynı karşıtlık, aynı kopukluk yaşandı. Osmanlı bürokrasisini eğiten medresede Türkçe okutulmuyordu, edebiyat dili Farsça, bilim dili Arapça idi. Osmanlı aydınları halka 'eşşek' Türk derlermiş,"Hak Türk'e irfan çeşmesini haram etmiştir" derlermiş. 1482 tarihini taşıyan bir yazmada şu ifadeler var: "Kırk turp bir Türke, hayf (yazık) ol turpa". "Hayf ol kürke ki bit düşe, hafy ol eve ki Türk düşe" (Kitab-ı Atalar. Velet Çelebi İzbudak, İstanbul 1936). 
Divan şairi, eserini halk severse dermiş ki: "Acaba ben ne kusur ettim ki şiirimi halk beğeniyor?" Köprülü'nün kitabında bu aşağılayıcı ifadelerin başka örnekleri de var. (Köprülü, Âşık Tarzının Menşe ve Tekamülü, Edebiyat Araştırıları'nın içinde, TTK yayını 1966) BunlarınTürk dedikleri, imparatorluğun bütün yükünü omuzlarında taşıyan köylü ve göçebedir. 
Tanzimat aydınları, pratik bir gerekçe ile bu ikiliği kırmak istediler. Halk yazdıklarını okumuyor, anlamıyordu. Anlaşılır ve sade bir Türkçe ile yazarlarsa eserleri daha çok okunacaktı. Bunun için Ahmet Midhat Efendi bu kopukluğu bir dil sorunu olarak görüyordu: 
"Kalem sahiplerine şunu sormak istiyorum. Bizim kendimize ait bir lisanımız yok mu? Türkistan'dan bir Türk, Necid'ten bir Arap, Şiraz'dan bir Acem getirsek, bizim karma lisanımızla yazılan en güzel parçayı bunlara okusak, hangisi anlar? Şüphe yok ki hiçbirisi anlamaz. Bu parçayı bize okudukları vakit biz de anlayamıyoruz. Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri, ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün 700 kişi anlayabilmekte ise, yarın mutlaka 7 bin kişi anlar. (Levent, Agâh Sırrı. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri TDK yayını 1972) 
Ama sorun sadece bir dil sorunu değildi. Ziya Gökalp daha 1910'larda, bu halk-aydın ikiliğini doğru gözlemlemiştir. Onun görüşü şöyle özetlenebilir: Memleketimizde biri resmi, biri halk lisanı olmak üzere iki lisan, biri aruz biri hece olarak iki vezin, biri Farabi tarafından Bizans'tan kopya edilmiş, biri halk musikisi olmak üzere iki musiki ve biri Osmanlı biri Türk ahlakı olmak üzere iki ahlak anlayışı vardır. Türk halkına ait olan her şey güzel, Osmanlı'ya ait olan her şey çirkindir. Gökalp soruyor: Yalnız memleketimize mahsus olan bu garip vaziyetin sebebi nedir? Çünkü Osmanlı kültürü Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf menfaatını ulusal menfaatın üstünde gördü." (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları Varlık Yay 1966. ). Gökalp'in bu ikiliğin sebebi hakkındaki yorumuna, yani Türk olan her şeyin güzel, Osmanlı olan her şeyin çirkin olduğu görüşüne katılırsınız, katılmazsınız, ama gözlemi doğrudur. 

Meşrutiyet efendi! 
1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilince İttihat Terakki Cemiyeti, Anadolu'ya konuşmacılar gönderiyor. Bunlar, halka Meşrutiyet'in önemini anlatacaklar. "Artık meşrutiyet ilan edildi. hürsünüz, azınlıklarla kardeşsiniz, haksızlıklara uğramayacaksınız." Konuşmayı dinleyen bir köylü vatandaş diyor ki "Duyduk beyim. Meşrutiyet efendimiz İstanbul'da çıkmış, ama daha bizim buralara gelmedi." 
Bu halk ve bürokrat ikiliği Kurtuluş Savaşı yıllarında pek belirgin olarak ortaya çıktı. Ankara'da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi halka beyannameler yayımlayarak savaşın haklılığını anlatacaktı. Fakat camilere asılan bu beyannameleri halk anlamıyordu. Bunun için Meclis'te bir Sadeleştirme Komisyonu kuruldu, başına da Mehmet Akif getirildi. Bu komisyon 'havas' Türkçesini halk Türkçesine çevirecekti. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki dil reformunun nedeni bu halk-aydın kopukluğudur. 
Cumhuriyet'i kuran asker ve sivil bürokratlar, çağdaş bir cumhuriyetin temelini atmışlar, halkın hâkimiyeti esasına dayanan bir devlet kurmuşlardır. Ama, onlar da bu ikiliği yok edememiştir. Yeni idareciler arasında, gerçi, zaman zaman Çankaya'dan kaçıp halka katılan, onlarla zeybek oynamaktan, güreş tutmaktan zevk alan, Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir lider vardı. Nafi Atuf Kansu gibi sıkıldıkça Bend Deresi'ndeki bir halk kahvesinde oturarak kendini acerleyen idareciler vardı. Ama, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, benim öğrencilik yıllarımda, Atatürk Bulvarı'ndan omuzlarında heybeleri ile köylülerin geçmesini yasak etmişti. Demokrat Parti kurulana kadar bu ikilik Cumhuriyet aydınlarına batmadı. Ama Demokrat Parti kurulup da, halka yakın durmaya başlayınca bu durumun saklanacak yanı kalmadı. Hükümet kulpları Demokrat Parti'yi eleştirirken 'Menderes başımıza bakkalı çakkalı, ocak bucak başkanı cahilleri söz sahibi etti' diye kızarlardı. Ama bakkala çakkala dayanan partiler her zaman seçim kazandılar, bürokrat-aydınlar bir daha tek başlarına iktidar olamadılar. Bundan, bir ölçüde Ecevit'in ortanın solu ideolojisini ayrı tutmak gerekir. Ecevit'in halka inmesinde, ekonomik görüşleri kadar, İnönü ve Feyzioğlu gibi hükümet kulplarına karşı gelmesinin payını unutmamak lazım. 

Eğitimliler halka uzaklaşıyor 
Bu ikilik bizim memleketimizde eğitimle ters oranlı görünüyor. Daha iyi, daha yüksek kurumlarda eğitilenler halktan daha uzak duruyorlar, daha az eğitilenler halka daha yakın oluyorlar. Gökalp bu konuda da haklı. O diyor ki, yeni okullar da, medreseler de öğrencinin ahlakını bozuyor. 'Turkish Political Elite' adlı çalışmadan öğreniyoruz ki Cumhuriyet Halk Partili milletvekilerinin egitim dereceleri, yabancı dil bilgileri, dış ülkelerle temasları Demokrat Parti milletvekillerinden çok yüksek. (Frederick Frey. The Turkish Political Elite. M.I.T. 1965) Benim bu açıklamalarımdan 1950'den sonra memleketi idare eden partilerin siyasi görüşlerini, ekonomik programlarını, demokasi ve özgürlükler anlayışını benimsediğim, Cumhuriyet devrini karaladığım anlamı çıkarılmamalıdır. Ben o devrin büyüklüğünü, uluslar arasındaki saygınlığını kanun ve idare anlayışını yaşadım. 
Sorun bugün de aynı. Daha iyi eğitilmiş, hükümet kulpları halkla bütünleşemiyor. Sıradan vatandaşların bir toplantısına katılıp, kahvesine varıp, onunla hemhal olmaktan çekiniyor. Halka seçimden seçime parti otobüsünün üzerinden yüzünü gösteriyor, sesini duyuruyor. Buna karşılık Başbakan bir gecekonduda yemek yiyebiliyor, bir camiye varıp sıradan bir vatandaşın yanında başını toprağa koyabiliyor. Bu secdeye varmayı dinsel bir davranış olarak değerlendirmiyorum. 
Bu davranışı halkın seviyesine inmek, ona yakınlaşmak, onunla beraber 
olmak anlamında önemsiyorum. Seçimlerde bu denli halka yakınlığın büyük bir rol oynadığına, işçi vatandaşlarımız gibi, ben de inanıyorum. 
 

Van'da neler gördüm, neler duydum? Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ve Prof. Dr. İlhan Başgöz. Dedikodular azala azala bitti, artık atacak bir iftira kalmadı sanıyordum. Yanılmışım. Rektör Yücel Aşkın davasının iddianamesi geldi. Davanın tanıklarından doçent Yaşar Şenler'in savcıya verdiği ifadeyi okudum

Çeşitli Amerikan üniversitelerinde 36 yıl öğretim üyeliği yaptıktan sonra, 1997'de Indiana Üniversitesi Folklor ve Avrasya Çalışmaları Bölümlerinden emekli oldum. Indiana Üniversitesi beni emeritüs unvanı ile onurlandırdı. Sağlığım yerinde idi. Emekliliğimden sonra üç yıl birer sömestir Bilkent Üniversitesi'nde ders verdim. Bilkent, dünyanın en iyi üniversiteleri ile her bakımdan rahatça boy ölçüşebilecek bir üniversite. Öğrencilerimden, idareden ve akademik personelden çok memnundum, orada zevkle çalıştım. 
2001 yılında, Van 100. Yıl Üniversitesi'nden bir konuşma daveti aldım ve Van'a gittim. Yunus Emre üzerinde konuştum, onun şiirlerini okudum. Göl kıyısındaki kampusunu, sakin ve temiz havasını, üniversitenin mütevazı, bilgili ve aydınlık düşünceli rektörü Yücel Aşkın'ı ve onun değerli çalışma arkadaşlarını çok sevdim. Hele Van halkına bayıldım. Van'da öğretim üyeliği yapmayı kararlaştırdım. Van'a gideceğimi duyan arkadaşlar, "Gitme" dediler, "Orası üniversite değil medrese, geçen yıllarda orada bir öğrenciyi, oruç tutmadığı için bıçaklayıp, öldürdüler". Kararımdan dönmedim. Ertesi yıl tası tarağı toplayıp Van'a vardım, yerleştim. 
 

Van'da işi ne? 
Van'ın Karakovan balı ve kaymağı meşhurdur. Bu küçük şehirde bal kaymak veren 15-20 tane kahvaltıevi var. Konak Kahvaltıevi'ne yemeğe gittik bir gün. Duvarlarına benim "Türk Halkının Bilmeceleri" adlı kitabımdan bilmeceler asmışlar. Dehşetli sevindim. Bilmeceyi çözene, bedava kahvaltı veriyorlar. Bir zaman sonra birkaç arkadaşımla yine Konak Kahvaltıevi'ne gittik. Bütün bilmeceleri çözdüğüm için bedava kahvaltı ettik. 
Derslere başladıktan kısa bir zaman sonra ilk bomba patladı. Yerel bir televizyon istasyonu sormuş: "İlhan Başgöz'ün Van'da ne işi var?" Beni kırmızı mumlarla karşılamalarını beklememiştim ama böyle bir hoşgeldinden doğrusu alındım. Bu yayını, değerli bir edebiyat öğretmeni Mehmet bey duymuş, üzülmüş. Bir gün benim yanımda bu televizyon istasyonunu arayarak ayıpladı ve benim gibi bir bilim adamının Van'a gelmesinden memnun olmaları gerektiğini söyledi. Mehmet bey, Van'ın yerlisidir. Tanınmış bir ailedendir. Ondan sonra bu televizyon kanalı benimle uğraşmayı kesti. Birkaç yıl sonra bu kanalda bir konuşma yapmaya bile davet edildim. 
Aradan çok geçmeden ikinci bomba patladı. Rektöre ve öğretim üyelerine imzasız bir elektronik posta gönderilmiş. Şöyle diyor: "İlhan Başgöz, Van'a Hizbullah'ın ve PKK'nın emrinde bir Kürt Enstitüsü kurmak için gelmiştir. Kendisi bu enstitünün rektörüdür". Duyup da üzülmemem için arkadaşlar haberi bir zaman benden saklamışlar. Sonra öğrendim. Üç Amerikan üniversitesinde saçı sakalı ağarttıktan sonra, bu yaşta Van'a Kürt Enstitüsü kurmaya gidiyorum. Kim inanır buna? Yalanın azıcık inanılacak bir yanı olur. Bu nedenle haberi pek ciddiye almadım. Yücel beyle, "Rektörlüğüne sahip ol, sana rakip geldim" yollu şakalaşıyordum. Yücel bey, "Ciddiye al İlhan bey!" dedi, "Burada kötülükler, dedikodu ile başlar". Ciddiye alsam ne yapacağım? Yapılacak bir şey yok ki! Adam beni rektörlüğe bile atamış, oysa enstitünün müdürü olur, rektörü olmaz. Meğer orada imzasız ihbar mektupları ve dayanağı olmayan dedikodular için soruşturma açılıyormuş. Benim bildiğim imzasız ihbarla soruşturma açmak suç idi. Yeni ceza kanunu ile bu madde belki değişmiştir. 
Van'a giderken planladığım faaliyetleri bir bir gerçekleştirmeye koyuldum. Nevruz ve Hıdırellez günlerinde konuştum. Sabahın köründe iki çayın birleştiği yerde halkın Hıdırellez toplantısına katıldım. Hızırla, İlyas Peygamber'in o gün bir araya geldiğine inanıldığı için, bu tören iki suyun birleştiği yerde yapılır. Orada, kumlar üzerine çizilmiş dileklerin resimlerini çektim. Biri kuma ev çizmiş, öteki telli duvaklı bir kız, bir başkası bir otomobil. Hızır'dan bunları bekliyorlar. Telli duvaklı resmi çizen de evlenmek istiyor. O akşam, bir apartman dairesinde Hıdırellezi kutlayan hanımların toplantısına davet edildim. Katılanlara niyet mânileri okuyan yaşlı kadının mâni dağarcığı bitince ben mâniler söylemeye devam ettim. Âşıklar kahvesine gittim, atışan âşıklara ayaklar verdim. Erciş'e gittim, Ercişli Emrah için bildiklerimi söyledim. Tehlikeli yerler sayılan Şırnak'ta, Hakkari'de konuşmalar yaptım. Oralara Asayiş Kolordusu beni helikopterle götürüp getirdi. Ecevit'in, Ayla Kutlu'nun davetlerine önayak oldum. Bülent Ecevit, zorlukla yürümesine rağmen geldi, bir konuşma yaptı ve pek memnun döndü. Şiir ve edebiyat günleri tertipledik. Uzun sözün kısası Van 100. Yıl Üniversitesi, doğuda, özverili, aydın ve çalışkan öğretim üyelerinin elbirliği ile, Mustafa Kemal'in hayallediği çağdaş bir kültür yuvası olmak yolunda hızla ilerliyordu. Bu çalışmalara katkıda bulunmaktan çok mutluydum. Bana bu fırsatı veren yönetime minnetle doluyum. 

Aleviyse olmaz 
Haftada iki saatimi öğrencilerimi dinlemeye ayırdım. Amerika'da ofis saati normaldir. Her profesörün bir ofis saati vardır. Öğrenciler gelir konuşur, tartışırlar. Van Üniversitesi'nde bu gelenek yokmuş. Öğrencilerim ilkin utana sıkıla, "Hocam sizi rahatsız ediyoruz" diye geldiler. Sonra alıştılar ama zaman fikrini benimsemeleri vakit aldı. Kapımda ofis saatim ilan edildiği halde vakitli vakitsiz geliyorlardı. Zamana uymayı da öğrendiler. Sorunlarını konuştuk, dertlerini paylaştık. Hemen hepsi ondan artık çocuklu ailelerden geliyorlardı. Bu geniş ailenin tek okuyan üyesi idiler. Türkçe anadilleri değildi. Doğru yazamıyorlar, istediklerini doğru dürüst ifade edemiyorlardı. Onlardan biri, "Hocam ezberlemeyin, düşünün diyorsunuz, biz düşünmeyi nasıl öğreneceğiz?" deyince ilkin şaşırdım. Ama çocuk haklıydı. Hocalarından bazıları da düşünmeyi bilmiyordu. Üniversitede ezber ettikleri bilgiyi, her yıl biraz daha unutarak, öğrencilerine aktarıyorlardı. Bilim üreteceklerine dedikodu üretiyorlar, odalarında saatlerce çay kahve sohbetleri yapıyorlar, şunu bunu çekiştirmekle vakit öldürüyorlardı. 
Yıllar geçti. Bir gün dersteyim. Bir kız öğrenci söz istedi ve dedi ki, "Hocam ben Aleviyim. Edebiyat öğretmenimiz bize Pir Sultan Abdal'ı okutmuyor". Heyecanlıydı, gözlerinde korku ve yaş vardı. "Biz bu memleketin evladı değil miyiz?" Hayret ettim, keyfi bir davranıştı bu. Bir öğretim üyesi ders programını nasıl uygulamazdı? Bu kızın sınıfına Alevilik'le ilgili doğru bilgiler verdim. Zamanı gelince elbet Pir Sultan Abdalı da okuttum. Bu davranışımdan sonra dedikodu makinesi gene işledi. Ben "gizli Alevi" imişim. Bu gizlilik dikkate değer bir olguyu açıklıyor. Demek ki Alevi olmak gizli olmayı gerektiriyormuş. Gizli cemiyet üyeliği gibi bir şey. Alevi olsam gizlemezdim, açıkça söylerdim. Değilim. Sonra çok daha kötüsünü duydum. Dehşet verici bir olay. Öğretim üyesi derse giriyor, bir kız öğrenciye Alevi olup olmadığını soruyor. Kız da, "Evet hocam, Aleviyim" diyor. Hocanın cevabı: "Çabuk çık dışarı, yoksa abdestim bozulacak". Bu olay, Avrupa Birliği'ne girmeye aday olan, daha demokratik bir eğitim sistemi kurmaya çalışan, laik Türkiye Cumhuriyeti'nde, bir üniversitede ve 50 kadar öğrencinin önünde yaşanıyor. Ve memleketimizde milyonlarca Türk-Müslüman-Alevi var. 
Başka bir zaman, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt vatandaşlarından birine, ilk derste hoca adını soruyor. Kızın adı Kürt adı. Hocanın karşılığı: "Bu ad PKK'nın kod adı mıdır?" Siz bu öğrencilerin yerinde olsanız, hocanızı, üniversitenizi, eğitim sisteminizi sevebilir misiniz? 
Başka bir dersin hocası, başı açık kızlara çeşitli yollarla baskı yapıyor. Bu baskıdan ürken bir kız, başını örtmek zorunda kalıyor: "Aferin kızım, hidayete ermişsin". Hoca, sınıfta böyle diyor. 
Öteki yalanlar tutmayınca bu sefer Ermeni olduğum söylendi. Değilim. Bir Türkmen aşiretinden geliyorum. Cadoğulları derler. Dadaloğlu'nun bir şiirinde geçer. "Ali Beyim her attığın düşürdü, Cadoğlu'nun tebdilini (Tedbir olacak) şaşırdı". Tebdili şaşan bu Türkmen aşireti Çukurova'dan göçüp doğduğum yer olan Gemerek'e yerleşiyor. Ermeni olsam ne çıkacak? Türkiye'de yaşayan binlerce Ermeni asıllı TC vatandaşı var. Bu yalan da tutmadı ama dedikodu makinesi yalan döktürmeye devam etti. "Acaba İlhan bey misyoner miymiş?" Bu misyonerlik son üç yılın modası. Kilise yaptırır oluyorsunuz. Bu da tutmazsa üniversite bahçesine haç diktirmiş oluyorsunuz. Altan Öymen bu haç heykellerinin resimlerini yayınladı. Öymen'in görmediği bir heykelden de ben söz edeyim. Göl kenarında çok büyük, soyut bir heykel var. Bir altında, bir üstünde büyük delikler olan bu heykeli göle yuvarlamaya çalışmışlar. Bereket çok ağır, yerinden oynamamış. Ortası delik olunca akla kötü şeyler getiriyormuş. 

Cinsellik mi? 
Dedikodular azala azala bitti, artık atacak bir iftira kalmadı sanıyordum. Yanılmışım. Rektör Yücel Aşkın davasının iddianamesi geldi. Davanın tanıklarından doçent Yaşar Şenler'in savcıya verdiği ifadeyi okudum. Bu tanığın ifadesinde Yücel Aşkın'a atılan suçla ilgili hiçbir şey yok. Tanık, "Ben sağ görüşlüyüm" diye söze başlıyor. Oysa, savcı sağ görüşlü müsün, sol görüşlü müsün diye sormamış. Sormamış ama konu dışı konuşuyorsun diye de tanığı ikaz etmemiş. Demek ki orada sağ görüşlü olmak, ifadeye inanılırlık katıyor, kabul gören bir özellik. Sonra ifade şöyle devam ediyor (Türkçe hatalarını ve cümle düşüklüklerini düzeltmeden ifadeyi aynen veriyorum): "Rektör Yücel Aşkın(?) getirdiği şahısların (?) bizim bilimsel açıdan tenkit etmemiz mümkün değildi, çünkü bu şekilde bir eleştirimiz karşısında rektör Yücel Aşkın bize karşı âdeta bir kızgınlık gösterisiyle baskı kurmaya çalışıyordu. Buna örnek İlhan Başgöz'ün vermiş olduğu bir konferanstır. Konferansın konusu Yunus Emre idi. Ancak konferansta anlatılan husus Yunus Emre'nin cinsel arzuları ve cinsel yaşamıyla ilgiliydi. Konferansa katılan bizler çok şaşırdık. Tepkilerimizi rektörden çekindiğimiz için dile getiremedik" (İddianame sayfa 97). 
Bu edebiyat doçentinin ilkin, Türkçe'sine bakalım. Kendi deyimiyle, Yücel Aşkın kızmıyormuş da, kızgınlık gösterisi yapıyormuş. Baskı kurmuyormuş da baskı kurmaya çalışıyormuş. Hatta kızgınlık gösterisi de yapmıyormuş, "âdeta" kızgınlık gösterisi yapıyormuş. Bu ne biçim ifade? Böyle Türkçe cümle kurulur mu? Varsın rektör adeta gösterisini yapsın. Ne var bunda çekinecek? 
Sonra, tanık diyor ki "Buna örnek". Neye örnek? Bir evvelki cümleye bakarsanız benim konuşmam rektörün baskı kurmasına örnekmiş. Benim konuşmadan sonra rektör baskı kurmamış. Tanıkla görüşmemiş. Zaten tanık da böyle bir baskıdan söz etmiyor. Çünkü korkmuş da soru sormamış. O vakit benim konuşmam nasıl oluyor da rektörün "kızgınlık gösterisiyle âdeta baskı kurmaya çalışmasına" örnek oluyor? Ben anlamadım. Öğrencilerimin ödevlerinde böyle cümleler görsem en düşük notu verirdim. İfadeyi katipler yazar ama tanık veya sanık kendi ifadesini dikkatle okur ve doğru olduğunu belirtmek için altına imzasını atar. 
Bu konuşmayı beş yıl evvel yaptım. Yunus Emre hakkında bir kitap yazdığım için konuşmamı yazmak gereğini duymadım. Hazırlıksız konuştum. Neler konuştuğumu bütün incelikleri ile hatırlamıyorum. Yalnız iyi hatırladığım bir şey var. Bu tanık demek istiyor ki, konuşma konusu Yunus Emre idi ama Başgöz'ün "anlattığı husus" Yunus Emre'nin cinsel duyguları ve cinsel hayatı idi. Yani ben 1,5 saatlik konuşmamı bu konuya ayırmışım. Bu, kötü niyetli bir yanıltmadır ve bunu yapmak çirkindir. Bu ifadeden sonra Yunus Emre kitabımı yeniden okudum. Acaba ben Yunus'un cinsel duyguları hakkında neler biliyorum ve neler yazmışım? Doğrusu pek bir şey bildiğim yokmuş. Yunus Emre tekkede, şeyhinin kızına âşık olmuş. Şeyhi de dedikodu olmasın diye kızını Yunus'la evlendirmiş. Ama Yunus Emre şeyhine o kadar saygılı imiş ki, evlenmiş olduğu halde, sabaha kadar Kur'an okumuş ve kıza dokunmamış. Bu, çeşitli yorumlara açık bir efsanedir. Herhalde bundan söz etmişimdir. 
Diyelim, ben bütün konuşmamda gerçekten Yunus Emre'nin cinsel hayatından bahsettim. Ne var bunda şaşacak? Bir bilim adamı, bir şairin cinsel hayatından bahsedemeyecek mi? Vesikalara dayanıyor, tarafsızlıktan ayrılıp, cinsel bayağılığa kapılmıyorsa, bilim adamı elbet sanatçının cinsel hayatından söz edecektir. Bu doçent, cinsel hayatla yaratma olayı arasında nasıl bir ilişki olduğunu öğrenmek için Orhan Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" adlı romanını okusun. Cinseli en kaba, en açık seçik biçimde veren örnekler için Fuat Köprülü'nün Şeyyat Hamza'dan aktardığı mânilere baksın, Nedim'in 'Hamamiye'sini görsün. Divan şairlerimizin, "Merd olan eyleye merde rağbet, şahs-ı namerde sezadır avret" (Erkek olan erkeğe rağbet eder, avret ancak namert olan insana layıktır) diye, tüyleri yeni çıkmış delikanlılar için yazdığı gazelleri okusun. Şikari tarihinde açık saçık anlatılan Kayseriye Beyi'nin oğlu Mehmet'le Sultan Alaeddin'in ilişkilerini okusun. Bunlar birbirlerine "öyle muhabbet eylemişler ki bir saat ayrılmaları mümkün olmazmış". Osmanlı Bahnamelerini incelesin. Bursalı Deli Birader'in 'Dafi el Gumum Rafi al Humum' adlı baştan sona müstehcen hikâyelerle dolu yazmasına baksın. Araştırmacılara cinsel konulara eğilmeyi yasak edecek bir devre mi giriyoruz? Üniversitelerimiz yeniden Ortaçağ medreseleri mi olsun? Herhalde artık tıp fakülteleri insan kadavraları üzerinde çalışmamalı. Cinsel organları olmayan mumyalar üzerinde çalışmalı. Sultan Mahmut'un Tıbbıye-yi Şahane'ye insan kadavraları üzerinde çalışmayı sokmak için çektiği zorlukların üzerinden 170 sene geçti. Demek onun emekleri boşa gitmiş. Hâlâ bu zihniyette üniversite üyeleri varmış. Cinsellik, toplumun ve insanın hayatında önemli bir yer tutar. Cinsellik üzerinde baskı artıkça, cinsellikten konuşmak isteği çoğalır. Bizim halkımız cinsellikten konuşmayı ayıp saymıyor, komik sayıyor ve buna dehşetli gülüyor. Yoksa Nasreddin Hoca'nın hikâyeleri bu kadar uzun yaşar mıydı? 
Tanık Şenler'in öğünerek söylediği sağcılığının ne mene bir sağcılık olduğunu anlamak için kitaplarını okumak istedim. Öyle ya, eskiler "üslûb-u beyan ayniyle insan" demişlerdir. Sağcı vardır bilgilidir, dürüsttür, kendine göre değerleri vardır. Böylesi sağcıya saygı duyulur. Sağcı vardır, cahildir, tembeldir, dedikoducudur. Sağcı da vardır, her sakala tarak uydurmayı marifet sayar. Yaşar Şenler'in kitaplarını bulmak için Türkiye'deki bütün kitaplıkları taradım. Sayın doçentin yazdıği tek bir kitap bulamadım. 
Van halkı böyle aydınlardan daha anlayışlı, daha sağduyulu. Yaşım ve Amerika'dan gelmiş olmam Van'da büyük bir ilgi uyandırdı. Sıradan halk, ilk merhabalaşmamızda sevdi beni. Dükkanlarına davet edilir oldum. "Taa Amerika'dan Van'a, bize hizmete gelmişsen, başım gözüm üste gelmişsen, buyur bir çayımızı iç" demeye başladılar. İşim yoksa oturdum, çaylarını içtim. Bir mobilya mağazası, beni çok şaşırtan bir şey yaptı. Özel bir sandalye yaptırmıştım. Bedelini sorunca dükkan sahibi, "Sözü mü olur İlhan Bey, size hediyemiz olsun" dedi. Beklemiyordum, çok duygulandım. Ben de ona kitaplarımı hediye ettim. Bir lokantanın garsonu kim olduğumu öğrenince Karac'oğlan adlı kitabımdan ezber ettiği bir şiiri okudu. "Sabahınan bir taş attın, kırdın belimi belimi, bir gececik misafirdim Tanrı zalımı zalımı" diye başlayan bu güzel şiiri Yaşar Kemal'den öğrenmiştim. Kulakları çınlasın. Ortayaşlı, esmer, zayıf bir adam ne okuttuğumu sorunca, "folklor" dedim. "Maşallah Hocam, bu yaşta" demez mi? Folkloru halk dansı olarak anlıyorlar. Halay çekmeye, horon tepmeye folklor oynamak diyorlar. 
Bu kadar güzel insanların diyarında, üniversitedeki yalan, dedikodu ve gerilik makinesini kimler işletiyor? Aşiret ilişkileri ile, etnik çatışmalarla, tarikat parçalanmaları ile, kaçakçı ve mafya örgütlenmeleri ile bölük bölük bölünen bu şehri, kimler bir de Alevi-Sünni, Kürt-Türk, laik-İslamcı diye bölmek istiyor? Bu çarkın içinde bazı öğretim elemanlarının bulunduğu belli. Bunların herhalde şehirde de destekçileri var. Ama hiçbir sorumlu hükümetin bu kadar tehlikeli, bu kadar bağnaz bir politikanın içinde olabileceğine ben inanmıyorum. 
Rektör Yücel Aşkın bu fakir bağnazlığına ve yıkıcı politikaya karşı duran insandı. Ama, misyonunu daha tamamlayamadı. Çünkü birilerinin abdesti hâlâ bozulmaya devam ediyor üniversitede. 
Öğrencilerimden sık sık elektronik postalar alıyorum. "Sizi çok özledik hocam, ne vakit geleceksiniz?" diyorlar. Ben de onları çok özledim. Varıyorum. 

Van, Radikal

İki ayrı kuşak yetiştiren iki sistemin yan yana yaşaması, eğitimdeki ana sorun. Bu ikilik, ülkeyi iki yazılı, iki hukuklu, iki nikâhlı, iki kılıklı bir topluma çevirme tehlikesini taşıyor.

 

Meclis'teki Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kanunu tasarısı üzerindeki tartışmalar, imam-hatip liselerinde okuyan öğrencilere üniversite yolunun açılıp açılmaması üzerinde yoğunlaştı.

Bence en önemli sorun tek bir kültür içinde, iki ayrı kuşak yetiştiren, iki ayrı eğitim sisteminin yan yana yaşamasıdır.

 

Dilleri bile uzaklaşıyor

Liselerle, imam-hatip liseleri birbirini iyi tanımayan, birbirine ters bakan, birbirini hor gören, aralarında gerginlikler, hatta düşmanlıklar bulunan iki ayrı kuşak yetiştiriyor. Bunlardan biri, bazı çevrelerce yobaz görüldüklerinden şikâyetçi.

Öteki, dinsiz sayıldıklarından, imam-hatip liselerinin büyük olanakları karşısında üvey evlat muamelesi gördüklerinden yakınıyor. Bunların tarihimize ve kültürümüze bakışları, onları yorumlamaları, kılık kıyafetleri ve dilleri bile birbirinden gittikçe uzaklaşıyor.

Söz konusu ikilik, Türkiye Cumhuriyetini, iki yazılı, iki tip bankalı, iki hukuklu, iki tip nikâhlı, iki tip ekonomili, iki kılıklı, iki takvimli bir topluma çevirme tehlikesini içinde taşımaktadır. Bunun işaretlerini şimdiden görüyoruz. Üstelik her hükümet, kendi ideolojisine göre bunlardan birine destek veriyor, ötekinin yolunu kapatıyor. Çocuklarımıza yazık oluyor. Bu ikilikten memleketimiz çok çekmiştir.

 

Demokrat bir idarede elbet herkesin aynı kalıp içinde düşünmesi beklenemez; sözünü ettiğimiz ikilik, kurumlaşan iki karşıt düşünce sistemidir.

 

Askeri ihtiyaçlardan eğitime

Bu iki başlı eğitim Osmanlı'da 18. yüzyılın sonlarında asker okulları ile başladı. Batı'nın yeni silahlar ve yeni bir savaş tekniği ile donattığı orduları, Osmanlı'yı savaş meydanlarında sürekli yeniyordu. Osmanlı İmparatorluğu ordusu da keçeye pala sallamaktan kurtulup, yeni silahlar kullanmalı, yeni savaş bilimlerini öğrenmeliydi. Bu okullar yeni bir ordu yetiştirmek nedeniyle açıldı. 1769-74 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı donanması yakıldı, İstanbul savunmasız kaldı.

Bu yüzden 1776'da Mühendishane-yi Bahri-yi Hümayun (Deniz Mühendislik Okulu) kuruldu. Bunu, 1794'te kurulan Mühendishane-yi Berri-yi Humayun (Kara Mühendislik Okulu) ve 1834'te kurulan Mekteb-i Ulum-ı Harbiye, (Savaş Bilimleri Okulu), yani Harbiye takip etti. Mızıka-i Humayun'un kurulması bile askerin yürümesini kolaylaştırmak nedenine bağlanmıştı.

Hendese, topografya, gramer

Asker okullarının programlarında hendese, cebir, haritacılık, topografya gibi, Osmanlı İmparatorluğu eğitim sisteminde bulunmayan dersler yer aldı. Bu okullarda okutulan ders kitaplarının çoğu, Batı dillerinden çevirilerdi. Sıbyan okullarında ve medreselerde ciddi bir Türkçe öğretimi yer almadığı için, bu okullar bir Türkçe sorunu ile karşılaştı. Eski okullardan gelen öğrenciler Türkçe okuyup yazmayı doğru dürüst bilmiyordu. Türkçe'nin ilk gramer kitapları bu okulların öğretmenleri tarafından yazıldı.

Gâvur icadı karatahta

Memleketteki tek basımevi olan İbrahim Müteferrika basımevi, sadece din kitapları bastığından, bu asker okulları ders kitaplarını basmak için kendi basımevlerini kurmak zorunda kaldılar. Asker okullarında dürbün, harita, karatahta üstüne yazı yazmak, resim yapmak gibi gâvur alet ve yöntemleri kullanıldı.

 

Burada şunu hatırlamakta fayda vardır: Mustafa Kemal'in ilk eğitimini aldığı Selanikteki Şemsi Efendi Okulu, karatahta kullandığı, öğrenciler tahta sıralarda oturduğu için gericilerce basılmış, karatahtalar kırılmış, sıralar parçalanmış ve Şemsi Efendi kaçarak canını zor kurtarmıştı.

 

Bu asker okullarının yeni eğitim sistemine, 1827 yılında Tıbhane-i Amire (Tıp Okulu) katıldı. Kısa bir zaman sonra bu tıp okulunda dersler Fransızca verilmeye ve öğrenciler insan kadavraları üzerinde inceleme yapmaya başladı.

Gerginlik büyürken

Bu okullardaki yenilikler tutucu çevrelerce kabul edilir cinsten değildi.

 

Yeni okullar hareketine, 1839'dan itibaren orta dereceli eğitim veren Rüştiyeler, 1860 yılından sonra da kız ortaokulları, kız ve erkek öğretmen okulları, darülfünun, usul-i cedid üzere (yeni usul) eğitim veren bazı ilkokullar ve başka okullar da katıldı.

 

Medreseler ve Sıbyan okulları yenilik hareketinden uzak kaldılar. Sıbyan okulları sadece din dersleri, medreseler de "akli ve nakli" İslam bilimlerini okutmakta devam ettikleri için eğitimin iki başı arasındaki gerginlik büyüdü.

 

Osmanlı İmparatorluğu yönetimi, yeni açılan bu sivil okulları, medreseleri ve Sıbyan okullarını kontrol eden Şeriat makamlarına bırakmak istemedi. Bunun için de yeni okullar, 1856 yılında Maarif Nezareti'nin kurulmasına varan çeşitli geçici encümenlerle idare edildi.

 

1908 ve 31 Mart Olayı

Böylece Osmanlı'da İkinci Meşrutiyet'e kadar iki ayrı eğitim idaresi ve onlara bağlı iki ayrı eğitim sistemi sürüp geldi.

 

1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilince, imparatorlukta iki başlı bir eğitim sistemi iyice yerleşmişti. Medreseli-yeni okullu, alaylı-mektepli, zındık ve Müslüman terslikleriyle anılan iki değişik kuşak imparatorlukta gerginliklere, çatışmalara ve darbelere sebep oldu. 31 Mart Olayı'nda okullu ve alaylı subayların kanlı vuruşmaları bunlardan sadece biridir.

Daha Tanzimat döneminde böylesi parçalı bir eğitim sisteminin yanlışlığı görülmedi değil. Ortadaki tehlikeli ikiliği önlemek için, 1847 de "Bütün maarif ve irfan alanını bir bütün içinde birleştirecek" Encümen-i Daniş kuruldu.

 

Encümene hem medreseden, hem medrese dışından değerli insanlardan başka, meşhur Osmanlı tarihçisi Joseph von Hammer ve lügatlerini bugün bile kullandığımız James Redhouse gibi yabancılar da üye kaydedildi. Ama, bu encümen birkaç değerli kitabın yayımlanmasından başka başarı gösteremedi.

 

Evkafın gücü ve Ziya Gökalp

İkinci Meşrutiyet dönemi 1916 ya kadar bu iki başlılığa bir çare bulamadı.

 

Bu iki başlılığın eski kanadı, yani Şeriat'ın ve Evkaf Bakanlığı'nın kontrol ettiği kanat güçlendi bile. Şeyhülislam hükümete üye olarak katıldı ve adalet bakanlığını da kontrol etmeye başladı.

 

Medrese ve sıbyan okulları Evkaf'ın desteği ile yeniliklere direndi. Bu ikiliği büyük ölçüde Ziya Gökalp'ın görüşleri ortadan kaldırdı. Gökalp bu konuda diyor ki:

 

"Memleketimizde iki bakanlık var ki, birbiri ile iş birliği yapmadan eğitimle uğraşıyorlar. Evkaf ve Eğitim Bakanlıkları. Oysa idarede ve eğitimde birlik ilkesi Evkaf Bakanlığı'nın kendine has okulları olmasına engeldir. Evkaf idaresindeki okulları denetlemeye imkân yoktur. Çünkü devlet örgütü Eğitim Bakanlığı'na bu salahiyeti vermemiştir." (İlhan Başgöz, 80)

 

1916 reformları

İttihat ve Terakki hükümeti, Ziya Gökalp tarafından hazırlanan bir layihayı temel alarak 1916 yılında bu doğrultuda bir seri reform gerçekleştirdi. Şeyhülislam kabineden çıkarıldı. Şeriat Mahkemeleri Şeyhülislamlık'tan alınarak Adalet Bakanlığı'na bağlandı, Evkaf İdaresi ve bütün medreseler Meşihat'tan alınarak Maarif Bakanlığı'nın idaresinde birleştirildi... (Berkes, Niyazi. Türkiye'de Çağdaşlaşma. Haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi Yayınları. 3. baskı. 2002, 459)

Bu reform kanunları daha sonra Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen Tevhid-i Tedrisat (egitimin tek bakanlık idaresinde birleştirilmesi) ve medreselerin kaldırılması gibi köklü reformları büyük ölçüde kolaylaştırdı.

 

1924 yılında eğitim kurumları Maarif Vekâleti idaresinde birleştirilip medreseler kapatılınca, çok defa sanıldığı gibi, din eğitimi verecek okullar ortadan kalkmadı. Yüksek diyanet uzmanları yetiştirmek üzere İstanbul Üniversitesi'nde bir İlahiyat Fakültesi açıldı.

 

İlk imam-hatipler

Açıldığı yıl 224 öğrencisi olan bu fakültenin 1934 yılında 20 öğrencisi kalmıştı. Aynı kanunla memleketin çeşitli bölgelerinde, imam ve hatip yetiştirmek üzere 26 imam-hatip okulu kuruldu. Ama, Cumhuriyetin laiklik politikası bu din okullarının gelişmesine meydan bırakmadı.

1934 üniversite reformu ile İlahiyat Fakültesi, İslam Enstitüsü'ne dönüştü. Laiklik ilkesinin Anayasaya girmesi üzerine imam-hatip okullarına devlet desteği kesildi. Bu okullar 1930-31 ders yılında kapandı. Milli Eğitim Bakanlığı, Anayasaya giren laiklik ilkesine ters düştüğü gerekçesi ile okullardan din derslerini de kaldırdı.

 

Din dersleri

Şurası dikkate değer ki, köy ilkokullarında 1938 yılında bile haftada bir saat din dersi okutuluyordu. Söz konusu derslerde, Tanrı'nın birliği, tarihi gerçeklere dayanılarak Peygamber'in hayatı öğretiliyordu.

 

Müslümanlık, kimsenin dinine ve inancına karışmamak, çok çalışmak, hayırlı insan olmak, insanlarla iyi geçinmek, sahtekârlık yapmamak, kadercilikten ve bağnazlıktan uzak kalmak gibi çağdaş ahlak ilkeleri olarak anlaşılıyordu. (Başgöz, İlhan. Türkiye'nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, Kültür Bakanlığı Yayınları. İkinci baskı 2001, 83)

 

Böylece Türkiye Cumhuriyeti, tarihimizde büyük gerginliklere ve çatışmalara neden olan iki başlı eğitime son vermişti.

 

1945'ten sonrası

1945'ten, yani çok partili döneme girildikten sonra, evvela Cumhuriyet Halk Partisi'nin girişimi, sonra 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin politikası ile, iki başlı eğitim yeniden Türkiye'nin gündemine girdi. Ancak biz bu yakın tarihin hikâyesine dokunmayacağız.

 

Önemli olan iki başlı eğitimin bugün kurumlaşmış olmasıdır. Demokratlaşmanın birçok alanda önünü açan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, bu tehlikeli iki başlılığı ortadan kaldırmalıdır. Bunun nasıl sağlanacağına ilişkin görüşler hükümet kanadında da var görünüyor.

Bu kadar fazla imama ve hatibe, hele kadın imam ve hatiplere ihtiyaç bulunmadığına göre de, söz konusu okullar, öteki liselerle birleştirilip, liselere ilahiyat okumak isteyeler için özel programlar konabilir. Yahut, son sınıflarda fen-edebiyat olarak ikiye ayrılan şubelere bir de ilahiyat şubesi eklenir. İlahiyat fakültesine gitmek isteyen öğrenciler de bu şubelere gider.

Böylece birbirinden uzak duran iki kuşak aynı okulun çatısı altında, birbirlerini tanıyarak, birbirlerinden etkilenerek eğitimlerine devam ederler. Böyle olunca imam-hatip okullarının büyük kaynakları, üvey evlat düzeyinde kalan öbür liselere de ciddi katkılarda bulunur.

Şunu hep aklımızda tutalım: Asker okulları geçmişte bu eğitim sisteminin bir tarafı idi, bugün de bir tarafıdır ve görünen odur ki, yarın da böyle kalacaktır.

 

* Prof. Dr. İlhan Başgöz: Indiana Üniversitesi Profesör Emeritüs ile Van 100. Yıl Üniversitesi öğretim üyesi

 

Aşık İhsani’nin ölümünü Yaşar Kemal’in Radikal’de çıkan yazısından öğrendim.Yazı elime geç geçti. Yaşar Kemal, umarım diyor İlhan Aşık İhsani üzerinde çalışmıştır.

 

İhsani için ayrı bir çalışmam olmadı. Ama  “Turkish Folklore and Oral Literature”  adlı kitabımda ondan bahsettim. Bu çalışmanın Türkçesi “Folklor Yazıları” adlı kitabımdaçıktı. 1978 de Ihsani ile yaptığım uzun  bir söyleşme, ses şeridinde hala  durur. Yazık ki yanımda değil.  Van’a  dönünce  yayınlayacağım. Geçen yıl Amerika’da İngilizce yayınlanan “Hikaye ,Turkish Folk Romance  as Performance Art Indiana University Press 2008” adlı kitabımda da İhsani’den söz ettim. Aşağıdaki  resim  bu yeni kitaptan alınmıştır.

 

Türk toplumu iki önemli sosyal devrim geçirmiştir. Göçebelikten yerleşik köy kültürüne, yerleşik köy kültüründen  kent kültürüne geçiştir bunlar.. Her iki devrim de  halk edebiyatına köklü damgalar vurmuştur.Şimdi üçüncü büyük devrimin, sanayi toplumuna geçişin, sancıları içindeyiz. Aşık İhsani köy kültürünün soyut aşk şiiri temasından, kent kültürünün yazılı, eleştiri kültürüne geçişin  en önemli ismidir. Bu geçiş evresinin halk edebiyatını, hiçbir folklorcu görmezlikten gelemez. Ayrıca İhsani, arı duru şiir dili, süsten püsten uzak dobra dobra söyleyişi, sosyal konuları işleyişi ve kitlelelere büyük etkisi ile de üzerinde durulmaya değer bir şairdir.

 

İki Aşık İhsani:

 

Bu resim iki aşık İhsani’yi  güzel belgelemektedir. Birinci resimdeki Aşık İhsani, Diyarbakır’lı gelenek içindeki aşıktır.  1950’li yıllarda bu aşık Ankara meydanlarına bir renkli resim gibi indi.  Uzun sakallı, şalvarlı, çepkenli, elinde saz, genç bir adam;  yanında gene şalvarlı, omuzunda sazı ile genç  bir kadın, yanlarında da  bir çocuk,  onun da omuzunda bir saz, o da yerel elbiseler içinde .Bu üçlüye ben Ulus Meydanında, Kızılay’da raslardım. Ankara’da görülmemiş bir manazara idi bu . Hemen gazeteciler konuyu yakaladılar. Üçlü, fırsat bulunca saz çalıyor ve hikayelerini anlatıyordu: “İhsani 11 yaşında , bir kandil gecesinde , uyurken kendisini bir gül bahçesinde bulmuş. Güllerden gök yüzüne bir duman ağmakta imiş. Bu duman bulut gibi gökyüzünü kaplamış. Sonra iki şak olmuş. Aralarından, yeni doğan aya, sen dur ben doğacağım diyen güzel bir kız çıkmıs. Kiz  11 yaşındaki oğlana “ İhsani” diye seslenmiş. İhsani de ona Güllüşah  demiş. Ertesi sabah, agzı kan köpük dolu uyanan İhsani, iki gün Güllüşah Güllüşah diye sayıklamış. İhsani böylece aşık olup saza ve söze başlamış. (İhsani ile Güllüşah adlı kitaptan, 1957,İstanbul, Halk Matbaası.) İhsani  1978 de bana bu hikaye için şunları söyleyecektir. “Hikayemin Güllüşah’la ilgili kısmı doğru değildir, onu ne rüyamda gördüm, ne de ona aşık oldum. Uydurmadır bu hikaye. Ama halk bu hikayeden o kadar etkilendi ki Celal Bayar beni Köşke davet etti, Gullüşah’la beraber gidip orada konser verdik. Bayar’ın desteği ile Ankara Belediyesi beni bir kadroya yerleştirdi, Çalışmadığım halde her ay gider maaşımı alırdım.”

 Bu hikaye, öteki aşıkların da sık tekrar ettikleri rüyada meslege giriş töreninin anlatımıdır. Asya Şamanlığından izler taşır.

İkinci resim, sazı silah gibi elinde,  esaret zincirlerini kırıp parçalayan  İhsani’nin sosyalistlik resmidir. 1960 Anayasasının söz, yazı ve dernek kurma özgürlüğünü garanti eden maddeleri, Menderes demokrasisinin baskısından kurtulan toplumu  sosyalizme açmıştır.. Türkiye İşçı Partisi kurulmuş, ilk seçimde Meclis’e 15 milletvekili sokmuştür. İşçi sendikaları çıplak ayaklarla., Devrimci Aşıklar Derneği, Aşık Derviş Kemal’in “ Sazı ile sözü ile, aşıklar savaşta gerek” dizelerine uyarak sazları ile, öğretmen sendikaları yazıları ve kitapları ile, YÖN dergisi güçlü yazı kadrosu ile  sosyalizm mücadelesine katılmıştır. Sosyalizm zengin konaklarında, subay garnizonlarıda, üniversite kürsülerinde moda olmuştur. Evimizde bulununrsa  6 ay hapis yatacağımız Nazım Hikmet’in yasak şiirleri YÖN’de üst üste yayınmaktadır. Ruhi Su, lüks gazinolarda türkü söylemeye başlamıştır. Sosyalist hafizlar, sosyalist imamlar ortaya çıkmıştır.

İhsani artık Ankara’dadır.  Belki de Yaşar Kemal’in etkisi ile TİP’e girer. Daha evvel İhsani şöyle aşk şiirleri yazardı: “Bilmem gerçek miydi bilmem düş müydü, dün gece diline aldı yar beni.” Bu şiir geleneğini bırakır İhsani. Artık sosylist kavga şiirleri yazacaaktır.  Eski geleneği bırakmasını İhsani şöyle açıklıyor: “ Halkın içinden gelmiş halkın sorunlarını bilen bir insan olarak (memleketimdeki) mutlu azınlığı gördüm. Ulusla mutlu azınlık arasındaki büyük çelişkiyi sezinledim. Bunlar beni toplumcu olmaya yöneltti.”(Yön, sayı. ) İhsani arda arda kitaplar yayınladı. Ağalı Dünya, Yazacağım, Vur Ağanın Başına, Bakalım Hele, Ozan Dolu Anadolu (Derleme) adlı kitaplardır bunlar. Her kitabın yayınlanması bir olay olur. Solcu gazeteler ve yazarlar, bu arada Çetin Altan, Mehmet Kemal, Fakir Bayhurt, İlhan Selçuk, Naci Sadullah, Sadun Tancu, Yaşar Kemal İhsani’ye heyecanlı övğüler yazarlar. Sosyalist YÖN dergisi onu baş tacı eder.

 İhsani bir halkla ilişkiler uzmanıdır. Şöhretini pek güzel kullanır.Onu, birgün Kavaklıdere’deki Amerikan Yardım Heyeti’nın önüne görürüz. “Yankee Go home” diye türküler  söyler. Bir başka gün Yahudi Kasabı Eihman’ı (?) asmaya talip olur..

     O yılların sosyalist söylemi, Amerikan Empertyalizmine karşıtlık, yer altı kaynaklarımızın ve petrolümüzün yabancılara peşkeş çekilmesine eleştiri, yerli  kompradorların ve ağaların zulmuna yergi,  isçinin ve köylünün sefaletini sergileme, Anayasa’nın bağışladıği özgürlükleri koruma  konuları üzerine oturmuştür. İhsani soyalizmin bu temaların şiir dilinden söyler:

“Türkü çağıralım bizden Korkuyu sürelim gözden, kafirleri içimizden, sökelim bakalım hele.”

“Üstümüze çökün yeyin, keyfinize bakın geyin, iş istesek yoktur deyin, kapı kapı yorun bizi.”

“ Dert üstünene der alırız, sanmayın böyle kalırız, helbet bir gün uyanırız, siz o zaman görün bizi.”

 “Al kardaşım al eline gürzünü, vur zalimin zulumüne vur be vur, dost görünen düşmanını yurdundan,  domuzları surer gibi sür be sür.”

 “Yok ne demek efendiler, iş isteriz iş isteriz, kendimizi sizin ile, eş isteriz eş isteriz.”

Şiirin sonunda da, bir kelime oyunu yaparak saklasa da İhsani kelle istemektedir:

 “Gövdemizi götürecek, baş isteriz baş isteriz.”

Hele Kazak Aptal’ın şiirine benzettiği  ve evini soran gizli polisi taşlayan koşmasını  yazıp, yayınlamak yürek isterdi:

“Biri bizim evi sormuş,srmayanın avradını,halkı bize karşı kurmuş,kurmayanın avradını. Hakkımızda nutuk çekmiş, bizi dile verecekmiş, Moskova’ya sürecekmiş,sürmeyenin avradını.”

 “Elin gavuruna koca vatanı, parselleyip satamazsın satamaz, sosyalizim sel halinde geliyor,durdurmaya yetemezsin yetemez.”

Bu sosyalizm söyleminde  İhsani yalnız değildi. Özellikle, kente göçen  Alevi aşıklar, bir koro halinde benzer şeyleri söylüyordu. Ali İzzet’in  bir şiiri şöyle başlar:

 “ Demokrat Partiyi taze kız sandık, çirkin çıktı kahpe çıktı dul çıktı, alnım açık yüzüm ağ dedi kandık, yüzü kara çıktı, başı kel çıktı.”

Aşık Akarsu: “Tarlamiz yok seninkini ekeriz, yerimiz yok diyar diyar göçeriz, sen viskiyi bir zehiri içeriz, arada sırada bizi de düşün.”

Aşık Siyami de öyle:  Emperyalizm bizden çok şeyler aldı, bir kuru çapıda beledi bizi.、    

Bu bozuk dozen taşlamalarında elbet, o yıllarda halkın elkinde bayrak gibi dalgalanan  Kara,oğlan ( Bülent Ecevit) te yerini almıştı.

 Fedyzullah Çınar şöyle diyor: “Sloganı budur Karaoğlan’ın, toprak işleyenin su sulayanın.”

Bu sosyal uyanış 68 li yılların  öğrenci olayları ile beraber, dalga dalga varoşlara ve köylere yayılmaya başladı., Ozelliklle köy konserlerinde İhsani hep ön sıralarda yürüyor ve şiirleri pek etkili oluyordu. 

1972 de Ordu baskısı ile gelen yeni hükümet Anayasa’nın özgürlüklerle  ilgili maddelerini değiştirerek bu sosyal uyanışı bir güzel baltaladı. İşçi Partisi ve sendikalar kapatıldı, Devimci aşıklar hapse atılıdı. Solcu aydınlar tek tek hapis ve işkence ile susturuldular. Bu arada İhsani’de hapisten ve işkenceden payını aldı.

İhsani ‘yi 1978 de son defa gördüm. Güllüşah’tan ayrılmış, daha genç bir kadınla evlenmişti. Onu göklere çıkaran solcu yazarların çoğu adını anmaz olmuştu, yalnızdı, perişandı ve kızgındı. Ondan sonra şiir yazdı mı bilmiyorum. Yazdıysa bile yayınlamadı. Ben Amerika’da idim. Bird aha görüşemedik.

1901 yılında Van Üniversitesinde ders vermeye  başlayınca, İhsani’nin Diyarbakır’ da olduğunu, belediyenin bakımına muhtaç bulunduğunu ögrendim. Belediye’ye telefon ettim. bilgisayarlarında Aşık İhsani diye bir ad yokmuş. İhsani’nin soyadını bilmiyordum, Yaşar Kemal’e sordum. Sırlıoglu imiş. Dicle Üniversitesinde Halk Edebiyatı okutan bir tanıdığa  telefo ettim. Bu folklorcu pofesör İhsani’nin adını bile duymamıştı.  İhsan’i ile görüşmesini istedim. Ciddiye almadı. Diyarbakır’la Van arası 900 km.dir. Yollar artık bana da zor görünmeye başlamıştı. Bir fırsat bulup gidemedim. İhsani’yi göremedim. Çok yazık oldu.Hikayesi kim bilir ne kadar önemli olacaktı.

Aşık İhsani’nin şiiri ve hayat hikayesi  toplumun 1940’lardan beri geçirdiği, iyili kötülü sosyal değişimin hikayesidir ve öğreticidir.

At İşler Er Öğünür

Amerika Birleşik Devletleri’nde atasözü araştırmalarının en tanınmış uzmanı Archer Taylor, 1962’de yayınladığı bir kitabında diyor ki: “Değişik yüzyılların bir atasözüne etkisi üzerinde çok az  durulmuştur (Taylor 1962: 169). Bu araştırmamda, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen zamanın, yani 700 yılın bir atasözümüze yaptığı etkiyi inceleyerek bu eksiği tamamlamak istiyorum.

 

Atasözlerimiz üzerinde çalışanlar için en önemli kaynaklarımızdan biri  Kitab-ı Dedem Korkud’tur. 15. yüzyılın ikinci yarısında, belki kendisi de ozan olan ve adını bilmediğimiz bir insan, bu kitaptaki hikâyeleri, sözlü gelenekten yazıya aktarmıştır. Kitapta yer alan 12 destan hikâyesi, Türkler daha Anadolu’ya gelmeden de onların arasında sözlü olarak yaşıyordu. Kitap, Korkut Ata’yı tanıtan kısa bir girişle başlıyor. Üç sayfa tutan bu girişte bize çeşitli konularda Dede Korkut’un sözleri verilirken deniyor ki: “Bir gün Dede Korkut cuşa gelip Oğuz beyleri içinde soy soylamış, onlara nasihat yüzünden söylemiş.” Görelim şimdi Hanım ne demiş: “Dede Korkut’un nasihat yüzünden söyledikleri sayısı otuz beşi bulan, birbirine zincirleme bağlanmış atasözleridir.” Bunlardan bazıları şöyle: “Kül tepecik olmaz,eski panbuk bez olmaz, karı (eski) düşman dost olmaz, kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğul atadan görmeyince sufra çekmez” (Gökyay 1). Kitapta hikâyelerin arasına serpilmiş başka atasözleri de buluyoruz. Bunlar o vakit atasözleri söylemenin epik anlatımın bir parçası olduğunu gösteriyor. Demek ki atasözlerinin destandan kopmamış olduğu bir devir var kültür tarihimizde.

 

Benim üzerinde duracağım atasözünün ilk örneği Dede Korkut kitabında “Boz Atlı Bamsı Beyrek” adlı hikâyede bulunuyor. Atasözü şudur: “At işler er öğünür” (Gökyay 41). İkincisi Emren hikâyesinde, bu sefer negatif bir ifade olarak karşımıza çıkıyor.“At işlemese er öğünmez” (Gökyay 116).

 

Destan gibi, halk hikâyesi gibi, masal gibi sözlü gelenek türleri bize içlerindeki atasözünü, doğru anlamak için gerekli bilgiyi de verirler. Çünkü bir atasözü tek başına okunduğu zaman yanlış anlaşılabilir.Âşık Sabit Müdami’den “dil arkadan söyler” diyen bir atasözü işitmiştim. Ben bunu, ilkin insan dedikodu yapar olarak anlamıştım. Hikâye içinde dinlerken bunun, insana destek veren bir arkası yoksa o insan konuşamaz demek olduğunu öğrendim. Bamsı Beyrek hikâyesindeki atasözü şu anlam çerçevesi içinde kullanılmıştır. Beyrek, bir yiğitlik yarışmasından sonra Banu Çiçek’le evlenmek hakkını elde etmiştir. Beyrek’in arkadaşları  onun  nişanını kutlamak için toy çadırında toplanır. Kırk yiğit yeyip içip eğlenirken düşmanın casusu bunu haber alır, Bayburt hisarının beyine yetiştirir. 700 kafir atlanıp, çadırı basar, Beyrek'in Naibi kılıcını sıyırıp  “Menüm başım Beyrek'in başına  kurban olsun” diyerek döğüşe başlar. Ama Naib parçalanır. Bunun üzerine şu atasözleri söylenir: “Derin olsa batırır, kalabalık korkutur, at işler er öğünür, yayan erin umudu olmaz.” Beyrek kırk yiğidi ile tutsak gider (Gökyay 41).

 

Begil Oğlu Emre boyunda aynı atasözüne bağlı olay farklıdır. Oğuz beyleri arasında Begil adlı bir er vardır. Oğuz beyleri atlanıp ava çıksa , onların arasında Begil yay kurup, ok atmadan geyik avlar. Bir gün Kazan Bey’in meclisinde beyler otururken Begil’in yiğitliği söz konusu olur. Kazan Bey sorar: “Bu hüner atın mıdır, erin midir?” Beyler; “Erindir” dediler. Han: “Yok, at işlemese er öğünmez, hüner atındır.”dedi (Gökyay 35).

İki yerde de atasözünün anlamı açıktır. Bu atasözü, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bize göçebe insanının hayatında atın önemli yerini belirtiyor. At olmazsa göçebe savaşamaz, at olmasa avcı vahşi hayvanlarla başa çıkamaz, av avlayamaz. Atın göçebe hayatındaki yeri insanınkinden daha baskındır.

 

Dede Korkut Destanı göçebe Oğuzların edebiyat türüdür. Göçebe toplumunda at ve insan symbiotic (eşyaşarlık) yani eşit 'al-ver'e dayanan bir ilişki içindedir. At orada bir ulaşım aracıdır, eri bir yerden bir yere ulaştıracak en çabuk vasıtadır. Hücumda ve geri çekilmelerde at vazgeçilmezdir, eti ve sütü ile insanı besler, derisi ve kılı ile giyim sağlar. Buna karşılık insan da ata kerdeşi gibi bakar, besler, altını temiz tutar, gözü gibi korur onu. Bu büyük hizmet nedeni ile atın göçebe folklorunda önemli bir yeri vardır. Şamanlığın ‘din-sihir’ törenlerinde, kozmolojisinde, (Eliade 79-113), göçebenin  ölü gömme adetlerinde ve törenlerinde (Roux 173), nişan ve evlenmelerde, oyun ve eğlencelerde ata önemli bir yer verilmiştir. Destanda at sihir gücü olan bir varlıktır. Battal Gazi’nin Aşkar adlı atı, Bamsı Beyrek’in Boz Aygır’ı, Köroğlu’nun Kırat’ı efsanelik hayvanlardır. Köroğlu’nun Kırat’ı kanatlıdır uçar, dile gelir konuşur. Tehlikeyi binicisinden evvel sezer ve önler. Bu yüzden  bir kervancı Kırat’ı satın almak isteyince, Köroğlu’nun atına biçtiği değer şudur: Ben Kırat’ı 80 bin  koça, seksen bin altına, seksen bin yiğide, seksen bin sabana, 80 bin öküze, seksen bin geline seksen bin kıza da vermem (Kaftancıoğlu 105).

 

İncelediğim atasözünün üçüncü örneğini 1480 ‘de yazılmış bir atasözü külliyatında buluyoruz. Derleyicisini bilmediğimiz ve 698 atasözünü içine alan bu yazmanın adı,“Haza Kitab-ı Atalar Bifermayed Oğullara”dır (İzbudak). Atasözümüz burada değişik bir biçimde, “Alet işler er öğünür” olarak  karşımıza çıkar (İzbudak 38). Kitabın tanımadığımız yazarı eserine kısa bir önsöz yazmış. Bu önsözün dil özelliklerinden, yazı biçiminden, ve onda yansıyan din anlayışından çıkarıyoruz ki, derleyici medrese eğitimi almış, klasik kültür içinde yetişmiş, Osmanlı Divan kültürünü iyi bilen bir insandır. Bu yazar atasözünü, tıpkı Dede Korkut kitabında olduğu gibi “ataların sözü” olarak tanımlıyor ve ilave ediyor:

 

 

“Atalar Türkmen ataları değildir; Peygamberler, evliya ve enbiyadır. Bunlar Adem Peygamberden beri, veliler ve nebiler (evliya ve enbiya) tarafından söylene gelmiştir. Bu yeni köken teorisine göre 'atalar sözü', göçebe kültüründen değil, Kutsal Kitap Kur’an'dan ve hadislerden kaynaklanmıştır.”

 

Atasözleri, Bunun için kutsaldır, yoksa Türkmen atalarının sözü olduğu için değil. Bundan sonra yazar önemli bir görüş ileri sürüyor. Ona göre  atalar bir sözü kırk yıl söylemişler, bu zaman içinde o cümle, mükemmelleşmiş, hem avam hem havas tarafından ve gelecek kuşaklar tarafından dinlenecek atasözü halini almıştır (Boratav 1959: 224).

 

Yeni çeşitlemede, atın yerini aletin alması Türk Osmanlı toplumunda yer alan köklü bir sosyal değişmeyi gösteriyor. Büyük çoğunluğu göçebe olan Oğuz ve Türkmen boyları Anadolu’ya 11. yüzyıldan itibaren girmeye başladılar. Bu tarihten Kitab-ı Atalar'ın yazıldığı tarihe kadar Selçuk ve Osmanlı toplumları önemli değişmelere uğradı. Toplum Anadolu’da göçebelikten kopup toprağa yerleşmeye başladı. Toprağa bağlı olmayan, çoğunlukla hayvan yetiştirici olan Oğuzlar ve Türkmenler yerleşik tarımcı olmaya başladılar. Göçebeyi kontrol edemeyen, ondan vergi alamayan Osmanlı İmparatorluğu planlı bir şekilde onları yerleştirip, reaya haline getirip toprağa bağladı. Çünkü, imparatorluğun geliri tarımdan alınan artı dereceye dayanıyordu. Bunun için 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda göçebe küçük bir azınlık halini aldı. Bu dönüşüm toplumumuzun uğradığı ilk radikal sosyal değişmedir.

Yerleşik tarım toplumuna geçen göçebenin edebiyatı bu köklü değişimden hissesini aldı. Tarımcı, artık çadırda oturmayacak, ev yapacak,  çift yapacak, kağnı yapacak, tahıl ekip biçecek, iyi ürün almak için tarlasını sulayacaktı. O artık zora gelince çadırını dürüp sarıp eşini de terkisine alıp göçemeyecekti. Göçebe toplumundaki savaşa dayalı hayat artık geride kalmıştı. Tarımcı için savaş, tarlasını çiftini yüzüstü bırakıp gitmek büyük bir yıkımdı. Alet böylece tarımcının hayatında çok önemli bir vasıta halini alıyordu. Aletsiz hiçbir şey yapılamıyordu. Atın bu hayatta lüks bir binit olmaktan başka görevi kalmıyordu.Onun yerini beslenmesi kolay, sabırla yük taşıyan öküz ve eşek alıyordu. Atasözünde atın yerini aletin alması bu büyük değişimi işret etmektedir.

 

Üzerinde durduğumuz atasözünün 3. çeşitlemesi Güvahi’nin 1525’te, yani Kitab-ı Atalar’ın kaleme alınmasından 46 sene sonra  yazılan Pendname’sinde bulunmaktadır, şudur: “Alet işler, el öğünür” (Hengirmen 32). Bu değişmeye varan sosyal çevreyi, kesinlikle belirtmek kolay değil. Ama atasözüne bakarak bir yorum yapılabilir. Er kelimesinin Türkçemizde iki anlamı vardır. Erkek ve yiğit. Erkeklik sözü ise, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın yiğitlik demektir dilimizde. Yukarıda verdiğimiz iki atasözünde de “er” yiğitlik simgesi olarak yerini korumuştur. “El” sözcüğü ise, tümden nötr, uzaktan yakından herhangi bir yiğitlik ilkesi ile ilgisi olmayan bir söz. Burada artık atasözünün insanla bağlantısı da ok oluyor. Usta bir el, iş bilen bir el, kimin eli olursa olsun aletle övünecektir.

 

Güvahi’nin çeşitlemesinden sonra sosyal değişim bir çeşit oturmuşluk, yerleşmişlik kazanmış olmalı kı, 18 inci yüzyılda aynı atasözünü, ne kelimelerde ne anlamda hiç bir değişme olmadan tekrar edilmiş görüyoruz (Elçin 1977: 218). Ama yeni koşullar gene de atasözünü değiştirmeye devam ediyor.

       1970’li yıllarda Mersin’in Göller yaylasında araştırma yapıyordum. Atasözünü Köserelli Aşiretinden M. Ağa’nın eşi N. Hanım söyledi. Yeni çeşitleme şöyle: “Avrat işler er öğünür.” Atasözü artık ailede erkek kadın ilişkilerine uyarlanmış ve karı koca arasındaki gerginliği anlatan yeni bir içerik kazanmıştı. Bu sosyal içeriği şöyle belirtebilirim.

Köserelli Aşireti tam göçebe değil artık, yarı-göçebe veya transhumanite dediğimiz cinsten bir birim. Aşiretin reisi M. Ağa, 1955 yılında Mersin’den bir ev almış. Aile kışın orada yaşıyor. Yaz aylarında ise Toros’un yüksek bir yaylasına çıkıp keçilerini otlatıyorlar. Bu yaylaya çıkmak bir yandan aileyi Mersin’in dayanılmaz sıcağından kurtarıyor, bir yandan da hayvanlara otlak sağlıyor. M. Ağa’nın dört yüz keçisi var.Bu hayvanları kışın Mersin’de beslemenin imkanı yok. Bunun içın M. Ağa kışları, otu samanı bol olan  bir köyde bırakıyor. Köy muhtarlığı  ile bir anlaşma yaparak köy sandığına keçi başına on lira ödüyor. Keçiler gelecek yaza kadar orada bakılıp, besleniyor. M. Ağa’nın iki oğlu üç kızı var. Büyük oğlan evlenmiş, eşi ile beraber babasının çadırının yanına kurduğu bir çadırda ayrı oturuyor. Küçük oğlan lise öğrencisi. Keçileri bu oğlan yayıyor. Kızlar 14, 16, 18 yaşlarında. Ailenin en ağır yükü bu üç kızın omuzunda. Sabahın erinde kalkıyorlar, çadırın çevresini süpürüp temizliyorlar. Kahvaltıyı hazırlıyorlar. Saat 11 e doğru keçiler geliyor, keçileri bu kızlar sağıyor. Kardeşlerinin azığını bunlar hazırlıyor. Gerekende  ormandan odun kesiyorlar. Aile bir yere gidince kızlardan biri, gelebilecek erkek konuğu ağırlamak için çadırda kalıyor. İşlerinin ağırlığı ölçüsünde sözleri geçgel bu kızların. Her işte onların dediği oluyor. Dehşetli rahatlar. Bütün aile benimle aynı çadırı paylaştı, bu onlara hiç aykırı gelmedi. Bana en müstehcen bilmeceleri bu kızlar yazdırdı. Hem de ana babanın önünde. Baba erkenden kalkıyor, namazını kılıyor, kahvaltısı hazır önüne geliyor. Akşama kadar da çadırın önünde art arda çayını içip oturuyor.

         Bir gün M. Ağa çok çalıştığın 400 keçiyi elde etmenin kolay olmadığını, büyük zahmetlere katlandığını anlatarak övünüyordu ki, onun kendisini öyle methetmesine dayanamayan karısı “Avrat işler er öğünür” dedi ve daha fazla söylememek için çadırdan çıktı. Genellendirmeme koşulu ile bu tek örneğe bakarak bazı sonuçlara varabiliriz.

 

  1. Sosyal değişim ile atasözleri arasında bir ilişki var.

  2. Sosyal değişimin atasözlerindeki etkisini anlamak için atasözünü tarih derinliği içinde incelemek gerekir.

  3. Benzer atasözleri başka uluslarda da bulunabilir. Ancak bu değişim biçimi ancak tek bir toplumda gözlenebilir.

 

 

Kaynaklar

 

  • Bu araştırmanın İngilizcesi "The Horse Does the Work, the Hero Boasts: The Seven-Century Life of a Turkish Proverb" başlığı ile Finlandiya’da yayınlanan atasözleri dergisi Proverbium (vol.11, 1994, pp. 47-57) yayınlanmıştır. Makale biraz değiştirilip Türkçeye İlhan Başgöz tarafından çevrilmiştir.

  • Boratav, Pertev Naili (1954). “Quatre vingt quatorze proverbs Turks du XV ième siecle resté  inedite.” Paris: Oriens 7/2, 223.

  • Eliade, Mircea (1970). Shamanism: Archaic  Technique of Ecstasy. Princeton: Princeton University Press.

  • Gökyay, Orhan Şaik (1973). Dedem Korkud'un Kitabı. İstanbul: Milli Eğitim  Basımevi.

  • Hengirmen, Mehmet (1983). Güvahi’nin Pendnamesi. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

  • İzbudak, Veled (1936). Atalar Sözü. İstanbul: Devlet Basımevi.

  • Roux, Jean-Paul (1963). La mort chez les peuples altaïques anciens et médiévaux. Paris: Maisonneuve.

  • Kaftancıoğlu, Ümit (1987). Köroğlu Destanları Kolları. Ankara: Kültür Bakanlığı.

  • Taylor, Archer (1962). The Proverb and an Index to the Proverb. Pennsylvania: Folklore Associates.

  • Rosenkilde ve Bagger, Copenhagen        Denmark. ??

Hacı Bektaş-ı Veli 500.Doğum Yildönümü Sempozyomunda okunmuştur.

Degerli Ev Sahipleri, Değerli Konuklar,

 

Bizim tarihimizde eren, veli, mürşit, pir adı verilen seçkin bir insan gurubu vardır. Bunların  hemen hepsi ya bir din ideolojisinin temsilcisi, ya tarikat ve mezhep kurucusu, yahut sadece halka karşılıksız hizmet veren gönül erleridir. Eşeği ile halka, karşılık beklemeden, su taşıyan köylü ölünce Sucu Baba oluyor, halkın ayakkabısını bedelsiz tamir eden gönül eri ölünce Eskici Baba olarak veli seviyesine yükseliyor. Bunlara Baba veya Dede denmesi çok önemli, çünkü bu gönül erlerini halk kendi ailesinin içine alarak akraba yapıyor. Hıristiyanlıkta aziz seviyesine yükselmek için Vatikan’da bir kurulun karar vermesi gerekiyor. Yani din düzenini temsil eden en yüce kurul karar vermedikçe kimse azizlik seviyesine yükselemiyor.

Ben size bu velilerden birinin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin din inancını, hayat görüşünü, felsefesini  anlatacak değilim. Ben yalnız Hacı Bektaş Velayetnamesini, olağan-üstü nakışlarından sıyırarak onun gerçekçi bir yorumunu yapacağım.Bu yorumla Veli’nin sosyal fonksiyonunu  ortaya çıkarmak niyetindeyim. Çünkü, bizim tekkelerde, özellikle Batını tekkelerinde bu sosyal fonksiyonun inanç sistemi kadar önemli olduğuna inanıyorum

          Velayetnameler tarih araştırmaları için güvenilir kaynaklar değildir.  Ancak dikkatli bir inceleme ve eleştirmeden sonra onlarda tarih gerçekleri bulunabilir.Ama bu menkabe kitaplarındaki etnografya verilerinin doğruluğuna güvenilir. Çünkü menkabe bize Veli’nin mürşidin, şeyhin yaşadığı çağın kurumlarını, değerlerini ve maddi kültürünü yansıtacaktır. Söz gelimi, Menakıbi Ebülvefa bize 12.yüzyılda  paçavradan nasıl  kağıt yapıldığını inceden ince anlatıyor.Ondan öğreniyoruz ki, paçavralar küllüklerden, çöplüklerden toplanıyormuş; yıkanıp temizleniyor, sonra hamur olana kadar kaynatılıyormuş. Çeşitli  ilaçlamalardan ve devrelerden geçtikten sonra bembeyaz kağıt haline gelen bu hamur, temiz zeminlere inceden yayılıyor, kurutuluyor, kağıt oluyormuş. Menakıb-ı Ebülvefa aynı şekilde susam yağının nasıl elde edildiğini de anlatıyor.  Tarlanın taşının temizlenmesinden, susamın ekilip, biçilip, kurutulup, döğülüp, preslerde yağının alınmasına kadar her merhalesini ince ince anlatıyor..Gerçi bu yazma tekkeye gelen ham ervahın, sufli insanın nice çilelerden geçerek temiz insan, insan-ı kamil  olacağını, kağıt gibi lekesiz, içi dışı bir hale  geleceğini izah etmek için anlatıyor. Ama bu, bize anlatılan olayların gerçek olmadığını göstermiyor, hem kağıdın yapılması, hem susam yağının elde edilmesi hayali olamaz, bunlar doğru bilgiler olmalıdır.  Ben bizde 12incı yüzyılda paçavralardan kağıt yapıldığını bilmiyorum, Menakıb-ı Ebulvefa’dan öğrendim. Kime sorduysam doğru olmadıgı söylemedi.

.         Hacı Bektaş Veli Velayetnamesinde verilen etnografya bilgisine bunun için güveniyorum.  Hacı Bektaş Veli’nin Anadoluya geldiği zaman, yani 13. yüzyılda Oğuz ve Türkmen toplumu büyük bir sosyal değişim içindedir.  Göçebe Türk Toplumu yerleşik tarım toplumuna evrilmektedir.Bu bizim geçirdiğimiz ilk büyük sosyal devrimdir.  Selçuk ve Osmanlı uygarlığı bu değişim içinde yeni bir biçim almıştır. Bu değişim 200 yıl sürmüştür. Osmanlı devleti göçebelere ağır vergiler vurarak, onları angarya işe koşarak veya askere alarak göçebe toplumunu ortadan kaldırmaya çalışmıştır. 15. yüzyılda göçebelik toplumda küçük bir birim haline gelmişti. Ikinci büyük devrim  köylü toplumundan sanayi toplumuna geçiştir ki şimdi onun sıkıntısını, çilesini çekiyoruz.

Göçebe toplumunda insan ilişkileri, insanın otorite ile ilişkileri, sıkı  kurallara bağlıdır. Orada kararsızlığa, bocalamaya, kişilik bunalımına yer yoktur. Tabiat ana yağmur vermemişse, arkuru yatan karlı daglarda arı sular kesilmişse  çayır çimen büyümemişse, Hanlar hanı Aksakalları toplar, karar alınır, göç davulu  çalar. Göçebe daha otlu, daha sulu yeni yaylalar aramaya koşar. Çünkü göçebe insanın toprakla ilişkisinde asalaktır, toprakta henüz kişisel mülkiyet yoktur. Insan toprağa vermez, ondan boyuna alır. Ama yerleşik toplumda bu degerler darma dağın oluyor.Yagmur yağsa da yagmasa da ekinci göçemez,. Tarlasının, evinin  başında kalacaktır. Göçebe çadırı atına sarıp, çocuğunu bir koluna, kılıcını öbür koluna alıp otlu sulu yerler aramaya koşülamaz. Toprağı sürecek, ekecek, biçecek, ekini kaldıracak, anbara taşıyacaktır.Aşık Veysel’in dedigi  topragın bagrını kazma ile bel ile yırtacak, bir çekirdekten  10 karpuz almaya ugraşacaktır.Bu düzende artık ne Hanlar Hanı vardır, ne yol yordam gösterecek Aksakallar. Bu geçiş döneminde ciddi bir yapısal bunalım ortaya çıkar. Ne göçebe düzeniu yürürlüktedir, ne tarım toplumu kurulabilmiştir.Tekke, daha doğrusu Batını tekkesi denen sosyal kurum bu yapısal boşluğu  doldurmak için ortaya çıkmıştır. Tekke silaha, siyası otoriteye dayanmayan sadece şeyh efendinin manevi gücüne dayanan bir güç merkezidir. Göçebe ve yeni köylü  tekkede hem yukarı sınıfın kültürünü  hem de yeni tarım teknikleri öğrenecektir; buğday ekip biçecek, bağ bostan yetiştirmeyi de öğrenecektir. Bu etkileşim karşılıklıdır. Tekke de halkın kültürü ile yüz yüze gelecek, onun dilini ve sözlü edebiyatını öğrenecektir. Yunus Emre gibi, Kaygusuz Abdal gibi ilk şairlerimizin dilinin halka yakın olması bundandır.

          Göçebe toplumunun böyle çözülüp usul usul dağıldığı bir zamanda “ Çepni boyunun ulularından Yunus Mukri adlı birisi vardı. Çepni boyundan ayrılıp Karaöyük’ün yanındaki Mikail adlı bir yere yerleşti.(Burası bir Rum köyü olmalıdır, Anadolu’ya Diyart- Rum  denildi uzun zaman) Bir zaman sonra Mukri oradan da  ayrılıp Karacaöyük’ün yakınındaki Kayı köyüne konar.. Çepni boyunun ulularından Gevherveş’te  üç komşusu ile beraber, Sultan Alaeddin Bendelerinden Yurttbende’yi de alıp Suluca Karaöyüğe yerleşirler.” Burada yedi haneli, çiçeği burnunda bir köy kurulmaktadır Ama henüz köyün kurumları ortaya çıkmamıştir. Bir otorite merkezi yoktur. Köyde çoban yoktur. Köyün içinde bir çeşme yoktur. Bir öy  odası yoktur.Köyde Yunus Mekri’den başka bilge bir insane yoktur. Biri ölür  Yunus Mekri başka bir yere gitmiştir. Cenazeyi yolunca yuyup kefenleyecek, gömecek başka bir insan yoktur köyde. Ancak üç gün sonra Yunus Mekri köye döner ve cenaze kaldırılır. “O vakit Gevherveş Yunus Mukri’ye yalvardı.Siz olmayınca bir iş yapamıyoruz. Lütfet bizimle otur “ dedi. Yunus Mekri de Sultanm Alaeddinh’den berat alıp köye yerleşti. ( Vilayetname:26)

Hacı Bektaş-ı Veli işte bu geçiş döneminde Suluca Karaöyük’e gelir, Idris ve eşi Kadıncık Ana, Veli’yi evlerine indirirler. Hacı Bektaş-ı Veli’nin köyde neler yaptığını, kerametlerinden sıyırarak anlatacağım. Olayları Vilayetname-i Hacı Bektaş Velid adlı Hocam Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitabından alıyorum.:

Idris birgün çamur karıyordu. Her halde kerpiç döküp ev yapacak. Veli geldi mübarek başmaklarını çıkarıp onunla beraber çamur kardı.

Başka birgün 8o lik Akçakoca iki büklüm burçak yolmada idi. Hacı Bektaş “siz ihtiyarsınız iki büklüm burçak yolmak size zahmet verir.Biz yolalım dedi. (Mubarek nefesi ile burçaklar bir araya gelip demet oldular).

Köyde çoban olmadıği için her aile sıra ile hayvan gütmededir. Birgün Kadıncı ana ile bir halayığı hayvan otlatmada idi. Halayık bir iş için eve dönecekti. Hacı Bektaş’a halayık: “Lütfet şu buzağıları gözle, anneleri ile emişmesinler” dedi. Bektaş hayvanları gözetledi. Danalar onun kerameti ile anaları ile emişmediler.(s.31)

Birgün hayvan gütme sırası İdris;e gemişti. Ama İdris’in önemli bir işi vardı. Veli’den rica etti. Veli ben göz kulak olurum hayvanlara, sen merak etme dedi. Akşam hayvanlar sağ esen evlerine döndüler yazıdan. Bu da Veli’nin kerameti ile oldu.

Birgün Veli’nin muhiblerinden biri kendi oturduğu yere bir halvethane yaptırmak istedi. Hacı Bektaş “Olmaz dedi,once bir mimar  getir, biz muradımızca bir daire çizeriz (uygun yeri belirlemek için) sonra yeteri kadar taş getirirsin, yondurursun,”Muhip denenleri yaptı, Şeyhin kerameti ile halvethane bir gecede yapılıp çıktı.

Suluca Karaöyükte su kıtlığı olmalı ki, “Hünkar kalktı bir yere vardı. Eliyle yeri kazdı. Ak pınarım ak pınarım dedi üç defa, yerden arı duru bir su çıktı. Ona bugün Akpınar derler. (40)

Hunkar Molla Sadettin’in evinde yemeğe davet edilmışti. Tuz yoktu yemeğe atacak.Molla dedi ki “bugün tuz bitmiş, hiçbir evde tuz bulamadık. Ne olur lütfetseniz de bir tuz madeni çıksa?” Hünkar “ Hakka giden Hak uğrum Hak için filan yerde tuz madeni vardır. Gidin kazın, çıkarın dedi. Çevik bir adem gönerdiler o yeri kazdı, tuzu buldu.S.57)

Bir keşişin memleketinde kıtlık oldu. Onların ihtiyacı Hunkar’a malum oldu. Dervbişlerinden birine Hünkar buğday Verdi,“Filan yerdeki filan kilisenin keşişine  bu buğdayı götür”dedi. Keşiş buğdayı aldı, dervişi konukladı.

Öyük dibinde Tatar evleri vardı. Onların büyüklerinden birinin oğluyla bir yoksulun oğlu oynamaktaydı. Yoksulun oğlu ceviz kadar bir taş attı. Taş çocuğun can alacak yerine dokundu, oğlan düştü, öldü Bir Moğollar fukara çocuğu yakalayıp, cezalandırmak istediler. Çocuk kaçtı Hunkara sığındı. “Elimden bir hatadır çıktı, aman beni kurtar, bu gelenlere verme, öldürürler beni dedi.(S.66) Hünkar kerameti ile ölen çocuğu diriltir, böylece sorun çözülür.

Çocuğu olmayan kadınlara Hünkar okunmuş mercimekler Verdi. “Bizi sevenlere armağan olsun, oğlu kızı olmayan kadınlar üç gün oruç tutsunlar, o gece helalleri ile bir araya gelsinler. Ulu Tanrı onlara bir evlat verecektir” dedi.(S.34)

Veliyi görmeye gelenleri Idris’le Kadıncık Ana karşılar, yaptırdıkları konuk evinde sofra açarlar, yoğurt ve bal sunarlar ağırlarlardı.(S.35)

Bu hizmetler Vilayetname’den başka örneklerle çoğaltılabilir. Veli  fakirleri evlendirir. Doğan çocuklara ad kor, onlardan  birine Lalem Çiçeği adı koymuş, onu Lalem Çıçeğim diye severmiş.  Kayseri Beyinin  elinden bir delikanlıyı zindandan kurtarır. Bunların kerametle yapıldığina inanırsınız, yahut inanmazsınız. Ama onların temelindeki sosyal hizmeti görmezden gelemezsiniz.  Veli bu yeni kurulan köyde ev yapanlarta yardım ediyor, köyün ekonomik hayatındaki güçlükleri ortadan kaldırıyor, umutsuzlara umut vererek bir psikiatrist rolü üstleniyor, köylünün merkezi otorite ile ilişkilerinde aracılık ediyor, onların haklarını koruyor; yoksulları güçlülerin  gazabından kurtarıyor, onları himaye ediyor, köye konuk gelenleri üçretsiz kondurup, ağırlıyor. Onlara yoğurt ve bal sunuyor. Yaşlıların hasat işlerinde yardımcı oluyor. Elbet köylüye din görevlerini yapmada da önderlik ediyor.

Bu sosyal fonksiyonlar çok önemli. Aslında bu işleri yapmak devletin görevi. Konya’da oturan Selçuklu hükumetinin köyde namı yok. Daha sonra Osmanlı devleti de Türkiye Cumhuriyeti Hükumetleri de bu görevlerin  tümünü yerine getiremiyor. O vakit bu sosyal görevleri vatandaş veli’den, şeyhten, erenlerden bekliyor. Onlar da bu görevi büyük bir sorumluluk ve özveri ile yerine getiriyor. Bu nedenlerle de tekkenin, özellikle Bektaşi Tekkeelerinin ve Hacı Bektaş-i Veli’nin etkisi  köklü oluyor ve olmaya bugün de devam ediyor.

        

2

 

Cemevinde Bir Defter veya Genç Alevilerin Hacı Bektaş Veli’den Beklentileri.

                                                                                  İlhan Başgöz

            2001 yılının 15 ağustosunda Hacı Bektaş ilçesini ziyaret ettim. Ziyaretin benim için en önemli olayı Cemevi’nde bulduğum bir defter oldu. Bu deftere 2000-2001 yıllarında Tekkeyı ziyaret eden, özellikle genç kız ve erkekler, Alevilik hakkındaki fikirlerini, yorumlarını, eleştirilerini , Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret etmenin doğurduğu heyecanları ve  Hacı Bektaş’tan dileklerini yazmışlar.

            Bu defter 400 insanla, belli bir konuda yapılmış bir mülakat , bir alan araştırması gibi. Sosyal bilimciler alan araştırması yolu ile derledikleri bilgilerden her zaman kuşku duyarlar. İster doğrudan mülakat yoluyla olsun, ister ilgililer arasında bir zaman yaşayarak bilgi toplansın, bilgiyi verenler her zaman aralarında bir yabancı bulunmasından ürkmüşlerdir.. Başkalarının önüne onların davranışları samimi olmayabilir; verdikleri bilgi çeşitli nedenlerle, gerçeği yansıtmayabilir.

            Tekkedeki imza defterinde konuşanların durumu farklı. Bunlar kimsenin önünde konuşmuyorlar; hiçbir yabancı onları sorgulamıyor. Yani üzerlerinde “şöyle veya böyle konuşmam gerek” gibi bir sosyal baskı yok. Düşündüklerini yazanlar Cemevinde yalnız kendi vicdanları ve Hacı Bektaş Veli ile başbaşalar. Bu nedenle duygu ve düşüncelerini çekinmeden, açıkça ve samimi olarak ifade etmişler.  Bu deftere yazılanlar, ziyaretiçilerin gerçek dünya görüşlerini, ruh hallerini ve Hacı Bektaş Veli’nin felsefesini nasıl youmladıklarını çok açık gösteriyor.

            Son otuz yıl içinde iyice çoğalan  Alevilik çalışmalarında yeni kuşakların fikirlerini, görüşlerini ve Alevilık yorumlarını anlamaya yönelik, kapsamlı  bir sosoyoloji araştırması yok. Bu defter böyle bir işlev görebilir. Imza defterindeki  görüşler elbet kişisel.  Ama onlar arasında o kadar ortak duygu, düşünce ve dilek var ki, bunları genç Alevi kuşakların ortak duyguları sayabiliriz. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, defterde belirtilen ekonomik sıkıntılar, güçlü bir eğitim isteği, eğitim eşitsizliğinden yakınma, yarınlara güvensizlik bütün Türk toplumunun ortak sıkıntılarını ve bunalımlarını yansıtıyor.                                                       

            İlkin, bu defterde Hacı Bektaş Veli’ye nasıl hitap edilmiş olduğunu ele almak istiyorum. İnsanların birbirine hitap etme biçimi, toplum yapısının bir parçasıdır ve  sosyal ilişkilerin bir göstergesidir. Bir insan başkalarına Esselamünaleyküm diye hitap ediyorsa, bu adamın Arap kültürüne bağlı olduğunu, İslamcı  partilerden birisinin görüşlerini benimsediğini  hemen anlarız. Bir başkası iyi akşamlar yerine tünaydın diyorsa, o daha değişik bir dünya görüşüne bağlıdır. Bilkent Universitesinde katıldığım bir sempozyumda konuşan bütün kız ögrenciler, dinleyicilere “Merhaba” diye hitap ettiler. Bu hitap şekli çok yeni idi ve kuşkusuz yeni bir kişiliği yansıtıyordu. Geleneğe karşı gelmekten korkmayan, hazır kalıpları kırmak cesaretni gösteren, sosyal ilişkilerde yapmacık ifadelere boyun eğmeyen, erkekle eşitlik isteyen bir kişilik.                                           Geçmişte,Alevilerin, Hacı Bektaş Veli’ye hitaplarında geleneksel söz kalıpları baskındı.Bunlar değışmeden herkese kendini kabul ettirmişti. Herkes Ona saygısını şöyle klişelerle ifade ederdi;”Hünkarım, Pirim, Hacı Bektaş Veli hazretleri, Mürşidim”.

Bu hazır formüller bazan Allah, Muhammed, Ali üçlemesine bağlanarak da kullanılıyordu..: “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali, Pirim Hacı Bektaş Veli”.Bu geleneksel hitap biçimi imza defterinde görüşlerini açıklayan dört yüz ziyaretiçinin üç tanesinde Besmeleyi de içine alarak genişletilmiş: “Bismillahirrahmanerrahim! Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali, ya Hacı Bektaş Veli”veya Bismillahirrahmanerrahim, Ya Erenler,Ya Allah, ya Muhammed, Ya Ali, Pirimiz Hacı Bektaş Veli.” diyorlar.

            Imza defterinde çok defa, geleneksel hitap biçiminden bir veya iki kelime düşmüş,  onun yerine  bugünün insan ilişkilerinden kaynaklanan, yeni kelimeler eklenmış.. Böylece eski ile yeni, geleneksel ile kişisel yan yana duruyorlar. Bunlardan bazı örnekler:

            Efendim Hunkar Hacı Bektaş Veli.                                                 

            Pirlerin Piri Hacı Bektaş Veli.                                                          

            Benim Pirim Hacı Bektaş Veli.                                                        

 

            Bu iki arada kalan, bir yanı ile yeni, bir yanı ile geleneksel olan hitapların yanında tümden yenileşen ve yeni değişimleri yansıtan hitaplar da var. Bunların çoğu bizim  günlük konuşmalarımızda yer alan hitap biçimleri.

            Ey yüceler yücesi Hacı Bektaş Veli.

            Çok değerli Hacı Bektaş Veli.

            Sevgili Hacı Bektaş Veli.

            Bu yeni biçim hitapların içinde en dikkate değeri Alevilerın kutsal saydığı kimselerin arasına Atatürk’ü katanlarda görülüyor.

            Ey Mustafa Kemal Atatürk, Şah-ı Merdan Ali, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Pirimiz Pir Sultan Abdal ve Ehl-i Beyt..

            Mustafa Kemal devri, bütün tekkelerin ve bu arada Hacı Bektaş tekkesinin de kapatıldığı bir devirdir. Bazı Alevi çevrelerde bu davranış ciddi eleştiri konusu olmuştu. Yukardaki yorumlar ve daha aşağıda vereceğimiz benzeri ifadeler gösteriyor ki, yeni kuşaklar bu görüşü paylaşmıyor. Alevi düşüncesinde Atatürk, Hacı Bektaş’la kardeş sayılacak kadar önemli bir yer tutuyor.

            Bu yeni hitapların arasında tümden yeni olan, çağdaş bir kültürü ve çağdaş insan ilişkilerini yansıtan ifadeler de var. Bu ifadeler, Veli’yi bir efsaneler yumağından çıkararak günümüzün toplumunda , değerli bir önder ve düşünür olarak görüyor. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, bu yeni hitaplarla. günümüzün insanı ile din ve sihir dünyası arasında yeni bir ilişki beliriyor. Veli,  bir dost, bir filozof olarak laik toplumun içine konuyor..  Bu yeni hitaplardan bir kısmı Hacı Bektaş Veliyi bir folozof, bir düşünür olarak görüyor. Bu hitaplar şunlar:

            Büyük Türk İslam düşünürü.

            Çağlar ötesinden insan sevgisini temel felsefe kabul eden, hümanizmin kurucusu,           büyükTürk düşünürü.

Almanya’dan gelen bir ziyaretçi hanım da şöyle hitap ediyor Hacı Bektaş’a:

            Pirim, canım, can dostum Hacı Bektaş Veli.

            Bir başkası da, Hacı Bektaş Veli,yi getirip aile çevresinin içine yerleştiriyor ve ona  Hacı Bektaş Dede diye sesleniyor. Türkler İslamlaşınca , Şamanlık devrinin ruhlarından ve tanrılarından bir kısmı yeni dinin velileri oldular.Eski kültürlerine yabancı olan bu yeni velileri, Türkler, ancak aile ilişkilerinin içine katarak benimsediler. Onlara bunun için “baba, dede” gibi isimler taktılar; tıpkı bu ziyetçinin yaptığı gibi candan ve sıcak bir akraba ilişkisidır bu. "

            Ziyaretçilerin Hacı Bektaş Veli’ye hitap etmelerindeki bu değişim gösteriyor ki, yeni Alevi kuşakları artık sürü insanı değıl. Gelenege günümüzün anlayışı içinde yeni yorumlar getirecek kadar cesurlar ve sağlam kişilikleri var.  Karar verirken bağımsız ve tek başına hareket edebililiyorlar. Buna demokrat bir kişilik de diyebiliriz. Demokrasi böyle bireylerle kurulur ve ayakta durur.

            İmza defterinde raslanan önemli konulardan biri Tekke’yi ziyaretten duyulan  huzur ve mutluluk. Bu duygu dokunaklı ifadelerle ve büyük bir coşku ile sunuluyor bize. Bu konuda seçtiklerim şunlar:

            Sevgili Hunkarım! sana geldim, huzur buldum.

            Ya erenler! Huzura geldim. Çok büyük maneviyata kavuştum. Gönlüm huzur doldu.

            Hacı Bektaş’a yeni geldim. Burada huzur içinde oynadım, koştum. Ben bir çocuğum.

            İstanbul’da çalıştığım için izin alıp gelemiyordum. Aradan otuz sene geçti. Gelip Hacı Bektaş Dergahını görünce Tanrı’nın sevgisi beni mestetti.

            İlk defa huzura geliyorum. Kurbanımı kestim. İçime dolan mutluluğu, huzuru kelimelerle ifade etmeye kalksam her halde defterin yarısını yazarım. Saygılarımla.

            Hünkarım! Senin bizim yanımızda olduğunu biliyorum ve hissediyorum. Umudumun bitiş noktasında hep senin sevgin ve bizlere bıraktığın eşi değeri bulunmayan mirasınla yaşıyoruz.

            Sana geldim huzur buldum. Bütün insanlık âlemine huzur eyle.

            Buraya geldim, güzel buldum. Buradan çıkmak istemiyorum.

            Buraya dördüncü gelişim, dört yıl daha kalsam, doyamam.

            Burada bütün dertlerimi unutuyorum.

            Sonsuz bir huzurla doldu içim,hiç bir nefsi tatminin sağlayamayacağı kardeşlik, iyilik ve güzellikten gelen bir huzurla.

            Hacı Bektaş Veli’nin sözlerini okudum, sonsuz bir huzurla doldu içim.

            İnsan buralarda kendini daha farklı hissediyor. Bir anda insanın ruhunu saran bu dağlar, bu taşlar insanı dünyanın dışındaki farklı âlemlere taşıyor. Bunu yaşamanın bir ayrıcalık olduğuna inanıyorum. İnanmak kadar büyük bir duygu yok.

            Ben 11 yaşindayım. Adım S.. Yüce Hacı Bektaş Veli! Bizlere büyük emekler vermişsin. Ben Hacı Bektaş Veli’yi seviyorum.

            Almanya’dan gelen bir kadın ziyaretçinin yazdıklarında, yurt sevgisi ile Hacı Bektaş Veli sevgisi  coşkulu  bir ifade ile birleşiyor:

            Memleketim! Canım babam yurdu! Havan başka, kokun başka, adın tadın başka. Seninle gurur duyuyorum. Buraya gelince dünyam değişiyor. Hacı Bektaşım diye gururla söylüyorum. Pirim, canım, can dostum elveda!

            S. ailesi ise inanışlarında kuşkulu imiş. Hacı Bektaş ziyareti onların inancını tazelemiş:

Inancım yoktu. Ziyaretine geldim. Yazıları okudum. Ve inandığıma gerçekten inandım.

            Bu kişisel huzur ve mutluluğun yanında ziyaretçilerden bir bölümü Alevi olmanın gururunu da ifade etmişler. Bu ifadede bir yandan yüzyıIlar süren bir baskıdan kurtulmanın mutluluğu, bir yandan da bundan gelen aşağılık duygusunun ince bir ifadesi var:

            Ben Alevi’yim Aleviliğimle gurur duyuyorum.

            "Alevi’yim; Alevi olduğumdan her zaman gurur duydum."

            Biz Bektaşi Alevileri olarak Alevi olmaktan gurur duyuyoruz.

            Ben Şiilerdenim, Kızılbaşlardanım, Alevi’yim, mutluyum, gururluyum. (E.M.Bir kadın, bir erkek))

            Alevilik çok güzel bir inanıştır. Türkiye genelinde dışlanmakta, bu nedenle saklanmaktadır. Değerli Hacı Bektaş Veli ve Ali inananları! Artık hiçbir şeyi saklamayalım.

            İmza defteri Hacı Bektaş öğretisini, demokratik  bir idare anlayışı, positivist bir felsefe inanışı olarak yorumlayan gençlerin  görüşlerini de içine almış, bunları aktarıyorum:

            Hacı Bektaş Veli’ye inanmak onun felsefesine inanmak onu yaşatmak demektir Bektaşilikte ve Alevilikte kula kulluk yoktur. İnanışlarımızı bu bağlamda tekrar değerlendirmek gerekir. İnanş içinde, umut içinde, Bektaşiliğe Aleviliğe yakışır bir tavır içinde olmak biz gençlere düşen en önemli sorumluluklardan biridir. (M.bir kız)

            Ben derim ki, Hacı Bektaş Veli en büyük felsefecidir. Bilim adamlarından biridir.

            Biz bırakmış olduğunuz aydınlık yolunuzdan yürümeye gayret eden bir insan olarak, insan haklarını, kadın erkek eşittir ilkesine ışık tutan büyük evliya olmanızı kabul ediyorum. Sizin ve Ehl-i Beytin yolunda doğruluk ve dürüstlük var. Hukuk, adalet, insan hakkı ve insan saygısı var. Sizin gibi büyük evliyaları tanımayanlar Müslüman olamazlar. Onlar Emevi, Osmanlıların gölgesinde kalan bağnaz insanlardır, insanlara zulmeden, katleden insanlardır.  Huzurunuzda onlardan davacıyım. (Y. Bir erkek))

            Umarız felsefemiz tutuculuktan, yobazlıktan uzak, çağa ayak uydurarak, çağdaş ve demokrat  bir şekilde kendini sonsuzluğa kadar taşır. (İ ve B.iki kız))

            Büyük Türk Islam düşünürü! Fikirlerini modern dünya 50 yıl önce keşfetti. İnsancıl, insanı seven, Hak yoluna giden fikirlerin dünya durdukç yaşayacak.(Aile adına R. bir erkek.)

            Çağlar ötesinden insan sevgisini temel felsefe kabul eden, humanizmin kurucusu, büyük Türk düşünürü! Bilimin, İslamın Hacı Bektaş Veli (nin) mistik düşüncelerden ziyade, insanlığa ve demokrasiye katkıları ile anılmasını dilerim. Zira büyük düşünür pozitivist felsefesi ile insanı daima ön plana çıkaran, bireylerin insan-ı  kamil kalması için bir düşünce sistemi oluşturması gerektiğini sistematikleştirmiş, dünyada bütün dinlerin birliğini savunmuş, bir mezhep sevgisi, Tanrı sevgisi olduğunu işlemiş büyük filozof. Bütün insanlığa daha nice yüzyılar ışık tutmasını dilerim.(K.bir erkek öğrenci)

            Hacı Bektaş sevginin adıdır. Onun ili, mekanı, zamanı yok. O hepimizin umudu, dermanıdır. Elbet onun da bir ili, bir anası, babası, dili var. Bunlar beşiktir. Hacı Bektaş sığmaz beşiklere, baksana insanlar yüz sürüyor eşiklere. (D. bir kız)

            Hacı Bektaş Tekkesi  ziyaretçileri, aileden başlayan, ulusu ve bütün insanlığı kucaklayan evrensel bir dostluk ve kardeşlik mesajI vermişler bize. Döğüşülmeyen sevişilen, silahsız ve kavgasız, kardeşçe yaşanan bir dünya özlemi bu.

            Hünkar Efendim! Biliyoruz birgün bütün bu savaşlar, kardeş kavgaları son bulacak. Elimize, dilimize, belimize daima sahip olacağımıza söz veriyoruz.

            Bu dünyada ayrımsız, bütün insanların bir sayıldığı bir hayat istiyoruz. Biz daha çocuk olmamıza rağmen dünyadaki eşitsizliklere isyan ediyoruz. (G. bir kız)

            Tüm Alevilerin kardeşlik içinde yaşaması dileğiyle “gelin canlar bir olalım”.

            İnsanlar birbirini sevsin; hayat çok güzel.

             Can dostlar! Bu memleketin insanları iseniz kardeşlik ve barış içinde yaşayınız. Lütfen biliniz ki insanlık ve dostluk ölmedi. Sevgili canlar dost kalın. (Ü. Bir erkek)

           Dünyada tüm insanlar dostluk ve barış içinde yaşamalı. Hiç bir zaman insanın kanını yere dökmemeli diyorum. (Ş. bir kız)

            Ben Hacı Bektaş’lıyım. Arkadaşlarım Linda ve Berrini buraya getirdim. Biz Üniversitede okuyoruz. Tüm insanlığın kardeş, barış ve özgür olmasını, savaşların olmadığı bir dünyada yaşaması dileğiyle.

            Tüm dünyada, dostluk, barış, sağlık olsun.

            Herkesin hiç ayrım yapılmadan, kardeşçe geçinmesi dileğiyle. (E. bir genç kız)

            “Düşmanın bile olsa insan olduğunu unutma” diyen yüce sesin dediği gibi bütün insanlara insan gibi davranalım. Kürt, Sünni, Hiristiyan, Yahudi herkesi sevelim. (Ö. Bir erkek)

            Dileğim tüm dünyanın barış dolu, mutluluk ve huzur dolu olmasını senden temenni ederiz. Gelecekte inşallah çocuklarımız parlak, aydınlık ve temiz bir dünyaya sahip olurlar. Çünkü  insanoğlu hiçbir zaman bomba sesleri ile uyanmak istemiyor. Ve bunu hak etmiyor. Tüm kalbimizle barış dolu, aydınlık dolu, kardeşlik dolu bir dünya dileğiyle. Her şey sevgi ile olsun.( G. bir kız)

            "Insanlar senin düşüncelerini anlamış olsalardı, keşke anlamış olslardı da bugün bu kötülükler, düzenbazlıklar, kardeş kavgaları ve bir yığın çirkeflik olmasaydı. Sen ne kadar demişsen de “incinsen de incitme” insanlar incinmeden incitirler; sen her ne kadar demişsen de“Sevgiyle dol”, insanlar kinle, nefretle, kavgayla ,kötülükle dolu. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, birgün bu insanlar seni anlayacak; vakit çok geç olsa da seni anlayacaklar. Tanrının rahmeti üstüne olsun. (Monika)"

            İmza Defterinde Aleviliği soyalistlik ve soyalist devrimcilik olarak anlayan iki örnek var. Bunmlardan biri Kuba’lı devrimci ‚Çe Guavera’yı örnek almış. Yazının başına büyük harflerle şöyle yazmış:

            Ernesti  Çe, Hacı Bektaş Veli!

            Deniz Gezmiş’ten sonra devrimciliğin en büyük ateşini taşıyan bizler, her zaman, ölenedek bu mücadelemize devam edeceğiz.

            Ikinci yazı şöyle:

            Burada senin ve Hazreti Alinin yolunda ve devrimciliğin izinde yürüyorum.

            Cemevi defterinde Atatürk’ün  bu günkü Alevi inancı içinde ne kadar önemli bir yeri olduğunu gösteren ifadeler var::

            Biz Bektaşi Alevileri olarak sizlerle gurur duyuyoruz. Hacı Bektaş Veli ve Atatürk’ün yolundan asla dönmeyeceğiz.

            Sevgili Hacı Bektaş Veli ve Hazreti Ali! Sizi çok seviyorum. Atatürk kadar seviyorum.  Atatürk gibi sizi çok özlüyorum. Ben Alevi Türk çocuğuyum.

            Ben derim ki, Hacı Bektaş Veli en büyük felsefecidir. Devamı Mustafa Kemal ve Atatürk ilkeleridir. Türkiye Cumhuriyeti var oldukça bu ikili var olacaktır.

            Biz Hacı Bektaş Veli Alevileri olarak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde bulunmaktan gurur duyuyoruz. (C. bir kız)

            Şah-ı Evliya sana inandım. Mustafa Kemal de senin kardeşin. (D. bir kadın)

            Hacı Bektaş Veli’nin ve Ata’nın izniyle sizleri saygı ile anıyorum.

            Hacı Bektaş Veli’nin ve Ata’nın izindeyiz.

      İmza defterinde en büyük yer, ziyaretçiilerin Hacı Bektaş Veli’den dileklerine ayrılmış. Bu dileklerin hiç biri öbür dünya ile ilgili değil. İçlerinde“bana cennet nasip eyle, beni cehenneminde yakma” diyen tek bir yazı yok. Ziyaretçiler eğitim, sağlık, meslek sahibi olmak, iyi bir aileye kavuşmak, bir ev alabilmek, ailede huzur ve barış içinde yaşamak gibi, hepsi bu dünya ile ilgili dileklerde bulunmuşlar. Şunları seçtim bu dileklerden:

            Babamın hastalığını geçirmeni diliyorum, ona şifalar ver.

            Bir çocuğum olsun, onunla geleyim, kurban getireyim.( 1972 doğumlu S.)

            Tek bir dileğim var. Yavrum çaresi olmayan bir hastalığın eşiğinde, gözleri görmüyor, spastik özürlü. Tanrım yavruma sağlığını ver, yoksa ölümüm çok yakındır.

            Ailemin, özellikle hasta olan annem F.’in yanında olman dileğiyle, Ya Hünkar Hacı Bektaş Veli!  (F. bir kız)

            Benim hayatta bir hedefim var, sadece.okumak ve iyi bir meslek sahibi olmak.Ya da bu yalancı dünyada kendimi ayakta tutabilmek. Bu çok zor, hatta olanaksız. Ama, içimdeki sonsuz azimle bunun üstesinden geleceğime inanıyorum. İnşallah gelecekte iyi bir meslek ve yuva sahibi olurum. Ondan sonrası çok kolaydır.

            Hayat bir zorlu merdivendir

            ‚Çıkmasını bilmeli.

            Yaşam bir serüvendir,

            Tatmasını bilmeli.

            Gelecek bir avantajdır

            Kullanmasını bilmeli.

            Hacı Bektaş Veli bir ölümsüzlüktür

            Onu anmasını bilmeli. (F. bir kadın)

            16 yaşındayım. Sana bütün kalbim ve bedenimle inanıyorum. Senden tek isteğim Üniversiteyi kazanmama yardımcı olman, sağlıklıI ve huzurlu bir hayat sağlamandır. (S.bir kız)

            Özlemim derslerimin iyi olması, Üniversiteyi kazanmam, ablamın bir meslek sahibi olması, annemin hastalıklardan uzak kalması, babamın dileklerinin yerine gelmesi.

            Pirimiz Hacı Bektaş Veli! Elvan’ı derdinden, babamı bel ağrısından kurtar. Ya Rabbim sevenleri ayırma, özellikle sevenleri kavuştur. (C.bir kız)

            G. hanım, başının ağrısı için burada bulunmakta. Dileriz ziyareti kabul ola. (G. bir kadın)

            Bir senelik evliyim. Senin izninle sağlıklı bir çocuk istiyorum. Eşime iyi bir meslek sağla. (H.bir kadın)

            Ağabeyime bir oğul ver. Abim ailesiyle çok mutlu olsun. Babamı, annemi, kardeşlerimi kötülüklerden  koru.

            Beni oğlumdan, ailemden ayırma. Ailemin acısını bana gösterme Rabbim.

            Yeğenlerime hayırlı kısmet nasip et. Anneme ve kardeşlerime güzel bir ev nasip   et.

            Sevgili arkadaşım Ş.  ile arkadaşlığım devam etsin. Allahım bana akıl fikir ver. Adam olursam söz veriyorum, bir adak da ben getireceğim.

            Kardeşim Y.nin, kız kardeşim E.nin, annemin ve babamın sarılık hastalığına şifa veresin ya Hacı Bektaş Veli. (E. bir kız)

            Hacı Bektaş Veli’den dileklerin arasında gönül işleri de var:

            Benim de herkes gibi umutlarım, hayallerim, beklentilerim ve dileklerim vardı. Hepsini habersizce çaldılar benden. Şu an buradayım ve çok hastayım. Hacı Bektaş Veli sen yardım et. Pazar günü A.ile(bir erkek) beraber geleceğiz. Onun için de burada dua ettim. Buraya ablam D. ile beraber geldik. Ankara’dan geldik. Orada çok kötü olaylar yaşadım. Yalanları ve iftiraları önce Allaha sonra sana bırakıyorum. Nasip olursa yakında gene sevdiğim A. ile beraber geleceğim. (P. bir kız.)         

            P.nin bıraktığı yerden sevgisili A. devam ediyor:

            Beni buraya getirdiği için P.ye  teşekkür ederim. Canım her şeyim benim. İstiyorum ki onunla yollarımız birleşsin. Sen beni sevdiğimden ayırma. Beraberce sana geldik. Bu duam yerine geldiğinde vaadimi yerine getireceğim. Hiç ayrılmamak dileğiyle. (A.erkek)

            Şu yazı da gene P. ile ilgili:

            P. benim sevdigim ikinci insan. Onu ne kadar sevdiğimi kendisine bile anlatamam. Onu ne kadar sevdiğimi köpek gibi biliyor. Bugün benim için çok üzücü bir gün. Çünkü bana bir müddet ayrı yaşamak istediğini söyledi. Ne yapmak istediğini anlamıyorum. (G. bir erkek)

           Benim sevdiğim bir kız vardı. Onun benimle bir daha konuşmak istemesi ve eğer kalmışsa bir nebzecik sevgisi, bu sevgiyi bana vermesidir dileğim.

            İmza defterine yazanlar geleneksel alevi törenleri eleştirilerini de  belirtmişler.  Ş. (bir kız) şöyle yazıyor:

            Adım Ş.1990 doğumluyum. Yaşım on. Buraya kuzenimin kurbanı için geldik. Benim kurbanım yok. Olmasını da istemem. Çünkü bir can alıyorum. Bu beni çok üzüyor. Kurban yerine bir yardım yapsak daha iyi olur. Hem kendimiz için, hem hayvanlar için iyi olur. Hoşç kal Hacı Bektaş Dede. Tüm insanların sevgiye, barışa, doğruluğa katılmalarını isterim.

            Pirlerin Piri Hacı Bektaş Veli! Buraya gönül rahatlığı ile gelmedim. Çünkü ben Aleviliğin iyi bir yolda değil, tersine  kötü bir yolda olduğunu söylemek isterim. Nedenleri:

            "1. Semah Cemlerde dönüleceği yerde içki yerlerinde, düğünlerde dönülmeye başlandı; yani, eğlence oldu."

            2. Cemlere kimsenin saygısı kalmamış, herkes izlemek için geliyor.

            3. Deyişler hafife alınarak her yerde dile getiriliyor.

            4. Batıl inançlara inanılıyor; bilim, ilim varken."

            5. Cemlerde görev yapanlar Hak için değil, para için yapıyorlar.

            6. Tüm erenlerin, evliyaların resimleri yapılıyor.

            Şu anda aklıma gelen bunlar. Temennim bunların düzeltilmesi.(A bir erkek)

            Şu da S.nin(bir kız) eleştirisi:

            İlk defa geliyorum. Ben Alevi’yim. İnsanların din ayrımı yapmasını biraz saçma buluyorum. Alevi olanı da yüce Rabbim yarattı, Alevi olmayanı da. Bence insanların hepsi bir olmalı. Kimse kimseyi ayırt etmemeli. Belki siz benim Alevi düşmanı olduğumu sanıyorsunuz. Alevi’yim. Alevi olduğumdan her zaman gurur duydum. İnşallah birgün bütün insanlar, mezhepler bir olur, birlik olur. Benim gibi düşünenler vardır. Ama, düşündüklerini  yazmaya çekiniyorlar. Belki de düşünmüyorlardır. Ben düşüncelerime kilit vurmak istemiyorum. Defterdeki yazıları gözden geçirdim. Hepsi Alevi’yim haklıyım gibi düşünüyorlar. Herkes düşüncesini açıkça yazabilir. Şunu tekrar etmek istiyorum. Alevi olduğum için mutluyum, gururluyum. “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”.

            Eleştiriler arasında Hacı Bektaş Belediyesinin anma törenlerine yöneltilenler de var:

            Bu yazdıklarımı okuyan varsa iyi dinleyin. 2.500.000 liraya on kilo odun almak sizin vicdanınıza sığıyorsa, ortalığın pisliğini görüyorsanız, kim bunlara düzen nizam vermiyorsa, bunda bu kalemi kırarım.

            Soyumuzun nereden gelmış olduğunu bu büyük ibadethanede gösterdiniz. Ama benim gibi yeni nesillere Cemevinin, Cemde yapılan ibadetlerin anlatılması için birilerinin öncülük etmesi dileğiyle. Yazık ki bunları bilmiyoruz. Bunlar için yardım diliyorum.

            Ziyaretin yarattiğı mutluluğu anlatan yazıların arasında biri İngilizce, Türkçesi  şöyle: “Hiç unutamıyacağım birgün. Her zaman Hacı Bektaş Veli’yi merak ettim. Şimdi onun yaşadığı ve çile çektiği yerdeyim. Bugünü her zaman hatırlayacağım. Büyük bir felsefeyi temsil eden  böyle bir adam hakkında bazı şeyler ögrenmek insana güzel duygular veriyor.” (It is very nice to meet you Hacı Bektaş Veli.: Seninle buluşmak ne güzel Hacı Bektaş Veli.)

            Defterde Sivas olaylarına değinen  iki not var. Bunlardan biri manzum:

            Dergahına geldim kapında kul eyle beni

            Dört kapı kırk makam unutmam seni

            Nefretle anarım Sivas’ı, dünü

            Bin sene ağladım gülmeye geldim.

            İkinci not:

            23 temmuz 1993 ve 2 temmuz 2000. Hâlâ caniler cezalarını bulmadı. Katil Sıvas’ı unutmayacağız.

            Bir aile de Sünni iken Alevi olmuş. Bundaki etkiyi şöyle açıklıyor:

            Sevgili ağabeyimin yazdığı gibi biz Sünni olarak Aleviliği benimsedik. Doğduğumdan beri Kızılbaş türküleri ile büyüdük.. Herkesin hiç ayırım yapmadan kardeşçe geçinmesi dileğiyle.

            Imza defterine U. adlı  genç bir kız çok dikkate değer bir yazı yazmış. Şöyle diyor:

            Hazeti Ali  ben seni çok severdim

            Hatırlasana günlerimizi.

            Nasıldık o zamanlar?

            Ben seni çok severdim be Hazreti Ali.

            Nasıl severdik birbirimizi

            Öpücüklerimi yolluyorum.

            Sana güzel selam yolluyorum.

            Rahat uykular diliyorum

            Selam be Hazreti Ali. (21.04.2000 cumartesi)         

 

            Tanınmış din bilgini Ignaz Goldziher  “Le Dogm et la Loi de l’Islam  (Paris 1959).adlı eserinde  şöyle bir  görüş ileri sürer: “Bir din (veya tarikat) kurucusunun, ortaya attığı sistemin ilerde alacağı biçim ve gelişme üzerinde pek fikri yoktur.”

                        Hacı Bektaş Veli’nin inanç sistemi bu olayın başka bir örneğini veriyor. Yüzyılların  getirdiği büyük kültür değişimi ve yeni kuşakların yorumları Alevi inancına yeni boyutlar kazandırıyor. Bugünün gençleri Alevilik yolunu , insanlığın ezeli özlemi olan evrensel bir barış ve kardeşlik, insan haklarına saygı, sağlam ve eşitlikçi bir demokrasi, kadın erkek eşitliği, herkese eğitim hakkı, sınıf ayrıcalıklarının ortadan kaldırıması, işe ve emeğe saygı yolu olarak görüyorlar.

            İmza defterinin bize açıkça gösterdiği bir gerçek daha var. Hangi eğitim düzeyinde, hangi sosyal konumda olursa olsun, nice insanın, bugün de bir inanca bağlanmak gereksinimi var. Aleviliğin yeni yorumları Atatürk’ü ve Atatürk ilkelerini kendi dinsel inanaçlarının bir güçlü parçası haline getirmişler. Bu gelişmeler Türk toplumu için çok umutlu bir gelişmedir. Demokratik ve çağdaş bir gelişmedir.

Sayın Talat Halman, Sayın Hilmi Yavuz, Sayın Güven Turan, Sayın Mehmet Kalpaklı, Sayın Ebubekir Eroğlu bir televizyon programında Divan edebiyatını tartışmışlar.

 

Talat Halman tartışmayı açış konuşmasında: “Çağdaş edebiyat ile eski edebiyat arasında bir köprü kurmayı amaçladık, söyleşinin amacı bugünden geçmişe doğru bakmak olacak,” diyor. Gerçekten her zaman tartışılması gereken bir konu.

 

Sonra Hilmi Yavuz sözü alıyor ve diyor ki: “Cumhuriyet dönemi edebiyatı aslında Osmanlı’dan, geçmişten kalan ne varsa hepsine bir tür karşıtlık olarak baktı.” Hilmi Yavuz’un bu karşıtlık görüşü Cumhuriyet Dönemi Edebiyatına yöneliktir. Yani geçmişe duyarsız sayılan, geçmişle karşıtlık içinde bulunan Cumhuriyet dönemi edebiyatıdır. Bir devrin edebiyatı biraz soyut bir kavramdır. Edebiyatı kişiler yaratır. Ama bu yazarların isimleri açıklanmıyor Açıklansa o yazarların hayatlarını inceleyeceğiz, eserlerini okuyacağız, eğitimlerini ve ideolojilerini ele alacağız, kaç kişi olduklarına bakacağız, böylece bu karşıtlığın psikolojik ve sosyal nedenlerini anlayacağız. Cumhuriyet dönemi edebiyatçıları Hececiler mi? 7 Meşaleciler mi? Garip’çiler mi? Nazım Hikmet gibi solcu şairler mi? Ahmet Kutsai Tecer mi? Hatta Necip Fazıl mı? Tanpınar mı? 1940’larda tanınmaya başlayan Kemalettin Kâmi gibi, Ömer Bedrettin gibi daha yerli bir şiire yönelen şairler mi? Behçet Kemal mı, Yahya Kemal mı? Bilmiyoruz.

 

Hilmi Yavuz  konuşmasında , biraz sonra Victoria Holbrook’tan yapılan bir alıntı için düşüncesini söylüyor. Alıntı şu :’ “Divan edebiyatı Cumhuriyet döneminde görünmez kılınmıştır”. Holbrook demek istiyor ki ,Cumhuriyet dönemi siyasetiyle, ideolojisiyle, eğitim kurumları ve dünya görüşü ile Divan edebiyatını görünmez kılmıştır. Holbrook’un yargısı Cumhuriyet dönemi edebiyatına değil, Cumhuriyet Devletinin genel kültür politikasına yöneliktir.  Hilmi Yavuz : “Holbrook’un yargısına kesinlikle katılıyorum” diyor. Yani Yavuz’un hedefi aslında, yalnız Cumhuriyet dönemi edebiyatı değilmiş, Cumhuriyetmiş. Olabilir. Cumhuriyet’e hücum etmenin moda olduğu bir devirde bunda şaşılacak bir şey yok. Ama bir dönemin edebiyatını kınamakla, o dönemin politik-ideolojik yapısını ve kültür politikasını kınamak iki ayrı şeydir. Edebiyattta işin içine kişilik girer, sanat kişisel bir yaratmadır. Kınanacak, eleştirilecek artık kişilerdir. Yazarın eserindeki kişiselle sosyalı ayırmak da zor bir iştir.

 

Hilmi Yavuz bununla da kalmıyor, biraz sonra bir resmi edebiyat sorunu atıyor ortaya: “Resmi edebiyatın divan şiirini dolaşıma sokmamak konusunda özel bir çabası oldugunu düşünüyorum:”. Bu üçüncü yargıdan anlıyoruz ki, Cumhuriyet döneminin bir resmi, bir de resmi olmayan edebiyatı varmış. Hilmi Yavuz’un eleştirisi biraz evvel ifade ettiği gibi tümü ile Cumhuriyet dönemi edebiyatına değil, dönemin resmi edebiyatına imiş. Ben bu ifadeleri çelişkili buluyorum. Acaba Hilmi Yavuz bütün Cumhuriyet dönemi edebiyatını mı, Cumhuriyetin resmi edebiyatını mı, Cumhuriyetin genel kültür politikasını mı hedef alıyor?  Hilmi Yavuz her halde mıkrofon karşısında, hazırlıksız konuştuğu için bu karışıklığa düşüyor.

 

Burada Talat Halman haklı olarak soruyor:. “Yani Mehmet Akif görünmüyordu, Yahya Kemal görünmüyordu, Faruk Nafiz görünmüyordu, öyle değil mi?”

 

Hilmi Yavuz’un cevabı, eskilerin deyimiyle biraz muğlak, şöyle: “Yani bunu resmi edebiyat anlayışı bağlamında (görünmez kılınma biçimi) olarak yorumlamak daha doğru olur. Bunlar bir anlamda şiirleri ile dolaşımda idiler. Ama bunlar resmi edebiyat söyleminin, ya da resmi Cumhuriyet edebiyatı söyleminin mümkün oldugu kadar dışında bırakılmaya özen gösterilen ve bu anlamda belki görünmez kılınmaya çalışılan şairler olarak alımlanmalıdır..” Bu kesinlikten uzak,  yumşak  ifade Hilmi Yavuz’a daha çok yakışıyor. Bu şairler görünmez kılınmamış da “ belki”ve“mümkün olduğu kadar” “görünmez kılınmaya çalışılan” şairler imiş

 

Sonra sözü Turan Güven alıyor. Duru ve yalın bir ifade ile şu fikri ileri sürüyor:

 “...ben Divan şiirinin Osmanlı İmparatorluğunun, ya da Osmanlı Devletinin çöküşünden çok önce zaten gündemden kalkmaya başladığını görüyorum… Yani çözülme, bir bakıma zayıflama, ya da bağların kopmaya başlaması daha önce başlıyor.”Hilmi Yavuz’un bu yoruma cevap vermesini beklerdim. Çünkü, Güven’in görüşü kendi görüşü ile çelişiyor.

 

Güven Turan’ın görüşü doğru. Daha 1860 larda Tanzimat devri yazarları Divan edebiyatını, en hafif deyimiyle dışlıyorlar. O edebiyatın artık hayatını bitirmiş olduğuna inanıyorlar. Namık Kemal gibi, Şinasi gibi, Ziya Paşa gibi şairler, hayatlarının bir döneminde, gerçi kaside ve gazel yazmışlar, ama bunlar artık klasik edebiyatın kasideleri ve gazelleri değil. Namık Kemal, bir yazısında kasideyi yerin dibine batırıyor: “…bin yalan, yüzbin hezeyandan mürekkep, istidalarla rütbe ve maişet dilenmek” (Tanpınar, 1942:258). Namık Kemal Divan edebiyatının “efail ve tefailinden” o kadar ümidini kesmiş ki, birkaç yazısında hece veznini tavsiye ediyor. Abdulhak Hamid’e bir mektubunda bunu açıklıyor: “Şiirde safi Türkçe yazmak kimsenin elinden gelmez. Manzum söze o kadar hevesin var; bir kere de tabiatını bizim parmak hesabile bir şey yazmaya sevket, bak ne güzel parlak oluyor. Ben tecrübe ettim, niyetim bu yolda bir eser meydana koymaktır” (Tanpınar 1942:.268). Namık Kemal bu görüşünü başka bir mektubunda tekrar ediyor: “Bu hale göre Vasıf, eğer temâyülat-ı mucidânesini evzân-ı acem yerine (yenilikler yaratan eğilimlerini Acem vezinleri yerine) parmak hesabını iltizam derecesine götürebilseydi, milletimizde meşhur ve muktedir bir şair olurdu” (Tanpınar, 1942:262). Ebuzziya Tevfik’e bir mektubunda ise Divan edebiyatının artık öldüğüne işaret ediyor Namık Kemal: “Edebiyat-ı atika ile aramızda dünya kadar bir kabristan peyda oldu.”(Tanpınar 1942: 274) .Namık Kemal’in Eski edebiyat dediği Divan edebiyatıdır.

 

1870lerden sonra Divan edebiyatının yaşama gücünü kaybettiğini o dönemi yaşayan şairlerimiz de belirtiyor.. Yahya Kemal şiire Muallim Naci hayranı olarak başlıyor, onun gazellerine nazireler yazıyor. Yani bir divan şairi olmaya özeniyor. Sonra diyor ki: “Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste’si elime geçti, yeni şiir beni bu defa kuvvetle sardı. Muallim Naci’yi hatta Abdülhak Hamid’i, Recaizade Ekrem Beyi maziye intikal etmiş gibi görürdüm” (Yahya Kemal 1943:100). Yüzyılın başlangıcında Yahya Kemal Divan edebiyatının son temsilcilerinden kopmakla kalmıyor, yeni bir şiir diline yöneliyor, bir.Türk destanı yazmaya başlıyor, bitiremiyor. Konusu destana çok yakın  olan “Akıncılar” şiirini yazıyor.        

 

Şiir her zaman söyleyişin, yani dilin hükmü altındadır. Özellikle divan edebiyatı dilin ve sesin estetiğine dayanır. Ahmet Mithat Efendi, Divan edebiyatı dilinin artık eskimiş ve ölmüş olduğunu çok açık söylüyor: “Kalem sahiplerine şunu sormak istiyorum. Bizim kendimize ait bir lisanımız yok mu? Türkistan’dan bir Türk, Necid’ ten bir Arap, Şiraz’dan bir Acem getirsek, bizim karma lisanımızla yazılan en güzel parçayı bunlara okusak hangisi anlar? Şüphe yok ki hiç birisi anlamaz. Bu parçayı bize okudukları vakit biz de anlayamıyoruz’’ (Levent : 141). Ziya Paşa ise, edebiyat kitaplarında okuduğumuz “Şiir ve İnşa” makalesinde bizim edebiyatımızın halk edebiyatı olduğunu ileri sürmekteydi.

 

Dönemin Eski edebiyattan uzaklaşan şair ve yazarları yeni bir edebiyat arayışındadır.Tanpınar, bu yeni edebiyat konusunda Namık Kemal’in görüşlerini şöyle yorumluyor : “Namık Kemal tenkitlerinde yeni bir edebiyat peşinde idi. Bu edebiyata edebiyat-ı sahiha (gerçek edebiyat)diyor, bunun şark mübalagasından, hayallerinden, feerik cennetinden uzak olmasını istiyordu. Ayni zamanda bu edebiyat buyük beşeri mevzuları terennüm etmeli idi’’(Tanpınar 1942: 17-18) Tanpınar ilave ediyor:“Eski tarz, bir iki beyhude canlanma tecrübesine rağmen can çekişiyordu » (Tanpınar 1969: 280).                

 

1892 yılında, edebiyat tarihimizde Türkçü’ler ve Türkçeciler diye anılan bir gurup yazar, Selanik’de Çocuk Bahçesi adlı bir dergi yayınladı. Ömer Seyfettin tarafından sosyalizan bir dergi olarak kurulan ve Ziya Gök Alp’ın katılması ile daha milliyetçi bir kişiliğe bürünen, Ittihat ve Terakki Cemiyetinin de desteğini kazanan bu dergide artık Divan edebiyatının adı yok.

 

Daha 19.yüzyılın ikinci yarısında şairlerimizin çok büyük bir kısmı Divan edebiyatını ne fikir temelinde savunuyor, ne de verdikleri eserlerle Divan edebiyatını sürdürüyordu. Bunun nedenleri üzerinde kısaca duralım:

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, Yunus Emre’ye ayırdığı bir yazısında şöyle bir gözlemde bulunur:“ Ne zaman Orhan Gazi’nin çehresine biraz eğilsem, orada Yunus Divanından aksetmiş çizgiler görüyorum.” (Tanpınar 1969:149). Ben bu gözleme, edebiyatla toplum arasındaki sıkı ilişkiye işaret ettiği için, çok önem veriyorum. Bu gözlemi Divan edebiyatı- Osmanlı İmparatorluğu ilişkisine uyarlayabiliriz. Divan edebiyatını besleyen en güçlü iki eğitim kurumu, Medrese ve Mekteb-i Enderun, 19.yüzyılın ikinci yarısında,artık işlevini bitirmiş,yerini Yeni Okul hareketine bırakmıştı. Bu kurumlar olmadan divan edebiyatı yaşayamazdı. Çünkü Medrese yalnız Arapça ve Farsça öğretmiyor, bir bütün olarak Osmanlı’nın güç kaynaklarını, felsefesini, din ve siyaset anlayışını, uzun yıllar alan bir eğitimle, öğrenciye ezberletiyor, hazmettiryordu.

 

Asker okullarını saymazsak yeni okul hareketini, ilki 1839 da açılan Rüştiye mektepleri temsil ediyordu. Şinasi’den başlayarak Tanzimat yazarları Medreseden değil, yeni mekteplerden yetişmiştir. Namık Kemal Bayazıd ve Valide Rüştiyelerinde, Recai Zade Ekrem Bayazıt Rüştiyesinde ve Mekteb-i İrfaniye’de, Şinasi Mahalle mektebinde ve Tophanedeki Fevziye mektebinde okumuştur. Bu şairler eski edebiyatı ve Fransızcayı ya özel hocalardan veya Bâb-ı Âli kalemlerinden öğrenmişlerdir.

 

Özellikle klasik Osmanlı müziğinin en önemli eğitim kurumu olan Mekteb-i Enderun yüzyılın sonlarına doğru, sağlık ve zekaca seçkin olan Hırıstiyan ailelerin çocuklarını alacağına,Yeniçerilerin himaye ettiği “oğlanları” kabul eder olmuştur, 1908 senesinde de kapatılmıştır. Klasik musikiimizin en büyük ustaları Mekteb-i Enderun’dan yetişmedir. Çünkü, bu okulda müzık her sınıfa zorunlu idi.

 

Imparatorlukta Divan şairini besleyen, teşvik eden, mukafatlandıran başka bir kaynak Osmanlı Sarayıdır. Osmanlı’nın patronaj sistemi Divan şairlerinin kan damarı, geçim kaynağı idi. Küçük, ama çok önemli bir araştırmasında değerli tarihçimiz Prof. Halil İnalcık bu konuda şunları yazıyor: “Bir eser veya kaside sunan yazara patronun inayeti türlü biçimlerde kendini gösterir. Sultan, mesleğine göre, münşi ise katipliğe, ulemadan ise müderrislik, kadılık gibi bir ilmiye mansıbına veya vakıf hizmetine tayin eder; asker ise timar, zeamet veya hassına terakki verir, kaside sunan şairlere caize, çoğu zaman gümüş akça (nadiren altın sikke) olarak veya yünlü ve ipekli hilat verilirdi. Caize 1000 ile 3000 akça arasında değişirdi” (İnalcık:19, 28). Mevlânâ Muzaffer’e 10.000, İdrisi’ye 50.000, akçe caize verilmiş. (Inalcık: 82-83) Zavallı Sultan Abdulhamid’in hazinesi Düyun-u Umumiye borçlarının faizini ödemeye bile yetmiyordu, nereden bulup da caize verecekti? Hoş artık Sultan’a kaside yazan da kalmamıştı ya! Sultan, artık güçlü sevgili olmaktan, çevresinde şairlerin döndüğü güneş olmaktan çıkmış, sevilmeyen, nefret edilen hükumdar olmuştu. Böylece divan şiiri yalnız maddi desteğini değil önemli bir sembolunu da kaybetmişti.

 

Dahası var. Divan edebiyatına ölümcül darbeyi asıl Osmanlı Imparatorluğundaki büyük sosyal değişim vurmuştur. Divan edebiyatının inanış ve semboller dokusunu oluşturan tasavvuf, Müslüman İlm-i kelamı, efsane ve menkabeleri, mefhumları ve mazmunları yerini Batı’dan esen güçlü bir pozitivist dünya görüşüne bırakıyordu.  Bunlara bağlı olarak  insanların giyim kuşamı, gelenek ve görenekleri, eğlenceleri de değişiyordu. Nedim’in aruza pek uygun düşen “Gülgüli kerrakeli, mor hareli” güzelleri Istanbulda yeni kılıklara girmişlerdi; genç delikanlılar “ Civan kaşı sarık “ sarmıyorlardı. Sâdâbâd ise kurumuş ağaçları, çekilmiş suları ile bir harâbâbâd olmuştu. Ve yeni alafrangalar, Beyoğlu’nun café chantant’larında bira içerek eğleniyordu.

 

Tartışmacılar Türkiye Cumhuriyetinin okullarında Divan edebiyatınin yerini üzerinde de durmuşlar.. Konuşmacılardan Güven Turan’ı ayırırsak, kalanların hemen hepsi liselerde divan şiirinin “ kasıtlı bir şekilde, çarpıtılarak okutulduğunu, bu okutmanın divan şiirine zararlı bir egitim olduğunu ileri sürüyor.

 

Hiçbir memleketin klasik edebiyatı liselerde üç yıl boyunca okutulmaz. Bu edebiyatlar özel enstitülerde, üniversitelerde okutulur, öğretilir. Güven Turan liselerimizde  üç yıl divan edebiyatı okutulduğunu belirtirken de haklı. Ben Sivas lisesinde 1937-40 yılları arasında okudum. Lise ikinci sınıf edebiyat kitabımız tümden Divan edebiyatına ayrılmıştı. Bütün bir yıl Divan edebiyatı okurduk. Hocalarımız da işlerini ciddiye alan , bize bu edebiyatı öğretmek ve sevdirmek için ter döken insanlardı. Babam İdadi mezunu olduğu için Arapça ve Farsça bilirdi. Ben Fuzuli’yi, Nef’i’yi, Nedim’i daha lisede iyi anlardım. Ama gene de Divan edebiyatını sevemedik. Başka bir toplumun edebiyatı idi ve o toplum artık yoktu. Sevgililerimize “kıl belli”, “nokta ağızlı” demek bize de, sevgililerimize de gülünç geliyordu.

 

Cumhuriyet döneminde Divan Edebiyatı, yalnız liselerde okutulmakla kalmamış, üniversitelerimizde de okutulmüştür. Bu edebiyat, İstanbul ve Ankara Universitesinde ( o vakit iki üniversitemiz vardı) konunun en büyük ustaları tarafından okutuluyordu. Ankara’da Ferit Kam ve Abdulbaki Gölpınarlı, Istanbulda Ahmet Ateş, Ali Nıhat Tarlan Divan edebiyatınin en büyük otoriteleri idi.  Bu profesörleri atama ve işten çıkarma yetkisi Milli Eğitim Bakanının elinde idi. Divan edebiyatına Cumhuriyetin köklü bir ideolojik karşıtlığı söz konusu olsa, bu öğretim kurumlarının programından bu edebiyat çıkartmak pek de zor olmazdı. Divan edebiyatınin iki değerli antolojisinden biri 1934 yılında, öteki 1943 yılında yayınlandı. Yazarlar, Fuat Köprülü ve Necmeddin Halil Onan, Cumhuriyet Universitelerinde profesör idiler.

 

Konuşmacılardan Hilmi Yavuz’a göre, Necmeddin Halil’in ders kitaplarında olumsuz davranış çok hakimmiş, halbuki ders kitabı dışında yaptığı çalışmalarda Divan şiirine karşı çok büyük saygı ve sevgisi varmış. Necmeddin Halil Bey Hocamdı. Bildiğim kadarı ile Onan’ın tek bir ders kitabı vardır: Izahlı Divan Şiiri Antolojisi” Bunun dışında ders kitapları olduğunu ve başka çalışmaları bulunduğunu ben bilmiyorum Belki vardır da ben görmemışimdir. Hilmi Yavuz bu ders kitaplarının ve ders kitabı dışındaki çalışmalarının neler olduğunu bildirirse, gerçekten çok mutlu olurum. Çünkü, Hocamı severim.

 

Konuşmacıların Abdulbaki Gölpınarlı için de bir yorumları var. Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Divan Edebyatı Beyanındadır” adlı kitabı yazarak bu edebiyatı yerden yere vurmasını Cumhuriyet döneminde yaşanan “bir dramatik çelişki “ olarak yorumluyorlar. Bu çelişkinin Cumhuriyet dönemine bağlanması, bence doğru degil. Gölpınarlı Hoca söz konusu olunca, bu tümden kişisel bir çelişkidir. Gölpınarlı hocamdı, ondan üç yıl divan edebiyatı okudum. Bektaşi Tekkesinden yetişmişti. Sonra Mevlevi oldu, daha sonra sosyalist oldu. Gene Mevlevi olarak öldü. Kabına sığmayan, coşkusuna sınır olmayan, her zaman yeni arayışlar içinde olan bir büyük zeka idi. Gölpınarlı Hoca, neye inanmışsa samimi idi. Ve inancı gibi yaşardı/. Divan Edebiyatı Beyanındadır, Baki Hoca’nın Sosyalist döneminin kitabıdır. Bu döneminde Hoca’nın Türkiye Gizli Komunist Partisi başkanı Şefik Hüsnü’ye yazdıği bir mektup ele geçmiş, Hoca, Şefik Hüsnü’nün yayınladığı Yığın dergisini koltuğuna alıp dağıtırken yakalanmış ve Örfi Idare Mahkemesinde yargılanmıştır. Abdulbaki Hoca kendi dünyasında yaşardı. Kimseye de eyvallahı yoktu. Cumhuriyet dönemi politikasına selam sarkıtacak bir insan değildi. Her akşam Tepebaşındaki bir lokantada rakısını içer, Salacak vapuruna biner, o korkunç hafızasının yardımı ile vapurda kitaplarını yazmaya devam ederdi. Divan sahibi son  mistiklerimizdendir.

 

Tartışmacilar Divan edebiyatı ile Cumhuriyet dönemi şairleri arasındaki ilişki üzerinde de duruyorlar. Onlara göre, Divan edebiyatından, gerçek anlamda yararlanma iki önemlı şairle gerçekleşmiştir. Bunlardan biri Asaf Halet Çelebi, öteki Behçet Necatigil’dir.

 

Asaf Halet Çelebi, babasından Arapça, Farsça ve Tasavvuf felsefesi öğreniyor. Galatasaray’da okuyor. Bir Mevlevi Dedesinden klasik muzik dersleri alıyor. Ömrü, mistik bir dünyanın gizemi ıçinde geçiyor. Yazdığı üç gazelin Divan gazellerinden hiç farkı yok. Öteki şiirlerinde ise Hind olsun, Müslüman olsun, Hıristiyan olsun mistik dünya görüşünden alıntılar yapıyor, onlara göndermelerde bulunuyor, bu felsefeden semboller kullanıyor. Ama bu şiirlerinde Asaf Halet Çelebi büyük bir şair olarak görünmüyor. Mistikliğinin dışında Türk şiirinde önemli bir yeri olduğuna inanmıyorum. Bunun için Çelebi’nin Divan edebiyatı ile ilişkisini pek önemsemiyorum.

 

Behçet Necatigil’e gelince, O gerçekten büyük şair. Divan şiirini iyi bildiği belli. Ondan faydalanmış. Değerli tartışmacılar,Necatigil’in Şeyh Galip’ten bir şiir sembolünü alıp kendi şiir dünyası içinde çağdaş bir sembole çevirdiğini belirtiyorlar. Bu sembol, “Ateşten denizleri, mumdan kayıklarla geçmek”. Şeyh Galip’in divanında ve Hüsn ü Aşk mesnevisinde bu sembolu aradım, ama bulamadım. Bu eserlerde kelime dizinleri olmadığı, beyitin  aslını da bilmediğim için  bulamadım.Behçet Necatigil Divan edebiyatından ustaca faydalanıyor; alıntılar yapıyor, semboller yakalıyor, bu edebiyata göndermelerde bulunuyor.  Tartışmaya alınan Divan edebiyatı alıntısına  ben başka örnekler de ekleyeceğim. Necatigil’in Düşe kalka hasta-yı gam ( Necatigil C.II:303) alıntısı Şeyh Galib’in bir beytindendir. Şeyh Galib bu beyitte desti ve ayak kelimelerinin çift anlamı ile oynayarak, nefis bir tevriye kuruyor:.

 

Gehi zir-i serde desti (el ve testi) geh ayağı (ayak ve kadeh) koltuğunda

Düşe kalka hasta-yı gam der-i lutf- ı yare düştü.

 

Necatigil’in  başka bir şiirindeki “ Olmaya devlet cihanda Atatürkü duymak gibi” (Necatigil C. II: 70) dizesi Kanuni’nın meşhur beytindendir.

 

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

 

Necatigil, Fuzuli’den de iki alıntı yapıyor. Biri “Devrile nevbet bekleriz”. ( Bunu  ben tırnak içine aldım, Necatiğil almamış.) Bu, Fuzuli’nin şu beytinden alınmadır:

 

Kârbân-ı râh-ı tecridiz hatar havfın çekip

 Gâh Mecnun gahi ben devrile nevbet bekleriz (Necatigil C.II:308)

 

İkinci alıntı şudur: “Bir gül açılmaz yüzün tek”. Bu alıntı Fuzuli’nin meşhur Su kasidesindendir. Beytin tamamı:

 

Suya virsün bâğban gülzârı zahmet çekmesin

Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su.

 

Necatigıl’in şiirinde adaşı Necati’den, (C III:129) Mesihi’den (I:325) alıntılar da var.

 

Ancak Necatigil, şiirinde yalnız Divan edebiyatından değil, halk şiirinden, halk hikayelerinden ve Tekke edebiyatından da esinleniyor, onalrdan alıntılar yapıyor, onlara göndermelerde bulunuyor.. Bu alıntıları alt alta yazıyorum:

 

Yunus Emre: “ Bir hastaya verdın ise, bir yudum su verdin ise” (Necatigil C. I:243).

 

Aşık Paşa: “Acı dirliğim isteyen tatlı dirilsin dünyada”. (Necatigil C III: 243)

 

Abdal Musa:. “Karıncaydı devenin, tepip oyluğun ezen.(C.II.134). Dizenin aslı: “ Bir karınca devenin tepti uyluğun ezdi”

 

Tevfik Fikret: “Hayata neş’e güneştir, melal içinde beşer çürür bizim gibi.” (C.I :79)

 

Karagöz oyunundan: “Giderlerdi dollaba dilber seyrine.” (C.I:213)

 

Bir tekerlemeden: “Ben sana küstüm küserek.” (C.II:265)

 

Dede Korkut destanından: “Deli Dumrul kuru çay üstüne zorlu bir köprü kurdu.” (C.II:71)

 

KaracaOğlan’dan:. “İncecikten yağan kar, tozuyordu Elif diye, adını Elif koydum. (C.I:98)

 

Bu liste uzatılabılir. Behçet Necatigil şiir geleneğimizin bütün kaynaklarından çok ustaca faydalanmış. O şiir geleneklerinin sembollerini, dizelerini alıp çağdaş bir dünya görüşüne ustaca mal etmiş. Ama Necatigil’in şiiri, dili, estetiği, din anlayışı, ideolojisi ve dünya görüşü ile Divan şiirimize en uzak duran şiirdir. Necatigil, çağdaş Türk toplumunda zor geçinenlerin, perişan olanların, ölüm ve yokluk korkusu çeken umutsuzların şairidir.

 

Bence, Divan şiirinin çağdaş şairlerimize etkisini asıl şiirin ahenginde, müziğinde, estetiğinde aramak gerekir. Divan şiiri harflerin, kelimelerin, dizelerin sesi ile büyük bir şiir geleneğidir.Yoksa, mistik dünyası, sanat oyunları, sembolleri ile filan değil. Ismail Habib’in deyişi ile, Divan şiiri seslerden muhteşem bir saray kurmuştur. Divan şiiri inşad edilirdi. Bu büyük sesin müziği, o şiir yüksek sesle inşad edilmedikçe, Aruzun takırtısından kurtulup, dizenin iç ahenginin zevkine varılmadıkça,  tadını vermez.  Ben Divan şiirini ancak Abdulbaki Gölpınarlı’nın sesinden dinledikten sonra sevdim ve Nedimperest oldum

 

Yahya Kemal şiir dilini, Divan edebiyatındaki Türkçenin yüzyılların ahengini taşıyan dizelerinin yardımı ile kurabildiğini kendisi söylüyor. Daha ne söylesin?. Yahya Kemal’i şiir geleneğimizin neresine korsanız koyun, onun şiiriindeki müzik, kuşkusuz divan şiirinin etkisidir. Yeni bir şiir dili ararken Yahya Kemal şu dizelerle yolunu bulmuş:           

 

 

Geçti Gâlîb Dede candan yâhû.

            ---------

 

Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.

            ---------

 

Bugün şâdım ki yâr ağlar benimçün

            --------

 

Göklere açılmasın eller ki dâmânındadır.(Fuzuli)

             ---------

 

Şemşîr gibi rûy-i zemine taraf taraf

 

Saldın demür kuşaklı cihan pehlevanları

 

Aldın hezâr bütgedeyi mescîd eyledin

 

Nakûs yerlerinde okuttun ezanları. (Baki’nin Kanuni mersiyesinden.)

 

 

(Beyitlerin kimden alındığınıYahya Kemal belirtmemiş. Şair isimlerini ben  koydum. Yanlış olabilir.)

 

Yahya Kemal şiirindeki büyük ahengi Divan şiirine borçludur. Aynı şeyi Nazım Hikmet’te de görüyorum. Vasıf’in tanınmış şarkısındaki, kalın harflerle gösterdiğim (l) harflerinin nasıl güzel bir ahenk yarattığına bakalım.

 

Çözülme zülfüne ey dil-rüba dil baglayanlardan

 

Nazım Hikmet, şiirinin ilk dizesindeki K harflerinin, ikinci dizedeki N harflerinin yarattığı büyük ritmi ve müziği ancak Divan şiirinden almış olabilir:

 

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır

 

Bir sazan balığı yüzünden kalede zincirlenen balıkçının kadını. (Şeyh Bedrettin Destanından.)

 

Aynı ses estetiğini, Attila İlhan da, Turgut Uyar da yakalamışlar. Ben genç şairlerimizi okurken, Divan şiirini bilip bilmediklerini hemen anlıyorum.Bilenlerin şiiri daha bir güzel, daha ahenkli, daha müzikal oluyor.

 

Şunu unutmayalım, Cumhuriyet dönemi, bir ulus-devlet yaratma dönemidir. Ve toplum hayatının her alanında ciddi değişimler aramıştır.Toplumsal değişim bir kültürden ötekine bıçakla kesilmiş gibi geçmez. Yeni yavaş yavaş geçmişte belirir, belli devrim dönemlerinde şekil almaya başlar. Türkiye Cumhuriyeti eğitimde , bürkoraside, hukukta, aile hayatında, özellikle İkincı Meşrutiyet dönemindeki değişmelere bağlanmalıdır. Medreseler, o dönemde Bab-ı Meşihat’ın elinden alınıp Maarif Vekaletine bağlanmıştır. Kadına kocasını boşama hakkı, sınırlı da olsa, o dönemde verilmiştir, Ziya Gök Alp’ın, Fuat Köprülü’nun katılımıyla üniversite o dönemde yenilenmiştir, kadın iş hayatına o dönemde katılmaya başlamıştır. Selim Sırrı’nın (Tarcan) Medrese öğrencilerine uzun paçalı, uçkurlu donlarla beden hareketleri yaptırdığını gösteren resme bakınca çok gülmüştüm. Cumhuriyet kültüru, bir hamlede gökten düşmüş değildir. Edebiyat alanı da böyle görülmelidir.

 

Ebubekir Eroğlu’nun tartışma’da belirttiği gibi son yıllarda bazı önyargılar elbet kırılmıştır, ama, onların yerini yeni önyargılar almamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Divan edebiyatını görünmez kıldığı böyle bir önyargıdır. Edebiyatla pek ilgisi olmayan siyasi bir önyargıdır. Tıpkı alfabe değişiminin Osmanlı geçmişmizle bağlarımızı bir gecede kopardığı gibi yanlış bir yargı. Cumhuriyet Latin alfabesini kabul edince memlekette okur yazar oranı yüzde 7 idi. Bu oran doğuya gittikçe düşüyordu, Hakkari’de binde 4 tü. Köye bir mektup gelince okuyacak adam aranırdı. Halk tümden sözlü kültür içinde yaşıyordu. Latin alfabesi nasıl oluyor da bu yüzde 93ün kültürümüzle bağlarını koparmış oluyor, anlamak kolay değil. Alfabe değişimi konusunda,unutulan bir nokta daha var..Türkiye Cumhuriyeti Latin harflerini 1926 Bakü Kongresinden sonra kabul etmiştir. O Kongrede Azeriler, Türkmenler, Özbekler, Kırgız ve Kazaklar gibi soydaşlarımız Latin alfabesini kabule karar vermişlerdi. O yıllarda Türkiye’deki tanınmış milliyetçi önderlerden Ayaz İshaki bu kongereden hemen evvel şunları yazmıştı: “ Eğer Rusya Türkleri Latin Alfabesini kabul ederlerse, bizim Anadolu Türklerinin önüne de gayet önemli bir milli kültür meselesi çıkacaktır. Bu, büyük Türk milletinin ikiye bölünmesi, istikbalde birbirini anlamaması meselesidir.” (Başgöz. : 132) Cumhuriyet’in Latin alfabesini kabul etmesinin onemli bir nedeni de soydaşlarımızla kültür bağlarımızı korumak olmuştur.

 

Bu yüzde 7 lik okuma yazma oranı, değerli tartışmacıların başka bir görüşüne de güzel bir cevap olabilir. Hilmi Yavuz’a göre Divan Edebiyatı bir elit edebiyatı değilmiş. Bu yüzde 7 nin ne kadarının Divan edebiyatını anladığını da bilmiyoruz. Böyle bir edebiyata elit edebiyatı, Divan edebiyatı veya Saray edebiyatı denmez de ne denebilir?

 

Değerli tartışmacılar Divan edebiyatı ve Cumhuriyet dönemi ilkişkisi hakkındaki görüşlerine Walter Andrews ve .Victoria  Holbrook’un kitaplarında destek buluyorlar. Bu iki kitap uzerinde yapılan çok değerli bir araştırmadan alıntılar yapmak istiyorum. Araştırıcı yıllardır Indiana Universitesinde Divan edebiyatı okutan, konunun gerçek uzmanı Prof.Kemal Silay’dır. Prof.Sılay diyor ki: “Önemli olan bu edebiyatın bir “elit” edebiyatı olup olmadığının taştışmasını yapmak da değil aslında. Önemli olan, bu muhteşem geleneği kendi iç dinamikleri bağlamında inceleyebilmektir Kemalizm’in doğrudan Osmanlı şiirini yok etmek gibi bir amacı olamazdı. Bunun gereği de yoktu aslında. Bu şiir  Osmanlı Devletinin resmi olarak çöküşünden daha önce  ömrünü tamamlamıştı bile. Burada önemli olan Osmanlı şiirinin kimler, hangi ideolojiler tararafından yok edilmiş olabileceğinin hipotezleri ile ortaya çıkmak değil, bu şiirin nasıl bir takım modern ideolojiler tarafından politik malzeme  olarak kullanıldığının incelenmesidir.

 

Walter Andrews’in kitabında ( Poetry’s Voice Society’Song) Osmanlı şiiri ve onun edebi hareketi yerine , Kemalizm’in nasıl korkunç bir politik hareket olduğunun analizini  keşfediyoruz.  Yazar bu kitabında Divan şiirinin  sadece yüksek sınıfların ve küçük bir dinleyici gurubunun şiiri olmadığıni söylüyor, bu şiirin Osmanlı “toplum’unun şarkısı olduğuna inanmamızı bekliyor. Yazar, hala Türkçe öğrenmeye çalışan bir Amerikalı bilim adamı olarak “Türkçe’yle” “ Osmanlıca” arasındaki dilbilimsel farkın büyüklüğüne inanır gibi görünmüyor. Bunu kanıtlamaya çalışanları kibarca nasyonalist olarak etiketliyor.

 

Hobrook’un (Victoria Rowe) kitabının ise ( The Unreadable Shores of Love)önemli bir bölümünün ne Şeyh Galib’le, Ne  Hüsn ü Aşk’la ilgisi var. Şeyh Galib,Türk modernitesinin oldukça polemik bir söylemle  yerin dibine geçirmek üzere hazırlanmış bir filmde figüranlık yapıyor sanki. (Sılay 90-93)           

 

Görülüyor ki, Divan edebiyatı üzerindeki tartışmalarda ortaya atılan fikirlerin bir kısmı, Cumhuriyetimizin modernlik anlayışına yönelik daha yaygın bir dünya görüşüne kolayca bağlanabilmektedir. Öyle olmasa Cumhuriyet döneminin Divan edebiyatını görünmez kılmak tezi pek kolay savunulamaz. Çünkü, Cumhuriyet’in Divan edebiyatını görünmez kılabilmesi için ta 1870lerde mezara giren bu edebiyatı hortlatması gerekecekti.

 

 

Kaynaklar

 

  • Asaf Halet Çelebi (2001) Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul, hazırlayan Selahattin Özpalabıyıklar.

  • Başgöz, Ilhan.(2003)Türkiyenin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk. Pan kitap, Istanbul, 3..baskı)

  • İnalcık, Halil (2003). Şair ve Patron. Doğu Batı Yayınları 5, Ankara.

  • Levend, Agah Sırrı (1949)  Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları. Ankara.Türk Tarih Kurumu Basimevi.

  • Necatigil. Behcet Necatigil. Bütün Eserleri, Şiirler 1, 2, 3. Cem Yayınvei Istanbul 1981, 1982. Basıma hazırlayanlar Ali Tanyeri, Hilmi Yavuz.

  • Sılay, Kemal. Osmanlı’dan Sonra Osmanlı Şiiri:Göstergeler savaşı. E. Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi.Haziran 200,sayı 15. s:88-93.

  • Tanpınar (1969), Ahmet Hamdi. Edebiyat Uzerine Makaleler, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul.

  • Tanpınar,Ahmet Hamdi( 1956). XIX Asır Türk Edebiyatı Tarihi I, Istanbül Universitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları,. İbrahim Horoz Basımevi, İstanbul.

  • Tanpınar,(194?) Ahmet Hamdi. Namık Kemal Antolojisi.. Ahmet Halit Kitabevi

  • Yahya Kemal (1973). Çoculuğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım. Baha Matbaası, Istanbul.

“Umum Aşıklar Müdürü” İlhan Başgöz’den “Türküler Müfettişi” Yaşar Kemal’e.

İki bilim ve gönül adamı, Ahmet İnam’la Cengiz Güleç “Bir Gün” gazetesinin Pazar`sayılarının birinde türküler üzerinde söyleşmişler. İyi de etmişler. Bizde yürekle kafa, bilimle duygu pek bir araya gelmez. Ya gönül  adamı Fuzuli gibi konuşur: “Aşk imiş her ne var âlemde, ilm bir kıl ü kal imiş ancak” diyerek ilmi dedi kodu sayar. Yahut ilim adamı öyle konuşur ki, dersiniz bu adamın dünyasına ne dil sevgisi uğramıştır, ne insan sevgisi. Dinlerken de, okurken de uykunuz gelir. İnam-Güleç ikilisi öyle değil. Bir bakıyorsunuz türkülerimizi psikolojinin verileri ile değerlendiriyorlar, Freud’un , Jung’un görüşlerini türkülere uyarlıyorlar;bir de bakıyorsunuz türkülerle  “gök yüzüne kanat açmışlar”

 

Ben de görüşlerinin bir kısmına hak veriyorum. Türküler bir yanı ile size kanat takar, gök yüzünün mavi yüceliklerine ağar. Tatlı bir ses, güzel bir dil ve ince bir tel sizi kirden pastan arıtır, yunursunuz, acerlenirsiniz, yeğnilmiş hissedersiniz kendinizi. Türkünün bir yanı da var, ayağınızı yere basmaya çağırır sizi . İnsanın ve doğanın gerçeği içinde olacaksınız. Ordan uzaklaşmak yok.Yunus demişti ya:  “Benim ayım yerden doğar.” Türkü de aynı şeyi söyler: “Havalanma telli turnam.” ..

 

Bir yer karasında, bir gök mavisinde kanat vurmak türkü dörtlüğünün oyunudur size. Türküde ana birim dörtlüktür. İlk iki dize,yani türkü dörtlüğünün giriş dizeleri Don Kişot’la Şanso Pansa gibidir. Biri gerçek dünyaya çeker sizi, biri hayal dünyasına  Bu gerçek-hayal ikilemi masallarımızda da vardır. Çiftçisi, balıkçısı, oduncusu, ihtiyarı, sakallısı, kösesi, padişahı, Keloğlanı ile masal bizim toplumumuzdur.Ama, onların işleri akla sığmaz.“Çembertiyar bir dokunur insan bir top gül olur, tarağı atınca yeryuzu dikene keser, devler bile geçemez.” “Seyrek Basan’ın bir ayağı burda, bir ayağı Çin’de Maçin’dedir;” “Kavgacı Kara Mahmut bir vuruşta 70 kişi telef etmiş”. Bu masalın gerçek-dışılığıdır. Yani gerçekle hayal, yer karası ile bulut mavisi eleledir masallarımızda da..

 

Türkünün ilk iki dizesinin bize sunduğu doğa gerçektir. Şöyle dillenir türkülerde: “Tarsus’un etrafı bahçeler, bağlardır.”  “Maraş’ın içinde bir çeşme akar.” “ Eğin’in altında akan Fırat’tır. Fırat’ın altı kelektir.”“Dersim üç dağ içindedir” “Babayağmur yollarına bir duman çöker.”“Karşı dağlar ceviz ile kilisedir.”. “Çöl yazıya duman çökmüştür.” “Yüce dağ başında bir kuzu meler.” “Yeşil kurbağalar öter göllerde.” “ Ağası, beyi Akdağ’a yaylaya çıkar.” “İstanbul’un etrafı dağdır, meşedir.” “Yol karlı dağdan aşar.”“Engürü’nün kalesi eğridir.” “Dağlar bölük bölük olmuş ve dumanlıdır.” “ İniler dağların karı iniler.” “Kemah’ın yolları dağdır geçilmez.” “Kara bulutlar yaman bağlanır.” “ Yüce dağ başında durulur, oturulur, yahut yüce dağ başında kar katar katardır.” “Evlerinin önü yüksek kaldırımdır.” “Evlerinin önü arpa, kırat gelir  kırpa kırpa.” “Urfa dağlarında  gezer bir ceylan”..

 

Dağ, çöl, nehir ve çeşmenin baskın olduğu bu sert doğaya, ki bu memleketimizin gerçeğidir, türkülerimiz çayır çimenden, lâleden, nerkisten, ayva çiçeginden, ezilip tabağa dizilen güllerden oluşan renkli ve ışıklı bir nakış vurarak bu ağır havayı yumşatır. Bazan sembollerle, bazan düpedüz, hiçbir sembol kullanmayan bu dizelerde: “ Mor sümbüllü bağlar özlenir.” “Bahçelerde gül ile nerkis biter.” “Gül ezerler, gül ezerler, gülü tabağa dizerler.” “Kırmızı güllerin dalları yerdedir.” “ Kırmızı gülün âli vardır.” “Has bahçenin gülleri belki de açmıştır .” “Ayva da çiçek açmıştır, yaz gelecek.” İlin menekşesi top biter.” “Adana’nın kozası çiçek açar.” “Narin şimşir yaprakları yer alır.” “ Efendilerbağı beş gül ağacıdır;.” Kiraz dalı eğilir.” “ Değirmenin üstü çiçektir.”

 

Bu giriş dizeleridir ki, türküde seviyi, gurbeti, hatta Tanrısalı soyutluktan kurtarır, insanın ve doğanın dünyasına indirir.. Böyle bir gerçek çevreye oturunca, türkünün sevgilisi de, kadın olsun, erkek olsun, ete kemiğe bürünür. Nâzenin selviler gibi değil, “vay anam” dedirtecek güzeller gibi salınır.

 

Türküde sevgili  pek nadir olarak anne, baba ve kardeştir. Eger anne ve baba ise, onlara sağlıklar diler türkü, ama yâr başkadır: “ Bahçelerde bar tatlı, ayvalardan nar tatlı, anam babam sağ olsun, hepisinden yâr tatlı.”

 

Sevgili eğer erkekse, türkü, onun giyim kuşamına şöyle bir dokunur, nihayet erkektir, giyim kuşam önemli değildir. Karac’oğlanın dediği gibi; “Giyim ile meydan olmaz, vur kantara tart yiğidi.” Bu sevgili “Ayağına üç güllü çorap giyinmiştir.” “Mendili yandan bağlar.” Mendili salkım saçaktır.” Giyim kuşam üzerinde türkü fazla  durmaz da, sevgiliyi, asıl iş içinde dönelerken tanıtır bize. Zaten mendil bağlamak da sevgilide bir süs değildir, iş içinde yorulup ter döken insanın boynuna dolanır, terini kurusun diye. Bu erkek: “kapının önünde ekin biçer.” “Çöllere ekin eker” “Koyunları güde güde getirir.” “Değirmen çevresindeki çimen çiçeği orak ile biçer.” “Dağda keser meşeyi.” “Demirciyse demir döğer tunç olur.” “Yelkeni takar, Kızılırmağın ağzına ığrıpı atar, havyar tutar, keyfine  bakar.” “Adı Ali’dir arpa biçer,  arpayı biçip deste yapar.”“Yüce dağ başına ark açar.” “Kiraz dalını eğip meyve topladığı” da olur. “Dağdan keser meşeyi.” “Kuyuya bakır salar, yoğurdu, meyveyi soğuk tutar.” “Yürüye yürüye tabanı  şişer.” “Ulu yol üstüne pazar kurar.” “Şeftaliden başak toplar.” Tırpan salladığı çayır incedir, zor biçilir.”

 

Eğer sevgili kadınsa giyim kuşam önem kazanır Sevgili: “Sarı pabuç giyer ağca kıçına.”(ayağına demek) “Al önlüklüdür de kıvırcık mesli.” “Giydiği atlastır.” “Göğsü sedef düğmeyinendir.”” Dizecek keten gömlek giyer.” “Ayağına giyer kara yemeni.” “Sevgili al giyer, mor giyer, atlas giyer.” “Basma fistan giyer önü düğmeli.” “Ayağına giyer Konya mesini, Tire çorabını.”  “İskarpini sedef düğmelidir.” “Keten gömlek giyer göğsü delmeli, gömleğin yakası nazik, yeni dizinde.” “Zeynebin giydiği karalı basma, karalı kutnudur.” “Sarıkızın ayağında nalini vardır.”

 

Böyle yerel nakışlardan bezek vurulan sevgili de, bize soyut bir dünyada değil, iş içinde emek verip, göz nuru dökerken tanıtılır. “Oturmuş koyun sağar, terlemiş memeleri.”“Kapı ardına çıkrık asar, oyun havasına iplik büker.” “Sabahtan  suya gider, bir eli helkededir bir elinde teşti.” “Kapıya oturmuştur, çeyiz diker.” “Üç güzel oturmuştur gergefin işler.” “Damda puşi işler.” “Dama çıkmış bulgur seçer.” “O yar oturmuş gül bağlar.” “Kapıya oturur çeyiz diker.”  “Gülenber sağar koyunu, Gülenber sağar ineği.” “Gelin çıkmış yol üstüne çalı kazıyor, çalıyı kazmış da şele düzüyor.” “Sabahtan kalkar süt pişirir, çorba pişirir, sütün köpüğünü yere taşırır.” “Aman beyler ne de zordur burçak yolması, burçak tarlasında yâr yâr gelin olması.” Daha türkü bitmedi “Burçak tarlasında öğlan düşürdüm” diyerek işin en ağırına koşar gelini yaptırır  Siz olsanız küfretmez misiniz, sormaz mısınız? “ Daha şu deyyusun kaç tarlası var?”

 

Türküde sevgiliyi, gerçekte değil de, yalnız sevenin hayalinde yaşayan bir varlık olmaktan kurtaran yalnız bu dizeler değildir. Türküdeki sevgili divan şiirinin  çoğunda görülen, minyatür gibi cansız güzellere benzemez, Bu tatsız, tuzsuz, renksiz kokusuz, huyunu husunu bilmediğimiz, adını sanını duymadığımız güzeller Âşık Edebiyatında da baskın bir nakıştır. Ancak bıçkın Türkmen delikanlısı Karac’oğlan bu soyutlamadan kurtarır halk şiirini. O, sevgilisini görür görmez aklındakini dobra dobra söyler:“Söyleyim mi sana sözün doğrusun, soyunup koynuna girmeye geldim.” Veya “Ağ memeler domur domur terlemiş, rahmetin güllere yağdığı gibi.”

 

Ama Karac’oğlan bile tek-düze değildir. Elif diye bir güzele tutulunca, bütün evrende,Elif’i gören bir mistiğe dalar. Yağan karda esen yelde, tozda dumanda Elif’i görür. “İncecikten bir kar yağar tozar Elif Elif diye, yayla çiçeği kokuşlu kokar Elif Elif diye.”

 

Hem divan edebiyatında, hem âşık edebiyatında bu soyutlamanın kökeni mistiktir. Edebiyat sevgiliye ancak rüyada âşık eder sizi. Bu âlem-i mânâda bir pir, bir aşk dolusu ve iki sevgili hayâli vardır. Sevgi böylece kozmik bir âlemde doğar. Orada ne insan vardır, ne “arkuru yatan karlı dağ, ne saçın çözüp yaşın yaşın ağlayan bulut,. ne de toplum. Ama, türkülerimizde böyle bir sevgili pek görülmez, Türküde sevgilinin soyutla arası hiç iyi değildir. Sevgili türküde: “Kendisi küçük ama, kesimi güzeldir.” “Burnu hırızmalı Avşar kızıdır.” “Zeynep’tir, başında fildişi tarak vardır, ak göbek üstüne şal bağlamıştır.” “Sana küçük derler ama sen doldurursun kucak.”.“Uyursun uyanırsın ki gül meleler ağzında.”.Yâre öyle sarılmak ister ki “yedi gömlekten ter gele” “Uyandım ki bir ay doğmuş koynuma, sığa kollarını aşır boynuma.” Ara sıra da olsa, türkülerde sevgili tümden soyuta kaçan bir hayalleme de olmaz değildir: “Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yarim?.”

 

Ama türküdeki sevgi nakışının başka bir yanı da vardır ki bize divan edebiyatını anımsatır. Türküde de, çoğu zaman sevgili uzaktadır, kavuşulmazdır. Sevginin acısını tattırır, zevkini değil. Hani şair demiş ya: “Aşkın sefası yok değil amma cefası çok”. Kavuşmanın delice sevincini anlatan türkümüz yok değil Var. Ama o kadar az ki, örnek bulmak isteyince aklıma gelmiyor. Bazan türkü daha da ileri gider, sevenle sevilen arasında bir kulluk efendilik ilişkisi geliştirir. Sevenle sevilen eşit değildir. Bu kul-efendi ilişkisi divan edebiyatımızda da baskın bir nakıştır. Bize bir yandan padişahla, kullar, bir yandan Sünni yorumla Tanrı ile kulları arasındaki ilişkiyi hatırlatır. Hepimiz Allahın kuluyuz, O’nun hikmetinden sual olunmaz. Bunlar, otoriter toplumun şiire yansımasıdır.. Burdan bakınca aşk türküleri acı ile yoğrulmuş gurbet türküleridir, ayrılık türküleridir: “Sen salın gel ben kapında kul olim.”“Sılada sevdiğim bizden vaz geldi ötme bülbül ötme gönül şen değil”“Ayva çiçek açtı yaz gelir m’ola, gitti kömür gözlüm tez gelir m’ola?”“Var mı benim gibi eşin yitiren  vay beni beni oy beni.”“Ayda bir kağıdın gelse kailim,”“Çıksam dağlar başına arasam sevdiğimi.”“Yar bana göndermiş gurbetten selam, gözyaşım mürekkep kirpiğim kalem.” Bu gurbet ve gariplik galiba, göçebelikten kurtulup bir türlü yerleşemeyen Anadolu halkının kaderi  Yunus da, bu nedenle acı acı gurbetten yakınır: “Bir garip ölmüş diyeler, üç günden sonra duyalar, soğuk su ile yuyalar, şöyle garip bencileyin.” Bedri Rahmi’nin bile kapıları “Açılırken gariiip, kapanırken gurrrbeet,” der.

 

Gurbet türküleri deyince Egin türkülerini anmamak olmaz..Halk edebiyatımızda gurbet türkülerinin büyük bir kısmı, kıt toprağı yüzünden “ağa”yı, “sevgili”yi, İstanbul’a savuran Eğin toprağında mayalanmıştır. Kardeşin ve kocanın dilinden söylenen birkaç dörtlüğü bir tarafa bırakırsak, bu türküler, evinde ‘ağasını, (eş, koca, sevgili  anlamında kullanılıyor), bekleyen kadının ağzından söylenmiştir. Halk şiirimizin  en güzel örneklerini bu türküler verir. Ağa daha gurbete çıkmak için atını çekip, heybesini bağlarken, türkünün bize çizdıği tablo Anadolu insanının bitmeyen çilesini anlatan gerçek ve dokunaklı bir şiirdir. Bu sahnede usul usul ağlayan bir baba, bir heybe, bir at ve evinin kapısında boynu bükük bekleyen bir gelin görürüz. Türküde, sabahın seherine yerleştirilen bu tablo artık, Eğin toprağını da, Anadolu’yu da aşar, yerel nakışlarla da bezense, ağlaması ayıp sayılan erkeğı bile usul usul ağlatarak, artık ayrılığın ve gurbetin ölümsüz sembolleri olur: “Sabahtan kalktım ki güneş parlıyor, ağam atın terkisini bağlıyor,baktım ağam usul usul ağlıyor.Dön gel ağam dön gel olma muhanet gurbet icat eden görmesin cennet.”

 

Pek yaygın bir nakışı daha var türkülerin. Türkü bize bir iki küçük dize ile büyük trajediler çizer.  Çoğu türküde bütün bir hayatın dramı var. Ahmet Hamdi Tanpınar “Türkülerdeki trajediyi duymayan Türk romanını yazamaz” diyor. Doğrudur. İşte bir Doğu Anadolu türküsü ki, bana hep Osmanlı ile beraber Kafkasya’dan sökülen, kırımlar, kırgınlar içinde, kaça saklana, ana vatana kendisini zor atan, ama beyini, sevgilisini, veya balasını arkada bırakan, insanımızın çilesini hatırlatır .Türkü, bu büyük insanlık trajedisini, yalın, süsten, püsten uzak birtecik dörtlüğe sığdırır. “Kırmızı gül demet demet, sevda değil bir alâmet, gitti gelmez o muhanet. Ağam nenni,balam nenni.İrevan’da beyim kaldı, Nahcivan’da gülüm kaldı.(Yeni yetmeler son dizeyi “Şol Revan’da” diye okuyarak türkünün canına okuyorlar.)

 

Yazık ki ben size türkülerin yalnız  sözlerini veriyorum. Tezalışkın bir bağlama telinden ve tatlı bir dilden  bu türküyü dinletemiyorum.Yoksa, özellikle “İrevan’da balam kaldı, Nahcivan’da gülüm kaldı” diyerek size bölünen ailenin acısını yeniden yeniden duyuran bu ezgiyi içiniz sızlayarak dinleyecektiniz. Bu acı artık bir kişinin değil Balkanlarda, Bağdat çöllerinde, Kafkasya’da bölük bölük bölünen bir imparatorluğun yangınlar, kırımlar içinde,kan revan sökülüp dökülmesinin acısıdır. Acımız hala dinmemişse bunun bir nedeni var.Tarih, bize yüzbinlerce insana mal olan bu kanlı çekilişin suçunu, bizi Balkan’larda, Kafkaslar’da, Arabistan çöllerinde ağır ağır ezip, bitirenlere değil.bize yüklemektedir. Türküler sağolsun. Onlar tarihten daha gerçekçi, tarihe kızgınlığımızı ancak türkülerle hafifletebiliyoruz. Bu Kafkas “kaçkaçının” en güzel hikayesini Ayla Kutlu “Bir Göçmen Kuştu O” romanıyla  yazdi.

 

İnsanın  türküde küçük dizelere sığdırılan kara yazgısından birkaç örnek veriyorum:İşte İnce Memed’in trajedisi İki kere kesesinden everdiği İnce Memed vurmuş arkadaşını: “İnce Memet ne yaptıydım ben sana iki kere everdiydim kesemden,eğer yerlerime sen vurulaydın, ölesiye yatamazdım tasamdan.”İşteSarıkamış bozgunun gerçek hikayesi:“Biz Urus’a yenilmezdik, askeri kırdıran Enveri Paşa.”(Sarıkamış ağıdından).  İşte sevdiğine varamıyan , aşiretin engelini aşamıyan kızın romanı.“Ey Berdelim Berdelim, aşiret koymaz gelim.”Bu da dengine düşmeyen kızın kötü yazgısı:Anne beni niçin verdin çocuğa, bir bacağmı kaldıramaz kucağa, ilahi çocuk gebereydin öleydin,sen öleydin ben dengime varaydım.” Sonu cinayete varan bir akraba dramı: “Eniştemi ben vurdum, hem vurdum hem ağladım.Tarih bize kocasını Sarıkamış’a gönderen gelinlerin, baş` başa verip, sabahlara kadar ağladığından söz etmiyor. Bu dokunaklı koroyu ancak türküden duyuyoruz.“Kaman’da kalmadı uşak asker oldu sürüyünen sabahaca yatılmıyor gelinlerin zarıyınan. (Bir Seferberlik ağıdından)Tanpınar’ın dediği gibi bunlar öyle trajediler ki, hikaye veya roman olmak için yalnızca bir sanat erinin usta kalemini bekliyor.

 

Bir Türkçe sorunumuz var. Yazılı ve sözlü medyanın elinde kavrula kavrula kadid olmuş, Oktay Sinanoğlu’nun haklı olarak “Tarzanca” dediği bir dil kullanıyoruz. Konuşurken de böyle, yazarken de böyle. Dil yoksulluğu düşünce yoksulluğunun anasıdır. Bu derdin ilacı türkülerde. Sadece yukardaki örneklere bakalım: Siz çöl dersiniz, yazı dersiniz. Ama çölyazıyı bilmezsiniz. Bulutların yaman bağlandığını duymamışınızdır. Siz katar katar deveyi bilirsiniz, ama katar katar kar duymamışınızdır. Türküye kulak verin, bunları ondan öğreneceksiniz... Menekşelerin top bittiğini ancak çalı dibinde boynunu eğen, birbirine sarılmış,ufak tefek, ama burcu burcu kokan menekşelerden öğreneceksiniz.  Onu da görme şansınız pek yok. Şeftaliden başak toplandığını ben de duymamıştım. Göğsü delmeli, yakası nazik gömlegi ben de bilmiyordum. bilir misiniz? . “Yatılmıyor gelinlerin zarıyınan” diyen ağıdı, figanı işittiniz mi hiç? Zar kelimesinin kökü dışarda, Farsça olacak. Türküdeki zar, tavla zarı değil... Kökü dışarda olan bu kelimeyi alıp Anadolu toprağına dikince bakın ne güzel,yerli fideler yetişmiş: “Bülbülün kanadı sarı, ben ağlarım zâri zâri.” Bir Çukurova türküsünde “zar”dilimizin ekleri ile sarmaşıp ne güzel Türkçeleşmiş: “Dostum  beni niçin zârincidirsin, verdiğim ikrardan dönen değilem.”Doğu Anadolu’da uzun havalardan birinin adı “Zârinci”dir. Aşık Sabit Müdami’ye sormuştum, “Nasıl bir ezgidir Zârinci?” “Ağlamsayıcı bir havadır” demişti. Böylece, o vakta kadar duymadığım, fiilden yapılmış “ağlamsayıcı” diye bir sıfat öğrenmiştim. Zâr kelimesini kökü dışarda diye dilden koğarsanız artık zâri zâri ağlayamazsınız, dostunuza “beni niçin zârincidirsin?” diyemezsiniz. Güzelim uzun hava Zarinci ezgisini adsız bırakırsınız.. Pir Sultan’ın deyişiyle “Yüce dağ başında buymuşa dönersiniz.” Buymak,buz tutmak, donmak demektir. Ola ki duymamışsınızdır. Kökü yabancı diye “hayatı” atar da “yaşamı” alırsanız, sevgilinize “hayatım” diyemezsiniz. “Sen benim yaşamımsın” dersiniz, ama gülünç olursunuz, inanmaz sevgiliniz..Simdi de moda Ingilizce kullanmak. Gazeteci “başka optionum yoktu” diyor. Gel de dilini eşek arısı soksun, yahut Fuzuli’nin dediği gibi “ Kalem olsun eli ol katib-i bed-tahririn”( Kötü yazan katibin eli kesilsin) diye ilenme. Efendimiz entel ya! şeçeneğim yoktu yazamaz. Türkçeyi,türkülerden, ninnilerden, masallardan , bilmecelerden  öğreneceğiz.. Benden söylemesi. Umarım bu yazdıklarımdan Türkçeyi arıtmaya, zenginleştirmeye taraftar olmadığım anlamını çıkarmazsınız. Çıkarırsanız bu yazının Türkçesi sizi utandırır. Türkçeyi arıtmak, zenginleştirmek bir ölçü meselesidir. Ölçüyü kaçırmayacaksınız

Beşikten mezara insanoğlunun tüm hayatı, iyisi kötüsü, acısı tatlısı, kolayı zoru ile türkülerde dile gelmiş. Dünyaya ilk adımı attığımızda, türküler de bize katılmış ve kara toprağa girene kadar bizden ayrılmamış. Beşiklere ninnilerle belenmişiz. İlk dişimiz uç verdiğinde, türküye benzer tekerlemeler işitmişiz. Büyümüş,adam olmuş türkülerle sevdalanmışız. Düğünümüz türkülerle tutulmuş, türkülerle gerdeğe girmişiz.Türkü ile ekin biçmişiz, türkü ile bulgur çekmişiz. Oküzün boyunduruğuna oturup türkü ile kotan sürmüşüz.Türkülerle deste kaldırmışız. Mezara da ağıtlarla gömülüyoruz..

Iyi kötü, terbiyeli terbiyesiz hayatımızın hiçbir yanı yok ki türküde dile gelmemiş olsun. Söylenemez, ayıptır, günahtır dediğimiz nice yasağı türküler delmiş. Türkünün sihirli dünyasına girerek bütün yasaklara meydan okumuş halkımız. “Öldür gavur kocanı, günahına ortağım” diyebilir misiniz? Hele bugün, şu yaman demokrasi devrinde “Çift memenin üstünden doğru yol Hacca gider”Yahut “Öpülmemiş kızların kabul olmaz orucu.”diyebilir misiniz? Hafazanallah! “İmam ezan okurken cümbüşe başlamalı “diyor bir türkü. Başlasanız da kimse duysun istemezsiniz. Türkü dobra dobra söylüyor. Eskiler süsten püsten uzak her şeyi,  cinselik bile, söylemeye Oğuz üslubu,yahut Oğuz tarzı diyorlar. Halk oyunları da öyle değil mi?.Tutucu dediğiniz, tesettüre sokmak istediğiniz Anadolu kadınlarına bakın.  Elin âlemin seyredeceğini bile bile, kameranın karşısına geçip erkeklerle el ele tutuyorlar; İslamcıların bütün baskısına karşın,göğsünü gere gere,halay çekiyor, horon tepiyor .Çünkü, türkü de, oyun da kutsal törenin bir parçası idi, Kutsi Tecer köylüye sormuş, “Siz halay çekmeseniz, oynamasanız ne olur?” “Biz yaşayamayız” demişler.

Siz ninnilerle büyümediniz. Bunun için ana sesinin, ana sütü kadar tatlı, ana sütü kadar sıcak, ana sütü gibi bedava geldiğini bilmezsiniz. Üstelik ninnilerin analarımızın çekilmez çilesi ile dolu olduğu da görmemişinizdir. Ninni dersiniz:“Ananın çocuğuna karşı duyduğu o büyük sevginin ve şefkatın ifadesidir.” Palavradır bu. Daha doğrusu tek yanlı bir abartıdır. Tıpkı “ Sen ne güzel bulursun, gezsen Anadolu’yu, dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” diyen şiir gibi. Ninnilerde evlat sevgisi,çocuk sahibi olmanın mutluluğu elbet vardır: Bir anne ninnide diyor ki: “Çocuk sesi duymazsam, elim kolum dolaşır.” Bir başkası “ Tanrım seni bana vermiş her derdin unutsun deyi.” .” Elbet çocuğa kavuşan annenin mutluluğu bunlar.. Çocuğu olmayan  annenin derin kaygısı da var ninnilerde: “Aynalı beşik sallamadı kollarım, nen çalmadı kırılası dillerim.” Bu kaygıyı büyüten, umarsız bir korkuya dönüştüren sosyal bir yara da var ninnide: Çocuk doğurmayan, daha doğrusu erkek çocuk doğurmayan ananın başına neler geleceğinden korkudur bu:“Küçük kazanlarda yemek pişiyor,oynayan çocuklara gönlüm düşüyor, doğurmazsam köpek beni boşuyor.” “Dama çıktım üzüm sermeye,nenesi geliyor torun sevmeye,dürzü baban hazırlanmış güvey girmeye,ya ver Allah muradımı ya al canımı.”

Ninniler asıl anamızın kara yazısının türküsüdür. Bu yazı, Tanrı eliyledeğil, kul eliyle yazılmıştır. Ninni kocanın kötü davranışından, dayağından yakınıyor. Baba tarafından akrabaların yabandan gelen geline ettiklerinden yakınıyor. Ninnide bebeğin halası (babanın  bacısı) “hela taşıdır”, teyzesi “yüzük kaşıdır.” “Yalaşık bulaşık halalar, sürmeli gözlü teyzeler.” Ninnide emmi keldir, dayı beydir:”Gel emmisi gel emmisi, seksekli kel emmisi, gel dayısı gel dayısı, atı arabası bey dayısı.” Bu aile yapımızın ninniler dilinden anlatılmasıdır.  Ninni başka neden yakınır? Evde işin ağırının anaya yüklenmesinden yakınır babanın ağlayan çocuğa aldırmadan, kıçını dönüp horul, horul uyumasından, çocuğun sesini kesemiyor diye anneyi döğmesinden yakınır. Gündüz ev işi içinde dönelemekten yorgun düşen, geceler boyunca da çocuğunu uyutmak için alt kirpiği üst kirpiğe dokundurmadan sabahı eden annenin büyük çilesidir ninni, “Yük dibine yerin ettim, el uyudu ben ah ettim.”.” Beni bitirdi yumurcak, memelerim yara olacak.” “ Bak yara oldu dizlerim, kolum da kopacak şimdi.” “ Balam bala dönüştü, yağa bala dönüştü, layla layla demekten, bağrım kana dönüştü’ (Azerbaycan’da ninniye layla diyorlar)” “Şimdi baban gelirse, hem seni döğer hem beni.” “Ninni dedim kolum şişti, kolumdan kolbağım düştü, soysuz baban koydu kaçtı.”Gecenin yalnızlığında  bunalan annenin sıcak duyguları, ninnide bazan kızgınlığa da dönüşür: “Dandini şişe  tapası, uyumadı eşek sıpası,” “Dan dan danalı bebek, uyumadı kaldı köpoğlu köpek.” “Uyu dedim uyumadı, köpek sıçsın inadına.”

Annelerimizin kız ve erkek çocuklarından beklentilerini anlamak  için ninniler en önemli kaynaklardan biri. Sosyal bilimcimiz ninnileri keşfetmemiş henüz. Ana,  yavrusunun  bir an evvel  büyüyüp kendisine bakmasını bekliyor: “Haydi büyü köç oğlum, tarlayı diken bürüdü.” “Ninni diyem uyusun,yata yata büyüsün, kalksın da kuyuy gitsin, beni işten kurtarsın.” “Ninni derim beni yakar,dudağınndan ballar akar,yavrum büyür bana bakar.” “Oğlum oğlum büyüyecek, uyudukça büyüyecek,eve para getirecek,bizi dardan kurtaracak”Baban kalan (artık) kocaldı, işe güce sal oğlum.” Ninnide annemizin bir beklentisi dahar var ki, hiç birimiz farketmemişiz. Görülüyor ki, anneye dayak yeni değil, evvel eski annemizin kara yazısı buymuş: “Ninni diyem yatasın,hemencik boy atasın,baban beni döğende, bana arka çıkasın.”. “Nenni diyem ağlayam, ciğerimi dağlayam, büyü hayfım al babandan,sana ben bel bağlayam.”

Anne, oğlunun ve kızının geleceği için neler hayallediğini, hangi mesleği çocuğuna layık gördüğünü de söylemiş ninnilerde. Eskiden derlenen ninnilerde en büyük beklenti çocuğun subay olması idi:“: Yanı kılıçlı subay ola,” “Sürmeli zabit ola, cebi parayla dola,” “  Uyuyup adam olacak, paşa zabit olacak”. Ben Van’da,  2004 yılında, bir gurup anneye sordum. İçlerinde çocuğunun subay olmasını isteyen iki anne çıktı.Salonda 30 anne vardı. Moda meslek doktorluk ninnilerde: “ Malını mülkünü sat da babası, oğlumu doktor yap babası”Oğlunu “ Köy Korucusu” görmek isteyen bir ninni bile var. Ama anamızın gözü pek de yukarda şimdilerde: “Benim oğlum okuyacak, olacak Cumhurbaşkanı.”. Kıza en çok yakıştırılan meslek ise öğretmenlik: “Kızım öğretmen olsun da  çocukları okutsun.” Ninniden, ananemizin çocuklarına nasıl bir evlenme hayallediğini de öğreniyoruz: “Kızım konak gelini, oğlum olsun saraylı.” “Kızımın nişanlısı yanı kılıçlı  zabit olsun.”

Türküler askerde de bizi terketmemiş. Asker türküsü deyince, kur’a çekilmesinden, Redif askerin toplanmasına, karada ve gemide talimden, kışladaki hayata, bozgunlardan, zaferlere kadar askerlikle ilgili konulara değinen türküleri anlıyoruz. Bunlardan bir kısmı sözlü tarihtir. Tarihçi tarafsız olamıyor. Türkü bize yazılı tarihin görmediği veya önemsemediği konuları, çok defa tarihçiden daha gerçekçi bir yaklaşımla anlatır. Tarihçi Birinci Dünya Savaşına kimin için girdiğimizi  hâlâ araştırıyor. Ama,  kimbilir kaç kardeşini bu savaşa kurban veren Avşar kadını bircek dörtükte, tarihimizin bu korkunç boğazlaşmasındaki gerçeği gözler önüne serebiliyor.:“Mektup yazdım da varmadı, tel vurdum aynı gelmedi, Alamanya harbeylesin, gayri kardaşım kalmadı. ( Bir Seferberlik ağıdından) Bugün Varna, Budin, Özi, Plevne gibi Balkan kalelerini kaybettiğimizi kim hatırlar? Ama türkü unutmuyor “Varna gibi kale yoktur, içinde Tımarı çoktur.Padişahtan imdat yoktur,ağalara beylere imdat Varna’ya.” “Yine doğdu aynan yıldız, kuruldu kavga gece gündüz, eli defterli gitti 18 bin kız imdat Allah der de ağlar Belgrad.” “Tuna nehri akmam diyor, etrafımı yıkmam diyor. şanı büyük  Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor.”

   Allahuekber dağlarında Kafkas Ordusunu donduran Enver Paşa tarihin sayfalarında 90 yıldır bir kahraman gibi kostak kostak salınıp durur. Sarıkamış Ağıdı öyle demiyor ama: Biz Urus’a  yenilmezdik , askeri kırdıran Enveri Paşa. Bizi koydun nere çıktın, körolası Enver Paşa. Bir Sarıkamış uğruna, doksan bin fidan kırıldı. Sarıkamış’ta kırıldı ,gonca gülün tazeleri.”

       Geçen yıldı sanıyorum.ilk defa Sarıkamış’ta kırılan “90 bin fidan  için bir  anıt dikilmesi tartışıldı. Bence bu anıta Enver Paşa’nın heykelini de koymalı. Arap at üstünde, ayağında su geçirmez keçe çizmeler, başında kara kuzu derisinden kalpak, sırtında samur kürk. Yanında da Sarıkamış ağıdından bir dize: “Bizim uşak çırıl çıplak, soğukta buyudu (dondu) bütün”.

 

      Asker türkülerinin en yaygın olanı Yemen üzerine söylenenlerdir. Kosova’dan Kars’a kadar geniş bir bölgede yaşayan türkünün ne vakit ortaya çıktığını ve hangi Yemen savaşını anlattığını kestirmek zordur. Kunoş’un 1880 lerde derlediği metinler arasında uzun bir Yemen türküsü var O vakit Yemen türkülerinin kökenini 1880 lerden evvele çıkarabiliriz.. Başka bir Yemen türküsünde Sultan Aziz’in adı geçer (1861-1876). Bir başka Yemen türküsü Sultan Reşat’ tan söz ediyor.“Sultan Reşat vermez bize tezkere.”

Yemen’le Osmanlı’nın ilk teması Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde olur, 1517’de bölgenin hakimiyeti Türklerin geçer. Ama, dağlık bölgeyi de içine alan Yemen’in tümden Osmanlı İmparatorluğuna katılması Hindistan seferinden dönen Süleyman Paşa’nın zamanındadır (1539). Yemen türküleri bu kadar eski olamaz, hem de bu seferlerde ağıda neden olacak bir bozgun veya felaket yer almamıştır.Osmanlı İmparatorluğu Yemen’i hiçbir zaman bütünü ile kontrol edememiştir. Özellikle dağlık bölgelerdeki Arap şeyhleri, İmparatorluğu zayıf buldukça isyan etmiş, sonraları İngiliz’lerin de desteği ile küçük emirlikler kurmuş, İmparatorluk buraya güçlü birlikler gönderince, haraç vererek bağlılıklarını arzetmişlerdir.Yemen’le ilgili çatışmalar 1848’de yoğunluk kazanmıştır. Sultan Abdülmecid, (1839-1861) Yemen’e 3000 kişilik bir ordu göndermiş. Ancak pek iyi idare edilmeyen bu askerin çoğu, pazara dağıldıkları bir gün, yerli Araplarca  öldürülmüştür. Bunu 1862’de Bonapart Mustafa Paşa’nın pusuya düşürülerek askerleri ile beraber öldürülmesi izler. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Yemen’de buna benzer olaylar sık sık yaşanır. Sultan Aziz’den söz eden Yemen türküsü bu olayların anısı olmalıdır.

Birinci Dünya Savaşında Arabistan çöllerinde, tam dört yıl, Türk askeri İngilizlerle, Arap aşiretleri ile, açlık ve hastalıkla savaşır. Ordu, Kanal’da, Bağdat’ta, Mekke’de, Medine’de, Suriye’de sürekli bozgunlara uğrar. Savaş Arabistan’ın, Suriye’nin ve Irak’ın keybedilmesi ile son bulur. Gerçi 1915’te ve 1917’de Yemen çevresinde savaşlar olmuştur. Ama, Yemen türküleri bu sınırlı savaşlara bağlanamaz. Öyle görünüyor ki, 19 uncu yüzyılın ikinci yarısındaki Yemen isyanları ile başlayan ve Birinci Dünya Savaşı ile biten Yemen ve Arabistan  çarpışmaları, Yemen türkülerine yansımış. Bu bozgun ve felaket yıllarında ölen ve kırılan sevgilinin, kardeşin, evladın acısı Yemen adı etrafında toplanmıştır. Halk hafızası Yemen’i onların bir sembolü olarak türkülere aktarmıştır. Unutmamalı ki, Birinci Dünya Savaşı’na 10.000 kişilik bir gönüllü aşiret ordusu katılmıştır. Ağıtı yakanlar ise aşiret kadınlarıdır

Ulaştıkları şekil mükemmelliği, duygu yoğunluğu ile Yemen türküleri yalın şiirin en güzel örnekleridir. Bu türkülerde, çölyazıda  savaşan askerin hayatından gerçekçi çizgiler de buluruz:“Bir incecik yolum gider Yemene,ılgıt ılgıt kanım damlar çimene.”“Gitme Yemen’e Yemen’e,Yemen sıcak kahve pişer, asker talime çıkanda,aceminin aklı şaşar” “Asker ettiler beni, kuram çıktı Yemene,sol taraftan vuruldum,kanım damlar çimene.” “Ağamı yolladım Yemen iline çifte tabancalar takmış beline,ayrılmak olur mu taze geline ,dön gel ağam dön gel dayanamiram,uyku gaflet basmış uyanamiram, ağam öldüğüne inanamiram.”

Asker türküleri kişisel duygulara da yer verir. Kur’ası çıkıp , sefere gidecek olan askerin ve akabalarının acısı türküdedir:.“İzmir’in içinde kura çekilir , kurası çıkanın boynu bükülür, analar babalar yola dökülür.”Başka bir türküde 10 senedir asker yolu gözleyen genç kadın konuşur: “Söylen padişaha yari göndersin, bu kanunu bu zagonu (galiba Rusça kanun’düzen demektir.) döndersin,on seneyi bir seneye indirsin, hiç mi merhamet yok Sultan Aziz’de, soyka Yemen  yiğit koymadı bizde, on senedir asker yolu gözlüyom, saçım ağardı fer kalmadı dizde.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşsız geçen yarım yüzyılı, askerlik süresinin bir iki yıla indirilmesi asker türkülerindeki ağıt havasını, acıyı ve şikayeti ortadan kaldırdı. Asker yolu bekleyen artık umutsuz değil: “Sen git yarim talime de, ben yolunu beklerim.” Asker ocağı artık bir eğitim ocağı, herkese eşit, kısa ve zahmetsiz bir hizmet.. Bir ninni beşikteki çocuk için diyor ki: “Varsın gitsin askere, akılansın kerata.”

       Asker türküleri tümden kaybolmadı. 1952 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kore’ye 4500 kişilik bir birlik yolladı.Bu askerin  yüzlercesi Kunuri savaşında, Amerikan birliklerinin kuşatılmasını önlemek için vuruldu, yaralandı veya öldü. Bu  olaya bir türkü yakılmıştı. Türkü uzun yaşamadı, kısa bir zaman söylendi, sonra unutuldu:“Nakliye alayı sevke dizildi, Kore’ye gidenlerin benzi bozuldu, bizim evraka da Kore yazıldı, yansın Kore yansın kül viran olsun. Komünist Beyinin gözü kör olsun.”Elimizde İsmet Paşa’ya sitem eden iki askerlik türküsü de var: “Ne olacak İsmet Paşa ne olacak, yarim ile kolordu mu dolacak?” “ Ak tavuk almadın mı, kümese koymadın mı, yolla İsmet yarimi sen asker olmadın mı?”

     Türküler Anadolu’da yaşayan bütün insanların ortak dili. .Türküler etnik hudut tanımadığı gibi,coğrafya hududu da tanımıyor.. Kökeni ne olursa olsun insandan insana, ulustan ulusa, huduttan hududa kolayca geçebiliyor. Anadolu gibi uygarlıkların harman olduğu, etnik gurupların, dinlerin, ırkların, yüzyıllarca bir arada yaşadığı bir bölgede müziğe köken aramak ve bulmak tehlikeli bir yaklaşımdır. Ermenilerin “Dasni çort” (Ermenice on dört demek) dedikleri oyun havasına biz “On dört” diyoruz. On Dört, Doğu Anadolu’da çok sevilen bir oyundur. Biz mi onlardan almışız, onlar mı bizden ? Erzurum’ da derlediğim bir uzun havanın adı Kürt Lavegi. Bugün biz ona sadece Laveg diyoruz. Yarısı Türkçe, yarısı Rumca; yarısı Kürtçe yarısı Türkçe türkülerimiz var.Sesi güzel Rum şarkıcıları Anadolu’dan gitmiş, Amerika’ta Türkçe plaklar doldurmuşlar. Onlara eşlik edenler, Ermeni ve Rum çalgıcılar.

 

Türk, Arap, Rum, Kürt, Türkmen, Oğuz Anadolu’ da  el ele verip imece ile binbir renkli bir türkü kilimi dokumuş, barışçı bir koro oluşturmuşlar. Bu güçlü koroda yer alırken hiç biri ötekini hor görmemiş. Hep beraber aynı müzikle halaya, horona kalkmışlar, bar tutmuşlar, semaha durmuşlar. Bu konuya dar bir ulusçuluk açısından yaklaşmamak gerekir. Türkler Anadolu’ya kendi türkü gelenekleri, kendi bağlama sazları ve kopuzları ile gelmişler, Anadolu’da yeni bir kültür çevresi içinde , tıpkı öteki halk edebiyatı türlerinde olduğu gibi, türkülerde de yeni bir sentez oluşturarak eski geleneği büyütmüş, zenginleştirmiş, ona yeni ezgiler katmışlar. Kürtler de öyle, Ermeniler de öyle. Rumlar da öyle. Onlar da kendi türkü geleneklerini Anadolu hamuru ile yoğurarak yeni bileşimler yaratmışlar. Benim Doğu Anadolu’da 1955-82 arasında Aşık Sabit Müdami’den, Dursun Cevlani’den ve  Gülistan Çobanoğlu’ndan (Murat Çobanoğlu’nun babası) derlediğim ezgilerin sadece adlarına bakmak bile oralarda, Kafkas, Iran, Arap, Türk, Ermeni, Kürt, Terekeme, Karapapak, Türkmen, Karaçi gibi değişik müzik geleneklerinden nasıl bir kültür sentezi kurulduğunu görmeye yeter. Ezgilerin adları şöyle: Karabağ ağıt havası,Gence Gülebeyi, İrevani (Revan’dan),Kars Derbederi, Erzurum Divanisi, Arnavut Halayı (Sivas), Ahçik ( Sivas oyun havası) Acem Zarincisi, Kürdi Gareyli, Kürt Lavegi, Lorke, Türkmen Üç Kolu, Osmanlı Divanisi, Dasni Çort, Yürük Makamı, Barak Havası, Karaçi Terekeme Divanisi, Posof Güzellemesi.“

1940 ların sonuna doğru Türkiye’de bir Hint filmi gösterilmişti. Adı“Avaramu“. Bu filmdeki bir türkü memleketimizde “Avareyim“ adı ile çok sevilip, yayılmıştı. 1972 yılında  Erzurum’da bu türküyü davul zurna eşliğinde dinledim. “Avarayım“ adını almış ve bir Türk halk türküsü olup çıkmıştı.

Eğin türkülerini  Ermenilerin kendi dillerinde söylediklerini biliyoruz.  Sarı Gelin adlı türkünün Ermenicesi ve Türkçesi var.Ezgi de öyle Türkler ve Ermeniler iki ayrı ezgi ile söylüyor aynı türküyü.

Bunlara benzeyen, kökeni çok eski ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bir türkümüz daha var.Trabzon’lu kayıkçıların kürek çekerken söyledikleri bir türkü şöyle başlar: “Heyamola yesa yesa,” Türkü kürek çekmenin ritmine uyarak devam eder, bir iş türküsü bu. Türk grameri bilgini Jean Deny’ ye göre yukardaki “helesa sallim yesa” diye başlayan gemici türküsü eski Mısırda, Eski ve Yeni Yunan kültüründe ve Roma’da gemicilerin çapayı denize atarken, çapayı denizden çekerken söyledikleri bir türküdür. Eski kaynaklardaki şekli “ Eyya mala”dır. Biz bu türküyü “Eyyam ola yel ese” diye yerlileştirmişiz.

         Türkülerin hayatımızda girmediği yer, bize yoldaşlık etmediği yol, paylaşmadığı sevincimiz ve acımız yok. Mahpus damına düşeni eş dost unutuyor, ama türkü unutmuyor.

“Mapushane seni yapan kör olsun,körolsun da ik’elleri kırılsın”. “Mapushane dedikleri bir derin kuyu,yetmiş arşın geliyor kalenin boyu,ne gelen var ne giden hemen yat uyu.”

 

Mezar arasında bıçaklanan Kazım kimse unutulup gidecekti. Kazım’ın bir özelliği olmalı ki, türkü unutmuyor onu: “Mezar  arasında harman olur mu, kama yarasına yavrum derman olur mu? Kazımım aslanım yavrum burda yatıyor, kaytan bıyıkları kana batıyor.” İki kadınla evlenen de derdini bize türkü ile anlatmış.: “Yandım ik’avrad elinden, ille büyüğün dilinden.” Kocası tarafından bir kerecik hamama veya  Kağıthaneye gezmeye gönderilmeyen kadın kimsenin umurunda değil. Ama türküler vefalı, onun derdini de dile getirmişler: “Ayda bir kez göndermezsin hamama, Kağıthaneye gitsem tutamazsın araba, seni evde bıraksam takılırsın Arab’a.” Dahası var sevda yüzünden sarılık olunabileceğini de türkülerden öğreniryoruz: “Yüce dağ başında olur arılık, aşkına düşel oldum sarılık.” Doktorlarımız sarılık hastalığının nedenlerini ararken türkülere bakmayı unutmasın.

Türkülerle beraberliğimiz öylesine güçlü ki yurt dışına, yani dış` gurbete giderken de türküler bizi terketmemiş. . Bir türkü diyor ki: “Gitmişsin Almanya’ya orada evlenmişsin”, Öteki “ Alamanya Alamanya, ben gibi sağmal bulamanya.” Ninniye bile girmiş bu Alamanya   “ Alamanya’da oğlumun bir hayırsız babası var.” Alamanya türkülerimiz de Eğin türkülerindeki gurbetin  yerini alıyor. Ama, bunlarda elbet Eğin türkülerindeki şiir yükü yok.

 

Dış gurbete yalnız türküler değil,türkülerin vefalı arkadaşı bağlama da gitmiş.Alamanya’da, Fransa’da oranın müzik aletlerini peşine takmış barlara yerleşmiş. Bu barların adı Türkübar, Kilimbar, Yaylabar gibi yerli adlar.Avrupa ile kültür ilişkimiz uzun yıllar bizden bir ses sanatçısının veya bir orkestra şefinin, bir ressamın gitmesi ile olmuş. Bu yüksek kültür temsilcilerinin etkisi çok sınırlı.  Operanın da, orkestranın da en iyisi onlarda.Neden dinlesinler bizimkini? Ama Türkü barlar ilk defa halk kültürümüzü, halktan insanların dili ile, doğrudan Avrupa’ya taşımış. Bağlamamızın Batı müzik aletleri ile hiçbir derdi yok. Onlarla pek güzel anlaşmış. Türkü barlarda .yemek yeniyor, türküler söyleniyor, arkasından bir oyun faslıdır gidiyor. Bardır, halaydır, horondur bir hengame. Müşteriler yalnız Türkler değil, Alamanı da ,Fransızı da sevmiş Türkü barları. Gökalp’ın bir gözlemi var diyor ki, milli Türk müziği, halk türkülerimizin Batı tekniği ile işlenmesinden doğacak. Halk sanatı ile Batı sanatı arasında bir uyuşmazlık yoktur. Türkü barlar Gökalp’ı haklı çıkarıyor.

 

Aşık Veysel ırkçı değildi. Der ki: “Kur’an’a bak İncil’e bak, Dört kitabın dördü de

Hak, hakir görüp ırk ayırmak, hakikatte yüz karası.” Veysel Baba diyor ki:\

“Türk’üz türkü çağırırız”. Haklısın koca Veysel, türküler yeniden doğdu.Baksana radyoda türkü, televizyonda türkü, sahnede türkü

 

Biz Türk’üz  türkü çağırmaya devam edeceğiz.                           

        

Bu yazıda tırnak içine  içine alınan metinleri Bekir Karadeniz’in üç ciltlik büyük türkü emeği Kömür Gözlüm , Elâ Gözlüm, Gül Yüzlüm (Özgür Yayınları, İstanbul) ve Ahmet Şükrü Esen’in Anadolu Türküleri (İş Bankası yayını) adlı kitaplarından, ninnileri de Amil Çelebioğlu’nun Ninniler Hazinesi (......) adlı değerli çalışmasından aldım.

Bu yazının başlığındaki fikir sık sık Ankara Valisi Nevzat Tandogan’a mal ediliyor. Geçen hafta Radikal’de gene aynı görüş tekrar edildi. Aslında kimin söylediği pek de önemli değil. İddianın kendisi bir devirde bazı insanların zihniyetini göstermesi bakımından önemli. Benim tanık olduğum bir olay var. Bu sözün kimin ağzından çıktığını gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Bu olay, 1945-50 İsmet İnönü demokrasisinin ne denli bir demokrasi olduğunu göstermesi bakımından öğreticidir. Bunun için yazıyorum. 

1945’teki demokrasi 

İsmet İnönü’nün 1945’te, övüne övüne getirdiği demokrasinin gerçek demokrasi ile hiçbir ilgisi olmadı. Bu devir öyle bir devirdi ki, Aziz Nesin’in evinde Fransızca Larousse lugatı bulununca polisler lugatı, La La La Rus Rus Rus diye heceleyip, bu Rus kitabıdır diye Aziz Nesin’i karakola buyur edebiyorlardı.. 

Ev sahibim, bu adam gece saat ikilere kadar komünistlik yapıyor diyor, mahkemeye başvurabiliyor, beni evden çıkarmak istiyordu. Geç vakitlere kadar doktora tezimi yazıyordum. Aslında beni çıkarıp yeni kiracıdan hava parası alacaktı. Üç solcu üniversite hocası için TBMM’den özel kanun çıkarılıyordu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü binalarının havadan resimleri çekiliyor, binaların kuruluş biçiminde orak çekiç keşfediliyordu. Veteriner Fakültesi öğrencisi Nevzat, bir ağacın gölgesinde oturup ders çalışırmış. Komünist diye şikâyet ediliyordu. Bu ağacı, vaktiyle Türkiye’yi ziyaret eden Rus generali Voroşilof dikmişmiş. İsmet Paşa, devletin bütün desteğini sağlayarak İsmail Hakkı Tonguç’a Köy Enstitülerini kurduruyor. Sonra aynı İnönü, Tonguç’un komünist diye mahkemelerde sürünmesine göz yumuyordu. Tonguç’un suçu bir ögrenciye Ignazio Silone’nin ‘Fontamara’ adlı kitabını vermesi idi. Güney İtalya’daki açlığı anlatan bir romandır bu. İtalya’da da olsa açlıktan bahsetmek komünistlikti. Mahmut Makal da ‘Bizim Köy’ adlı kitabında Türk köyünün geriliğini ve sefaletini anlattığı için hapis yatıyordu. Orhan Veli’nin hakkı var: “Açlıktan bahsediyorsun, demek ki sen komünistsin, bütün binaları yakan sensin,Ankara’da’kileri sen İstanbul’dakileri sen, ...sen ne domuzsun sen.” 

İsmet Inönü’nün 1945’le 50 arasında yaptıkları 45’e kadar yaptıklarının tam tersidir. Bunu rahmetli Erdal İnönü’ye sormuştum. Seçimi kaybetmekten korktukları için demişti. Gerçeğin yarısı böyledir. Öteki yarısını da, Marshall yardımının bize yüklettiği koşullarda aramak gerekir. 

Bir piknik anısı 

Böyle bir devirde, Dil ve Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden, kızlı erkekli bir grup Baraja eğlenmeye gittik. O vakit Ankara’nın tek eğlence yeri barajdı. Orada küçük ama güzel bir orkestra vardı. Parası olanlar bira içti. Ankara birası idi. İsmet Paşa ile Celal Bayar’ın arasını açan Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasının birası. İş Bankası özel girişiminin başındaki Celal Bayar fabrikayı, devlet yardım etsin, biz kuralım, demiş Başbakan İnönü, “Hem devlet kolaylık sağlasın, hem özel girişimciler kazansın, ben devletçiliği anlarım ama dolapçılığı anlamam” karşılığını vermiş ve fabrikayı devlet kurmuştu. 

Kumanyalar yendi, danslar edildi ve bir ara orkestra ‘Volga Volga’ diye bir Rus halk şarkısı çalmaya başladı. Bu, Don balıkçılarının tanınmış bir halk şarkısıdır: “Önümüzde çok yol var, yürüyelim yoldaşlar, hayda da hayda” filan diye Türkçeye çevrilmiştir. Bilenlerimiz orkestraya katıldı, benim gibi sesi pek kötü olanlar sadece dinledi. Koro halinde türkü söylendi. Başka türküler de söyledik. Güzel bir hafta sonu geçirmiştık, evlerimize döndük. Ben deliksiz bir uykudaydım ki kapı çalındı. İki sivil polis: “Vali bey sizinle görüşmek istiyor, hükümet binasına gideceğiz” dedi. Gece yarısı vali beyin hükümet binasında ne işi olacak? Herhalde çok önemli bir şey var diyerek gittim. Hoş, gitmemek olur muydu? Vali konağına vardım. Ne göreyim, bizim arkadaşların hepsi vali beyin kapısının öınünde volta atmıyorlar mı? Hayrola, nedir filan dedimse de kimsenin bir şey bildiği yok. Arkadaşlar işi matrağa vuruyor. “Taş kaldırmışsınız oğlum, neden saklıyorsunuz?” filan yollu şakalar yapılıyor. O devir solcu öğrencilerin her ay başında bir taş kaldırarak, Rusya’dan para aldıkları dedikodusu vardı. Buna inananlar da yok değildi. 

Saat 10 da vali bey teşrif ettiler. Vali CHP valisi Avni Doğan’dı. Kaşlarını Atatürk’ün kaşları gibi yukarıya kaldırmış, heybetli bir vali. O vakit böyle kaşlar Atatürkçülük işareti idi. Karşısına dizildik. Kız arkadaşlarımız pek tedirgindi. Hepimizi şöyle bir süzdü vali bey. Bizi korkutacak kadar beklediğine inandıktan sonra “Siz dün bir Rus şarkısı söylemişiniz. Doğru mu?” deyiverdi. Büyük suçumuzu kabullenmemizi istiyordu. Biz hem bu dehşet suçumuzu öğrenerek rahatlamış, hem de yarı gecede bunun için mi çağrıldığımıza hayret etmiştik. “Türk şarkıları yok muydu? Siz Türk değil miniz” diye bizi bir güzel haşladı Ankara Valisi. 

“Aman vali bey biz Türk halk şarkıları da söyledik, sonra ilkin orkestra başladı, onlar da suçlu olmalı” filan diyecek olduk. Varak-ı Mihr ü Vefa’yı kim okur kim dinler? Sonra aşağı perdeden nasihata geçti vali bey. Gençmişiz, geleceğimizi düşünmeli imişiz. Bu seferlik bizi affediyormuş. Sonra o meşhur cümleyi patlattı. “Bakın çocuklar! Eğer bütün dünya komünist olacaksa Türkiye en son komunist olacaktır. Eger Türkiye komünist olacaksa onu da biz yaparız size bırakmayız, haydi gidin.” Ucuz atlattık diye evlerimize döndük. Bir daha da Volga Volga şarkısını ağzımıza almadık. 

Tandoğan’dan aynı cümle 

Aynı cümleyi Nevzat Tandogan’ın Osman Yüksel’e söylediği rivayet ediliyor. Osman Yüksel’in komünistlikle ilişkisi yoktu. Yüksel hem dehşetli dindar, hem de sert milliyetçi idi. Hisar’da komşu idik. Sefil bir odada yaşardı. Yoksuldu. O milliyetçi ben solcu, gene de birbirimizi sayar ve görüşürdük. 

Ben Nâzım Hikmet’ten okurdum, Osman Mehmet Akif’ten şiirler okurdu. Osman, Serdengeçti adlı bir dergi çıkardı bir ara. Şairliği de vardı. Aklımda iki dizesi kalmış: “Girmişti Katerina Baltacı’nın koynuna.” 

Osman Prut bozgunumuzu Katerina’nın Baltacı ile yatmasına bağlardı, buna da gerçekten inanırdı. Ona göre Kızılbaş’la kızıl arasaında bir baş farkı vardı. Alevileri komünist sayardı. Nasıl oluyor da Vali Tandoğan Osman’ı komünistlikten sorguya çekiyor ben anlamadım. Osman’ın dürüst bir tarafı vardı. Demokrat Parti’den bir ara milletvekili seçildi. Kıravat takmamakta ısrarlı oldu.Meclis’te kıravatsız oturan tek milletvekili idi. Demokrat Parti Toprak Reformu Kanunu’nu kuşa benzetirken tek karşıt oyu Osman kullandı. Köylüye toprak verilmesinden yana idi. Elbet yeni seçimlerde Osman’ı listeye almadılar. 

Vali Tandoğan’ı arkalamak değil niyetim. Kılıkları kötü diye köylüleri Atatürk Bulvarı’ndan geçirmezdi Tandoğan. Sefaretlerin önünden geçerek bizi yabancılara kötü göstermeye hakları yoktu. Tandoğan’ın adı bir doktorun öldürülmesi davasına karıştı. Tanık olarak mahkemeye çağrıldı. Sanık muamelesi yapılmış olacak ki: “Bana bunu nasıl yaparlar?” diyerek başına bir kurşun sıktı, 1946’da olacak, öldü. Astığı astık, kestiği kestik bir vali idi. Uzun yıllar Ankara ondan soruldu. Hakkını da yememek gerek. Meyhaneler tam vaktinde kapanırdı. Ankara sokaklarını sarhoşlar dolduramazdı. Milli Korunma Kanunu’nun yaman uygulayıcısı idi. Karaborsacılara göz açtırmazdı. Ne diyelim, sevabı ve günahı ile gitti. Adı Tandoğan Meydanı’nda kaldı. 

Indiana Universitesinde bugun (3 haziran) Taksim olaylarını protesto etmek icin bir miting düzenlendi. Protestoyu Türk ögrenciler hazırlamıştı. Universitedeki Turk Profesöerlerden bir kaçı, bazı Amerikalı profesörler, Uluslararası Af örgütünden temsilciler, Türk ve Ameriklalı ögrencilerden oluşan 150 kişi katıldı. 12, 30da  Universitenin giriş kapısında toplanan  insanların elinde Türk ve Amerikan bayrakları ve dövizler vardı. Katılanlara yakalarına takmak için küçük siyah kordeleler dağıtıldı..Katılımcılara dagıtılan bir metnin.başlığı Resistanbul’du, yani diren Istanbul. Bir Türk hanım profesör bu metni okudu:

 

“ Biz  öğrenciler, bilim adamları, sanatkarlar,ve Bloomington halkı, bugün burada, Istanbul’da barışçıl  bir toplantı yüzünde, korkunç bir polis şiddetine maruz kalan dostlarımızla, kardeşlerimizle, meslektaşlarıızla kız kardeşlerimizle dayanışmamızı göstermek için toplandık. Onlar sadece parklarını korumak, ağaçlarını kurtarmak, dogayı parçalatmamak için toplanmışlardı. Iktidar ise parkı yıktırıp yerine alış-vriş merkezi yaptırmak istiyordu. Turk Anayasası da, tıpkı Amerikan anayasası gibi, vatandaşın  barışçıl protesto ve fikrini ifade etme hakkını tanır. AKP’ iktidarının uyguladığı şiddet ve baskı politikası anayasaya aykırıdır.Bizler akıl almaz insan hakları ihlalinden endişeliyiz. Bizler basının büyük kısmının  şiddet ve baskı karşısında susmasını, olanları yazmamasını protesto ediyoruz. Sosyal medyanın, yabancı basının yazdıklarını okudukça Turk basınının büyük kısmının suskunluğundan şaşkınlığa düşüyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz.

 

Buradan bütün ulusların vatandaşlarına, Türk halkının konuşma ve fikrini  ifade etme hakkıni savunmalari için sesleniyoruz. Baskıya, ve polis vahşetine hemen son verilmesini talep ediyoruz.. Sosyal adalet talep ediyoruz. Türkiyedeki  dostlarımız, meslektaşlarımız, kız ve erkek kardeşlerimiz bilin ki, biz burada size yapı;lan fiziksel ve ruhsal baskılara, haklarınızın elinizden alınmasına kızgınlık ve üzüntü doluyuz.. Sizinle dayanışmamızı ifade ediyoruz.”

 

Alkışlarla biten konuşmadan sonra grup kentin merkezine kadar, yazılan dövizleri açarak yürüyüşe geçti. Taşınan dövizlerin en dikkat çekenleri şunlardı:Taksimde biz de yaralandık. Yalnız değilsiniz.  Her yer Taksim, her yer Istanbul. Yaralanan kardeşlerim acınızı biz de duyuyoruz. Halkın sesi Hakkın sesidir. Tevfik Fikretten bir dize : “Zulmün topu var güllesi var kal’ası varsa, Hakkın da bükülmez kolu dönmez yüzü vardır.”

 

Kent merkezinde tekrar toplanıldı. Dövizler yükseklere kaldırıl ve  “Dağ Başını duman almış” marşının değişik bir şekli, hep beraber söylendi.. Şaşılacak bir yaratıcılığın ve inceliğin eseri ollan marş şöyle okundu“Gezimizi duman almış,Gümüşsuyu durmaz ağlar, güneş Taksim’den şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar. Bu gök deniz nerede var, nerede bu dağlare taşlar...” söz buraya gelinnce gurup hep bir ağızdan Taksim’de, Taksimde diye  haykırdı. Yürüyüş boyu nca yeni katılanlarla sayısı artan kalabalık, Universiteye döndü ve katılanların birbirini tebrik etmesi ve kucaklaşması ile son buldu. .

 

Mitingden bir resim.

“Cahilliğn bu kadarı Tanrı vergisi olamaz, yaman eğitim ister” Kemal Tahir

Türkiye Cumhuriyetine yapılan eleştiriler çeşitlidir. Kötü niyetli olanlar vardır. Yakın tarihimizi  bilmemekten kaynaklananlar vardır. Bunlara hak vermeseniz bile okur veya dinler geçersiniz. Turkiye Cumhuriyeti eleştirilemez değildir. Bunların arasında haklı olanlar da vardır. Değerlendirirsiniz. Geçenlerde bir gazetede  yazdı, veya bir politikacımız söylemiş, iyi hatırlamıyorum. “Latin Alfabesi bir günde kültür hafızamızı kaybettirdi.”demiş. Bu görüş başka türlü de ifade edilegelmiştir. “Efendim Latin Alfabesi bir günde bizi geçmişimizden tümden koparmıştır”.. Böyle düşünmek için cahillik yetmez, kötü niyet te  yetmez. Buna başka bir ad bulmak gerekir.

 

Suç alfabeye atıldığına göre Latin Alfabesi bizim yazılı kültür kaynakları ile ilişkimizi bir günde tümden koparmış oluyor. Gerçek bambaşka, hatta gerçek bunun tam tersi. Latin Alfabesi kabul edilince Türkiye Cumhuriyetinde okur yazar oranı yüzde 7 idi. Köylerimizde bu oran   yüzde 5.97 a düşüyor, Doğu Anadolu’da iyice dibe vuruyordu. Siirt’te okur yazar oranı binde 4 idi. Yani halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun hafızasına yazılı kaynaklarımızdan hiç bir şey düşmemişti. Onlar sözlü kültür içinde yaşıyordu. Sözlü kültür değişmez değildir, ama, gelenek üstüne kurulduğu için yavaş değişir. Bugün bile halkımızın büyücek bir kısmı sözlü kültür içinde yaşıyor. Yani kültür hafızasını kaybetmiş değil.

 

Bizim geçmişteki yazılı kaynaklarımız, tarih kitapları, şiir kitapları, (divanlar), din ve hukuk kitapları idi. Bir avuç okur yazarımızdan ne kadarı bu kaymakları anlayabiliyordu? Ahmet Mithat Efendi ( 1884-1913) bu konuda diyor ki :“Kalem sahiplerine şunu sormak istiyorum. Bizim kendimize ait bir lisanımız yok mu? Türkistan’dan bir Türk, Necid’ ten bir Arap, Şiraz’dan bir Acem getirsek, bizim karma lisanımızla yazılan en güzel parçayı  bunlara okusak, hangisi anlar? Şüphe yok ki hiç birisi anlamaz Bu parçayı bize okudukları vakit biz de anlayamıyoruz. (Levent, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları 141)

 

Yazılı kültür kaynaklarımızın pek küçük bir azınlıkça anlaşılması  Kurtuluş Savaşı yıllarında ciddi güçlükler ortaya çıkardı. Savaşın önemini halka anlatmak gerekiyordu. Halkin desteği olmadan yedi düvele karşı verilen bu savaş kazanılamazdı. Ama halk yazılanları okuyamıyor, okusa da anlamıyordu. Bunu önlemek için Türkiye Büyük Millet Meclisi bir komite kurdu, başkanlığına da Mehmet Akif getirildi. Yazılar ilkin bu komitede Türkçeleştiriliyor, halkın anlayacağı bir dille yeniden yazılıyor  ve camilere asılıyordu.  Demek oluyor ki, yazılı  kültür dilimiz daha o yıllarda işlevini iyice kaybetmişti. Veya kültür hafızamız, daha o vakit  savaşın kan ve barut kokuları içinde  yukardaki bir avuç okur yazarın hafızasından kurtulmaya, aşağıdaki halka yaklaşmaya  başlamıştı.

 

Gerçeğin başka bir yüzü daha var. Latin Alfabesi bir günde kabul edilmiş değildir. Latin Alfabesi taraftarlığının 1869 lara uzanan bir tarihi vardır.  Bunun bazı nedenleri var. Arap harfleri ile Türkçeyi doğru okumak zordu. Çünkü Arap Alfabesi sesli harfleri kullanmaz. Alalım (ك ړ كٯ) kelimesini, yani Arapça okunuşu ile (kaf, vav, rı, kaf) harflerinden oluşan kelimeyi. Bu kelime hem kürek okunabilirdi, hem görek okunabilirdi, hem  gevrek, hem de civcivleri atrafına toplamış gürk  okunabilirdi. Bu okuma güçlüğünü önlemek için  Enver Paşa, savaş yıllarında orduya  yeni bir Alfabe kabul ettirmişti. Buna Enver Paşa Alfabesi denmiştir.Yeni alfabe bütün sesli harfleri kullanacaktı. Ama, sesliler eklenince keelimeler pek uzuyor ve yazı çirkinleşiyordu. Savaşın sonunda Enver Paşa ile beraber bu Alfabe de tarih sahnesinden silindi.

 

Latin Alfabesi yandaşlığı İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra gittikçe kuvvetlenerek 1928 lere kadar geldi. 1928 de Türkiye Cumhuriyetinde, İslam dünyasında ve Asyadaki soydaşlarımızın ülkelerinde  meydana gelen köklü sosyal ve siyasi gelişmeler bizim Latin Alfabesini  kabul etmemizi sadece kolaylaştırmamış, zorunlu hale getirmiştir. Birinci Dünya Savaşından önce, Latin Alfabesi  karşıtlarının  iki güçlü dayanağı vardı. Arap Alfabesi İmparatorluktaki bütün Müslüman ulusları birleştiren bir kültür bağı idi. Latin Alfabesini kabul edersek,  bu uluslarla kültür bağımız kopacaktı. Ayrıca, Kur’an Arap harfleri ile yazıldığı için Arap harfleri kutsal sayılırdı. Biz sokakta üzerinde Arap harfleri bulunan bir kağıt bulursak, yerden alır, öper başımıza korduk.

 

Birinci Dünya Savaşı’nda, dinimizle ve Arap alfabesi ile bağlı bulunduğumuz Müslüman kardeşlerimizin önemlice bir bölümü, Abdülhamid’in Cihat bayrağının altına koşacağına, İngiliz bayrağının altına koştu ve bize karşı savaştı. Mehmetçik, İngilizlerden çektiğimizden daha fazlasını bu din kardeşlerimizden çekti. General Galip Pasinler, anılarında yazıyor ki, yalnız Yemen savaşlarında Arap din kardeşlerimiz 90 bin  Müslüman Türk din kardeşini öldürmüş. Sultan Abdülmecit 1848 de Yemen’e 3000 kışilik bir ordu gönderiyor. Din kardeşlerinden kuşku duymayan bu asker  Pazar yerine silahsız dağıdığı birgün öldürülüyor. Hepsi Müslüman Araplar tarafından öldürülüyor. 1862 de ise Bonapart Mustafa Paşamızın idaresindeki bir birliğimiz,  Kavm-i necib-i Arap (yani Asil ve Necip Arap kavmi)dediğimiz Müslüman kardeşlerimizce pusuya düşürülüyor ve hepsi yok ediliyor. Paşa da öldürülenlerin içinde. (Bak Türkü, Ilhan Başgöz, Pan Yayını s.39) Siz bakmayın bugünkü  politikanın “Türk Arapsız olamaz” dediğine. Gerçeği Yemen türküleri söylüyor, onu dinleyin:

Ağamı yolladım Yemen iline

Çifte tabancalar takmış beline

Ayrılmak olur mu taze geline

           Dön gel Ağam dön gel dayanamirem

           Uyku gaflet basmış uyanamirem

           Ağam öldüğüne inanamirem.( Bak: Türkü, s.153)

 

Bir incecik yolum gider Yemen’e

Ilgıt alğıt kanım damlar çimene.

 

Bu ılgıt ılgıt akan kan  Anadolu’da yaşayan Müslüman Türk’ün  Müslüman Arap çöllerinde akan kanıdır. Müslüman Ümmeti Osmanlı’dan kopup da İngiliz - Fransız sömürgesine dönüşünce, Arap Alfabesi de bir kültür bağı olmaktan çıktı. Ama, bu engelin yerini başka güçlü bir engel aldı. Ankara’da önemli  bir gurup oluşturan milliyetçi çevreler Latin Alfabesine karşıydılar. Çünkü Asya’da yaşayan Azeri, Türkmen, Tatar, Kırgız, Özbek, Kazak soydaşlarımız Arap Alfabesi kullanıyordu. Biz Latin Alfabesini kabul edersek onlarla kültür bağımız kopacak, bizim yazdıklarımızı onlar okuyamayacak, onların yazdığını biz okuyamayacaktık. Bu güçlü ve yerinde bir kaygı idi.

 

Tarihin garip cilveleri vardır. Sovyetler Birliğindeki Azeri, Türkmen, Tatar, Özbek, Kırgız ve  Kazak ırkaşlarımız 1926 yılında Baku’de bir kongre toplayıp, Latin Alfabesini kabul etmeye karar vermesinler mi? Baku Kongresinden kısa bir zaman evvel, Ankara’daki milliyetçi önderlerden Ayaz İshaki diyordu ki: “ Eğer Rusya Türkleri Latin Alfabesini kabul ederse, bizim Anadolu Türklerinin önüne de gayet önemli bir milli kültür meselesi çıkacaktır. Bu, büyük Türk milletinin ikiye bölünmesi, istikbalde birbirini anlamaması meselesidir.”( Başgöz, Türkiyenin Egitim Çıkmazı ve Atatürk, Pan Yayını, s.132) Bu olay Latin Alfabesinin önündeki son engeli de ortadan kaldırdı. Ankara hemen duruşunu değiştirerek Latin Alfabesini kabule karar verdi ve 1928 yılında yeni Alfabe kabul edildi. Azerbaycan da aynı yıl Latin Alfabesini kabul etti. Bu iki kararın aynı yılda alınmış olması  tesadüf değildir ve bizim kararımızı öyle tek başımıza ve bir günde almadığımızı gösterir.

 

Latin Alfabesinin halka bir zorlama ile kabul ettirildiği görüşü de tümden yanlıştır. Kabul kararı verilir verilmez, kanun daha Meclisten geçmeden çok düzenli bir sosyal planlama yapılmıştır. Yeni Alfabeyi ilkin, kara tahtanın başına geçerek, Mustafa Kemal (henüz Atatürk soyadını almamıştı.) yakınlarına öğretmiştir. Sonra öğretmenlere subaylara ve gardiyanlara bu alfabe öğretilmiş, onlar da öğrencilere, askere ve mahpuslara öğretmişlerdir. Kanun kabul edilince ortam büyük ölçüde hazırdı.

 

O yıllarda Anadolu’da seyahat eden bir Fransız yazarı, Eugene Pittard, La Memoire d’Atatürk adlı eserinde gördüklerini anlatıyor:“Ankara’dan Diyarbakır’a, Sivas’tan Konya’ya kadar gittim. Hemen her köyde ve kasabada durdum. Büyük bir halk kitlesinin gayretine yakından tanık oldum. Gençlerin ve ihtiyarların yeni yazıyı öğrenmek için gösterdiği gayret pek dokunaklı idi. Diyarbakır’da bir genç bahçıvana ders verdim. Bu genç benimle buluşmak ve yeni yazıyı öğrenmek için her gün tam iki saatlık yol yürüyordu.”( Başgöz, Türkiye’nin Egitim  Çıkmazı,s.116.)

 

Latin Alfabesi kabul edilince, yeni alfabeyi öğretmek için “Millet Mektepleri” adı altında bir okuma yazma seferberliği başlatıldı ve kısa bir zamanda bu okullarda yetişkin insanlardan 2,5 milyonu okuma yazma öğrendi. Benim annem kırkbeş yaşında, on günde`gazete okumayı öğrenince: “Ne kadar kolaymış?” diye hayret etmişti. Yeni alfabe, okuma yazmanın çok güç olduğu yolundaki psikolojik direnci ve korkuyu da kırmıştır.

 

Latin Alfabesi sorununa ancak bu sosyal ve politik ortam içinde bakılınca gerçek doğru görülebilir. O gerçek şudur: Latin Alfabesi kültürümüzü parçalamak için değil, bir yandan Türk yazılı kültürünü sözlü halk kültürüne yaklaştırmak, öte yandan Türkiye Türklerinin kültürünü Asya Türklüğü ile bütünleştirmek için kabul edilmiştir. Parçalayıcı değil tam tersine birleştirici bir karardır.

 

* Alfabemizin kökeni Latin değil Romen’dir.  Eskilerin bir sözü vardır.”Galat-ı meşhur lugat-i fasihten yeğdir”. Yani meşhur olan yanlış, doğru lugatten daha iyidir.Ben de bunun için Latin Alfabesi dedim.  

Bu yazinin Ingilizcesi 23 temmuzda Isviçrede Lozan’da okundu. Turkcesi Galiba Radikalde yayin;landi. Uygun olursa torende okutursunuz.Bir yerde yayini mumkunse Ingil;izcesini de gonedereyim Sevgiler. Amerikada olsam da sizinleyim. İlhan Başgöz

Bayanlar,baylar.

 

Ben 1923 yılında hür bir memleketin hür bir vatandaşı olarak doğdum. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti adını alan bu yeni devlet o yıl doğmuştu. Lozan Barış andlaşması, Lozan kentinde imzalanınca ben bir yaşında idim. Lozan Andlaşması, benim kişisel bağimsızlığımı ve Türkiye Cumhuriyetinin tam  ekonomik ve politik bağımsızlığını Avrupa devletlerine kabul ettirdi.

 

Lozan Andlaşması, 1919 yılında Osmanlı İmparatorluğu savaşı kaybedince, sizin Sevr şehrinizde imzalanan başka bir anlaşmanın yerini aldı  Ve o andlaşmanın memleketimi esir eden koşullarını tarihin karanlığına gönderdi.. Savaşı kazananlar, yani Ingilizler,Fransızlar, Italyanlar, daha sonra da Yunanlılar Sevr anlaşmasına dayanarak memleketimi işgal etmişlerdi. Bunun için biz Türkler, , Sevr adından nefret ederiz. Bu ad bize esareti ve işgali hatırlatır. Gene bunun için Lozan adını ve onun güzel insanlarını severiz.

 

Avrupa Parlemantosu’nun Fransız delegesi Jacques Toubon, Parlemantonun bir ortak toplantısında, 25 mayısta buyurmuş ki: “ Türkiye Sevr anlaşmasının koşullarını kabul etmelidir.”

 

Benim kişisel bağımsızlığım ve memleketimin tam bağımsızlığı için çok ağır bedel ödedik: 230.000 genç insanımızı Çanakkale’de, onbinlerce askerimizi Kurtuluş Savaşında kaybettik. Bunlara, yıkılıp yakılan köylerimizi ve kentlerimizi, düşman süngüsünde can veren çocuklarımızı ve yaşlılarımızı katmıyorum.

 

Bay Toubon’a bize Sevr Andlaşmasının koşullarını kabul ettirebilmek için kolay bir yol göstereyim. Türkiye’yi yeniden işgal etmek için Avrupa’dan, en az 200.000 kişilik bir ordu toplasın. Bu asker toplama işini başarılı kılmak için, bence Bay Toubon bir eşeğe binmeli, elinde de büyük bir Haç taşımalıdır.  Papa Innocent, 800 yüz yıl evvel bir Haçlı Ordusu toplamak için öyle yapmıştı  Ama, Bay Toubon’a böyle bir ordunun başında Türkiye’ye yürümesini tavsiye etmem. Çünkü, o vakit evine sağ salim dönebilcegini  garanti edemem.

 

Böyle akıl almaz bir şeyi teklif eden Bay Toubon, Avrupa Parlemontosu’na  başka teklifler de sunmalı. Diyelim, Fransa’ya 1815 Waterlo anlaşmasının koşullarını kabul etmesini teklif etsin veya Hitler Almanyası’ nın Fransayı yeniden işgal etmesini teklif etsin. Bunlar da Sevr için söyledikleri kadar akla yatkındır.

 

Ben sivri bir ırkçı değilim. İki Amerikan üniversitesinde, 32 yıl öğretim üyeliğı yaptım. (Kaliforniya ve Indiana). Demokrasiye ve Avrupa uygarlığına hayranım. Ama benim hayran olduğum uygarlık, bir gecede milyonlarca Müslümanı ,büyük bir başarı ile Batı düşmanı yapmayı beceren Başkan Bush’un ve Başbakan Tony Blair’in uygarlığı değildir. Benim hayran olduğum uygarlığı Molier,Voltair, Herder, Emile Zola ve Fransız Devriminin ilkeleri temsil eder.

 

Umarım, Bay Toubon’un, Turkiye’nin  bağımsızlığını yok etme fikrine katılan  

Başka insanlar yoktur Avrupa’da. Çünkü Bay Toubon, 800 yıl süren ve 1922 de bittiğini zannnettiğim bir düşün, hala uyuşukluğu içindedir. Bu düş devam ederse, Carl Joung’un deyişi ile bir arketipe dönüşür ve hem kendi kuşağı, hem de Avrupa’nın gelecek kuşakları için sağlıksız ve tehlikeli olur.

 

Ilhan Başgöz

 

Hiç kuşkum yok, Bay Toubon’un ve onun gibilerin Avrupa, dünya ve Türkiye’nin dünyadaki yeri üzerindeki hayalleri dinlerin, ırkların ve halkların çatışması demektir. Günümüzde yeteri kadar çatışma yaşıyoruz. Bir de bu eklenmesin.      

 

Eger Bay Toubon inanıyorsa ki, iktidardaki AK Parti Avrupa Birliği’nin her önerisini kabul  edecek kadar yumşaktır, nasıl olsa Sevr’i de kabul eder. Dehşetli yanılıyor.

 

Iktidar Partisi şöyle dursun, Bay Toubon 72 milyon Turk’ün içinde, Sevr andlaşmasınin bir tek maddesini kabul edecek, tek bir insan bulamayacaktir.

Ben bir folklorcuyum, bu konuda Bay Toubon’a bir atasözümüzü hatırlatmak isterim:

“Yumşak huylu atın çiftesi pek olur”.

                                                                       Dr Ilhan Başgöz

                                                                       Profesör Emeritüs

(Indiana Universitesi)

Van Universitesi öğretim üyesi.

Bir Düğün

Genellikle adetler, özel olarak da düğünler üzerinde derleme veya araştırma yapan folklorcu arkadaşların bazılarında bir eğilim var: Genel yargılar veriyorlar. Köyümüzde düğün adetleri şöyledir veya ilçemizde veya filan ilde düğünler şöyle yapılır, böyle yapılır gibi. Bu eğilim bugün kendilerinden derleme yapılan insanlarda da var. Köylerinin geçmişte pek renkli bir kültürü olduğunu belirtmek için geçmişin inanış ve geleneklerini bugününmüş gibi anlatıyorlar. Yahut çeşitli kaynaklarda aldıkları bilgiler bir araya getirerek köylerininmiş gibi anlatıyorlar. Halbuki, sosyal değişim bunların çoğunu etkilemiş, ya tümden ortadan kaldırmış, veya çok değiştirmiş olabilir. Son on yıl içinde benim Türkiye’de ve Almanya’da katıldığım düğünlerde gelenekle ilgili hiçbir şey kalmamıştı. Konuklar bir düğün salonunda toplanıyorlar, yemekler yeniyor, halk oyunları oynanıyor veya dans ediliyordu. Bunun için 1946’da katıldığım bir düğünde tuttuğum notları, zaman ve yer ögelerinin önemini belirtmek için yayınlamayı faydalı buldum.

 

Benli Ahmet’e 15/VII/1946 Pazartesi günü geldim. Orada düğün olduğunu Kars’ta Âşık Mirza’dan işitmiştim. Âşıkla bu köye beraber gidecektik, fakat benden ayrıldıktan sonra onun arkasına köyden adamlar gelmiş, bana haber vermeden gitmişler. Ben de Trabzon’a giden bir kamyona atladım, köyün yolunu tuttum. Saat 6:30 sularında Benli Ahmet’e geldim. Düğün evini sordum gösterdiler. Vardım, kapıda iki adam oturuyordu. Biri yaşlı bir adam, düğün sahibinin arkadaşı imiş, Kars’ta dükkanını bırakmış düğüne gelmiş. Öteki düğün sahibi, toy babası imiş. Selam verdim, düğünlerini görmeye geldiğimi söyledim. “Gözümüz üste geldin, sağolasın” deyip beni bir odaya aldılar. Odada iki üç ihtiyardan başka kimse yoktu. Düğün harman yerinde imiş, beni de aldı harman yerine götürdüler. “Gariptir, düğünümüzü görmeye gelmiş” diye tanıttılar. Oradakiler teker teker gelip bana hoş geldin dediler. Elimi sıktılar, yer verdiler, oturdum. Düğün yeri köyün üst tarafında düz bir çayırlık. Etrafa üç beş tahta sıra koymuşlar. Gelen atlılar bu sıralara oturmuş, davul zurna çalıyor, gençler bar oynuyorlar. Âşık Mirza’da orada, fakat sazı yanında yok. Atlı; civar köylerden (kırahtan) gelen davetlilere deniyor, düğün sahibi düğünden birkaç gün evvel tanıdıklarına mektup yollayıp, filan gün düğüne buyurun diyor. Mektubu alanların düğüne gelmeleri lazımdır. Bunu ödenmesi gereken bir borç kabul ediyorlar. Aynı şey yarın kendilerinin de başına gelecektir. Düğünümüzde kotanın’ tarlada bırakanlar –ki bir tek gün bile bu iş vaktinde paha biçilemeyecek kadar kıymetli- dairesinden iki gün için izin alıp üç gün geç kalanlar vardı. Atlıların arasında gene düğün sahibinin hatırı için birkaç günlük yoldan at üstünde gelenler vardı. Atlılar düğünün en değerli misafirleridir. Onlar geldiği gün düğün sahibi, kendi komşularını da toplayıp bir “konuk çayı” veya “Atlı çayı” içirirmiş. Ben bir gün geç kaldığım için dün yapılan bu merasimi göremedim. O çayı içen komşulardan her biri, kendi vaziyetlerine göre gelen atlılardan birini alıp evine misafir götürmüş. Düğün boyunca bu atlının yemesi içmesi, yatması ve ağırlanması konukçu denen bu adama aittir.

 

Ben geç kaldığım için o gün düğün sahibinin misafiri oldum. Akşam yemeğini bir masada ben, düğün sahibi ve Karslı bir ihtiyar misafir yedik. Yemek pirinç pilavı, üzüm hoşafı ve ekmekten ibaretti. Yemekten sonra çay ikram ettiler. Yemekten sonra konakçılarda yemeklerini yiyen atlılar birer ikişer düğün sahibin evinde toplandılar. Onlara da evvela çay ikram edildi. Sonra Âşık Mirza’dan bir fasıl yapması istendi. Âşık ortaya çıktı, ağır mevzulu bir nasihat şiiri çaldı, sonra Âşık Mirza’dan bir fasıl yapması istendi. Âşık ortay açıktı, ağır mezulu bir nasihat şiiri çaldı, sonra dinleyicilerden hikâye mi türkü mü ne istediklerini sordu. Geceler kısa olduğu için uzun hikâyenin dinlenemeyeceği ileri sürüldü, kısa bir hikâye olduğu için Âşık Şenlikle İzani’nin karşılaşmasını anlatmasını istediler. Bu kararır âşık verdi, dinleyiciler de kabul ettiler. Âşık uzun bir halk hikâyesi anlatır gibi bir sersuhana ile başladı. Hikâyeden evvel 3-4 sersuhana söylenirmiş ama kısa olması istendiği için bir tane söylemekle yetindi. Sonra hikâyeye başladı. Ve ayrıca tespit ettiğim karşılaşmayı anlattı. Âşık hikâyeye başladıktan beş on dakika sonra genç atlılar yavaş yavaş meclisi bırakıp gitmeye başladılar.  

 

Hikâye yarı olunca odada 4-5 ihtiyar ile benden ve âşıktan başka kimse kalmadı. Bu hal âşıkı sinirlendirdi. Türkülere koşuğu bayatilerde, irticalen “odada atlıların kalmadığını” söyledi. Bir seferinde “Baba, hikâyeyi atlılara anlatırlar, âşıkı atlılara tutarlar, nerde atlılarınız gelsin görek” diye sitem etti. Hikâye anlatılırken bir iki kişinin de uyukladığı görüldü. Âşık uyukluyan adamın solunda oturanı cezalandıracağını söylemek suretiyle bu hali önledi.

 

Hikâye bitince bana da düğün yerine “Kom” a gitmemi söylediler. Kom koyunları koydukları üzeri kapalı yerin adı. Damı yerden pek az yüksek kolaylıkla üzerine çıkıp gezilebilir. Bilhassa arkası yerle tamamen aynı seviyede. Yerin içine oyulmuş ve üzeri örtülmüş, çukura iner gibi inerek komun içine gidik. İçerde bir yanda kadınlar ve genç kızlar oturmuş, bir yanda erkekler. Davul zurna bar çalıyor. Kadın erkek karışık bar oynuyorlar. Kadınların yüzleri açık, erkeklerden kaçmıyorlar. Ortadaki direğe bir lüks lambası asılmış. Aşığı bırakıp kaçan atlıların hepsi burada. Ana da bar tutmam için ısrar ettiler ben de tuttum. Geç vakit düğün dağıldı. Herkes konuğu olan atlıyı alıp evine götürdü. Ben de düğün sahibinin evinde yattım. Gelin getirmeğe gideceğiz. Bana “sen de bizim atlımız ol” dediler. Ne kadar çok atlı gelini getirmeğe giderse düğün o kadar şerefli olurmuş. Sabah erken kalktık bize bir bardak çay verdiler. Onunla saat 11’e kadar aç bekledi. Âşık saat 10’da geldi. Geç geldiği için epey sitem ettiler. Bir fasıl yaptı Türküler söyledi. Gelen atlılardan Baykara köyü muhtarı Ahmet Çavuş da türküye katıldı. Âşık hangi makamla bir türkü söylerse ilk dörtlüğü bitirince, Ahmet Çavuşun önüne gelip saz çalmaya devam ediyor. Ahmet çavuş da aynı makamla bir türküye başlıyor. Onun dörtlüğü bitince Âşık kendi türküsünün ikinci kıtasını söylüyor. Böylece değişerek, karşılıklı türkü devam ediyor.

 

Saat 11’de atlıların hepsi geldi. Oturduğumuz odanın ortasına yerden bir karış yüksek ince ve uzun bir masa geldi. Etrafına minderler serildi. Minderlerin üstüne toplardan yeni yırtılmış kaput bezleri serildi. “Buyurun” dediler, oturduk. Yemek geldi. Bu yemeğin adı “Atlı çöreği” imiş. Düğün sahibi, kızı almağa gitmeden evvel atlılara böyle bir iki defa yemek verirmiş, sabah kahvaltı yapmamızın sebebi bu imiş. Yemek çorba, et, pirinç pilavı ve hoşaftan ibaretti. Hoca yemekten sonra yine çay verdiler. Herkes en az üç bardak çay içiyor. Yemekler kalktıktan sonra “atbaşı” dendi, bana da bir at getirdiler. Bindim, gelin arabalarının hazırlandığı yere gittim. Gelini at arabası ile getireceklermiş. İki araba hazırlandı. Birine gelinin çeyizini bunun içine korlarmış? Hazırlık yapılırken davul zurna çalmakta devam ediyor. Arabalar hareket etmeden evvel güveyinin annesi, babası ve başka birkaç ihtiyar bar oynadılar. İkinci arabaya atsız olan misafirler bindiler. Yola çıktık. Atlılar yarış ediyor, birbirine kamçılarla vuruyor, şakalaşıyorlardı. Köyün önünde değneksiz bir cirit oyunu taklidi yapıldı. Âşık sazı ile arabada idi. Yol boyu yalnız davul zurna çaldı. Berne köyü’nün önüne geldik. Atlılar toplandı sıra oldular. Köyde yakınlarda biri öldüğü için davul zurna susturuldu. Kız evinin önünde bizi köylüler karşıladı. Her köylü atlardan birinin başını tuttu. Biz indik onlar atlarımızı aldı götürdüler. Arabalar da gelip bize yetişince erkekleri bir odaya misafir ettiler. Evvela çay sonra, kahve ve sigara ikram eylediler.

 

Çay içerken arkadaşlar kız evinden bardak, tabak, kâşık gibi şeyler çalmaya kalkıştılar. Bunun adet olduğunu bana yolda söylemişlerdi. Fakat kız evi çok dikkatli idi, herkesi gördüler, kimse bir şey çalamadı. Kahvelerden sonra âşık sazı ile çıkıp, bir fasıl  yaptı. Bu sefer türküye bir sıhhiye memuru katıldı, üçlü türküler söylediler.sonra kapıda davul zurna çalmaya başladı. Bar oynandı. Kadın erkek beraber oynuyordu. Akşam yemeği yaklaşmıştı. Atlılar birer ikişer dağılmaya başladılar. Arkadaşıma nereye gideceğimi sordum.       “Merak etme atını kim götürdü ise o gelir seni bulur, burada seni aç bırakmazlar.” diye cevap verdi. Hakikaten biraz sonra bir adam “Aha bu efendi benim konuğumdur” diye geldi, beni aldı evine götürdü. Meğer biz daha köy gelmeden kızın babası komşularını çağırıp onlara birer çay içirmiş, onlar da gelen atlıları evlerine misafir etmeğe karar vermişler (tıpkı oğlan evinde olduğu gibi). Birinin atını alıp götürmek bu benim misafirimdir demekmiş. Talih bizi köyün en zengin ağasına konuk düşürdü: Kürt Ömer Ağa. Söylenenlere inanmak gerekirse iki üç camış derisi dolusu altını varmış. Pirinç pilavı, kızarmış et, ve hoşaftan ibaret yemeğimizi yedikten sonra bize güzel semaverlerle çay ikram edildi. Yemekten sonra halktan bir kısım Ömer Ağa’nın odasına toplandı. Herkes ufak tefek şeyler çalmaya gayret ediyorlardı. Ben sarı bir sigara tablası çalıp cebime koydum. O gece kız evi bizim arabalardan birinin tekerini ve atlılarımızdan birinin atını çalmışlar. Buna mukabil bizim arabalardan birinin tekerini ve atlılarımızdan birinin atını çalmışlar. Buna mukabil bizim gruptan Ahmet Çavuş kız tarafının kestiği bir ineğin derisini çalmaya muvaffak olmuş. Oğlan tarafından gelen atlıların eşyasını muhafaza etmek “Konakçı”ların vazifesi. Onlara gelen her fenalığı “konakçı” tamir etmeğe mecbur. Atı kaybolan adamın ev sahibi “konakçısı” on lira vererek onun atını geri aldı. Tekeri geri almak için 7 lira ödenmiş.

 

Yalnız gönül Ahmet Çavuş’un çaldığını kimse anlayamadı, onu alıp beraber Benli Ahmet’e getirdik, deri çalanın oldu. Benim bir şeyim çalınmadı. Benim çaldığım sigara tablasının ya farkına varmadılar veyahut efendi olduğum için utandılar benim yüzüme vurmak istemediler. Ben de onu alıp beraber Benli Ahmet’e getirdik, deri çalanın oldu. Benim bir şeyim çalınmadı. Benim çaldığım sigara tablasının ya farkına varmadılar veyahut efendi olduğum için utandılar benim yüzüme vurmak istemediler. Ben de onu alıp beraberimde götürdüm. Akşam âşık da Ömer Ağanın odasına geldi, bir fasıl yaptı. Fakat dışarda tam kapımızın ve penceremizin önünde çalınan davul zurnanın sesi âşıktın sazını bastırıyordu. Âşığa rağbet dışarda oynanan barlardan çok azdı. Bir ara biz de bar oynamak için dışarıya çıktık. Bar başını tutan davulcuya bahşiş para verdi, ne kadar verdiğini anlayamadım, fakat parayı alan davulcu: “Şen olsun.. efendim, oyunculardan yana 5 lira, dostu dost olsun, düşmanı kör olsun, şabaşı’ “diye bağırdı. Sıra ile bar tutanlar davulcuya para verdikçe davulcu davulun tokmağını para verinin başında gezdirerek aynı sözleri tekrar ediyordu. Sıra bana gelince yanımdaki arkadaşa 2,5 lira versem az mı olur diye sordum. “Sen deli misin dedi, beş kuruş versen yeter. Meğer 5 lira diye bağırılan haydi haydi 10 kuruş veriyormuş. Gece konakçımız bizi evine götürdü, uyuduk.

 

17.07.1946, Çarşamba

Âdetmiş sabahleyin erkenden davulcu birer birer atlıların kaldığı evi ziyaret eder evin kapısında bir fasıl yapar, onları alır düğün evine getirirmiş. Davul zurna bizim evin önüne geldiği vakit henüz kahvaltı yapıyorduk. Üç beş dakikalık bir fasıl yaptılar. Bahşişlerini atlıların vermesi gerekirmiş. Yirmi beş kuruş verdim. Gittiler. Yalnız atlıları değil, düğüne gelecek herkesi davul zurna gidip alıp getirirmiş. Fakat köyde bir hafta on gün evvel biri öldüğü için fazla davul zurna çaldırmıyorlarmış. Düğün evine vardık âşık odanın içinde çalıp çağırıyor, dışarda da davul zurna fasıl yapıyordu. Dışarda kız erkek karışık barlar oynadılar. Öğleyin kız babasının atlılara çörek vermesi gerekirmiş.bu yemek için oğlan tarafı bir kısır inek, iki put pirinç ve yağ ve kete getirirmiş, bu gelen yiyeceklerle kız tarafı 3 veya hiç olmazsa iki yemek vermeli imiş. Fakat kız babası o gün öğleyin de akşam da yemek vermedi. Bunun için herkes onu görmemişlikle itham etti, ayıpladı.

 

Akşam gençlerden ve orta yaşlılardan biri grup nahiyeden rakı getirtmişler. Beni de o meclise layık bulmuşlar. İsmimi listelerine yazmışlar, hisseme 150 kuruş düşmüş istediler verdim. Akşam ihtiyarlara haber vermeden muhtarın evinde rakı içtik. Birkaç kişi türküler söyledi. Sonra bir yerli bir gramofon ve birkaç plak getirdi, onları çaldı. Onun iyiliğinden atlılar çok memnun oldular. Bizim rakı alemi tez dağıldı, düğün evine döndük. O gece kına gecesi imiş. Bir tepsinin içinde bir havlu ve biraz kına getirdiler. İsteyenler parmaklarına kına yaktılar. O akşam gelinin eline de törenle kına yakarlarmış. Toy yerinin haricinde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı odalarda oturup eğleniyorlar. Âşıkın gidip kadınların meclisinde saz çalması burada adet değilmiş. Gece bizim atlılardan ikisinin atını çalmaya teşebbüs etmişler, fakat muvaffak olamamışlar, duyulmuş, kaçmışlar.

 

 

18.07.1946, Perşembe

Sabahleyin gene davul zurna bizi topladı. Gelin evine vardık. Gelin kızın çeyizi evin yanındaki bir düzlüğe yığılmış. İki şahitle bir hoca çeyizi teker teker yazdılar. Eşyanın adı ve değeri tespit edildikten sonra hoca yazdığı kağıdı katladı, cebine koydu. Kızın babası bir çift çorap bahşiş vermeden vermedi. Çeyiz, bir yatak, yorgan, kilim ve bir kazandan ibaretti. Sonra meydana hasırlar serildi, sofra kuruldu. Atlı çöreği yedik. Yemek et ve pilavdan ibaretti. (Bunun dün verilmesi lazımmış) Yemekten sonra konakçılarımız atları getirdi, gelini götürecek olan araba da hazırlandı. Kızın babası çalınan derimi geri vermezlerse ben kızımı vermem diye tutturmuş. Fakat buna hakkı olmadığı için bir şey yapamadı. Bizim gruptan Kivra İsmail diyor ki “Herife kafam kızdı, az kaldı gidip gelini yakalayıp zorla arabaya atacaktım.” Gelin arabaya binmek üzere iken babası “Kazan hakkı” diye bir para almadan kızı vermiyor. Oğlanın babası on lira kazan hakkı vererek kızı hak etmiş. Gelini bundan sonra arabaya bindirdiler. Bizim atlılar da bindi. Ayrıca Berne’den de 15-20 atlı bize katıldı, arabanın etrafını alarak yola çıktık. Bizim atlılardan bazıları şapkalarını çıkarıp koyunlarına soktular, bir kısmı da başlarına iyice yerleştiriyor ve Berneli atlılara pek yaklaşmıyorlardı.          Gelin ayrılırken kız tarafından atlılar oğlan tarafından bir veya birkaç atlının şapkasını kaçırırlarmış? Şapkası kaçırılan atlının peşine düşür yetiştiği takdirde elindeki kamçi ile vura vura şapkasını geri alırmış, eğer yetişemezse bahşiş vermek suretiyle şapkanın geri alınması gerekirmiş. Benim başımda zaten şapka olmadığı için korkum yoktu. Fakat bir ara arabada oturan aşığın başından şakası gitti diye bir ses duyduk. Dönüp baktım ki bir atlı elinde şapka doludizgin uzaklaşıyor. Fakat o kadar ustaca yapmış ki bu işi kimse uzun zaman farkına varmamış, uzaklaştıktan sonra da bizim atlılardan kimse peşine gitmedi. Yalnız “Âşık atlı değildir, davulcu ile aşığın şapkası kaçırılmaz” diye itiraz edildi. Berneliler bu itirazı kabul ettiler aşığın şapkası geri getirildi. Halbuki aslında arabada oturanların da bizim atlılar tarafından muhafaza edilmesi gerekirmiş. Bir defa Berne’den tam ayrılırken, iki defa yolda bazı çocuklar gelin arabasının önüne bir ip çekerek yolu kapattılar. Arabada bulunanlar 50-100 kuruş vererek yolu açtılar.

 

Gelin arabaya binip yola çıkınca Benli Ahmet’teki güveyine müjde verilmesi gerekirmiş. Bu atlılar arasında bir yarışmaya vesile oluyor. Atına güvenenlerden beş on kişi bir yerde sıralanarak aynı zamanda koşuya başlıyorlar. Köye ilk varanlardan sıra ile üç kişiye, birinci, ikinci ve üçüncü güvey hediyeler veriyor. Birinciye gelinin eli ile işlenen bir yastık verilirmiş. Bizden yarışa 6 atlı iştirak etti. Berne’den çıktıktan sonra, Benli Ahmet’e, 1.5 saat kala bir yerden yarış başladı. Ben atıma güvenemediğim için yarışa katılmadım. Biz araba ile köye dönerken yarışa katılan atlılardan üçü boyunlarında renkli valalar bağlanmış olarak bizi karşıladılar. Güvey kendilerine birer valadan başka bir şey vermemiş. Gelinin hazırladığı yastık da birinciye verildi. Düğün alayı davul zurna ile atlıların koşu ve bağırtıları arasında köye girdi. Gelin, güveyin amcasının evinde indirildi. Bu adetmiş; gelin kendi evine gelmeden evvel oğlanın akrabalarından birinin evinde bir gün misafir edilirmiş. Gelin arabadan inerken oğlanın yaşlı anası ve babası oyunlar oynayarak gelini karşıladılar. Gelin yere iner inmez iki kişi onun arkasına bir kilim gerdiler ve öylece eve soktular. Aslında bu kilim değil, adına gerdek denen bir kırmızı bez parçası olurmuş ve gelin gerdeğe girdiği gün yataklarının önüne tutulurmuş. Gelin arabadan inerken oğlanın babasının yüzüne bir avuç un sürdüler, bu hem bir şaka imiş, herkes güldü, hem de yüzün ak olsun demekmiş. Gelin o gece amca evinde misafir kaldı. Biz de davul zurnayı ve aşığı dinleyerek geceyi geçirdik. Âşık odada çalıyor, davul zurna merekte bar oynayanlara eşlik ediyordu.

 

19.07.1946, Cuma

Bugün oğlan evinin çörek verme ve para toplama günü oldu. Akşam da gerdek yapılacakmış. Berne’den Benli Ahmet’e dönünce de atlarımızı tuttular ve atlı götürenin misafiri olduk. Sabah saat 9 da kahvaltımızı yapıp düğün evinde toplandık. Saat onda Kars’a tren vardı, ben bu trenle dönmek istedim. Fakat para vermekten kaçıyor gibi olacağı için kalmamış tavsiye ettiler. Saat 10’da atlılar dışarda toplandılar, verecekleri paranın miktarını müzakere edeceklermiş. Beni de çağırdılar. Bu parayı vermek adetmiş. Halk bunu düğün yükünün paylaşılması olarak kabul ediyor. Düğüne iştirak etmeyenler bile bu parayı vermek için gelirlermiş. Düğün sahibi gelmeyenlere kırılıyor. Düğünün en değerli misafirleri atlılar olduğu için onların verecekleri para başkalarınınkinin en az iki misli oluyor. Bizde paranın miktarı üzerinde uzun münakaşalar yapıldı. Bir kısmı 5 lirayı kafi görüyordu. Başkaları “Bu görülmemiş şey değildir, atlı 10 liradan aşağı verirse yazık onun şerefine dediler. “İkinci görüş hakim geldi, onar lira vermeye karar verdiler. Herkes odaya döndü. Orada bir adam elinde tepsi ile evvela atlılardan en ihtiyarın önüne geldi, tepsiyi uzattı, atlı parayı tepsinin içine attı. O vakit tepsiyi taşıyan adam “Filan ağadan 10 lira, şu işten kazanmış diyerek” adını ve mesleğini söyledi. Atlılardan hiçbiri on liradan aşağı vermediler. Atlılar bittikten sonra sıra köy halkına  geldi onlar beşer ve 2,5 ar lira atılar. Bir kişi iki lira verdi.      Eski ve yeni muhtarlar para verince toplayan adam “Muhtarımızdan beş lira, rüşvet yemekten kazanmış” diye bağırtı. Bu bittikten sonra âşık için para toplandı. Âşıklar düğünlere iki türlü çağrılıyormuş. Biri, toplanan bahşişlerin hepsi düğün sahibinin olur, ne toplanırsa toplansın âşığa muayyen bir para kesilir ve o öde. İkinci usul düğün sahibi aşığa hiç para vermez, fakat toplanan bahşiş ve paranın hepsini âşık alırmış? Bazen bahşişten ayrı, şu kadar para vermek de kararlaştırılırmış. Bizim âşık Mirza, koca iki yüz haneli köydür, 20-30 kadar da atlıları varmış, o halde epey bahşiş toplanır diye umarak para kesişmemiş. Fakat netice hiç de beklediği gibi çıkmadı. Yüzü geçen insandan ancak 15.5 lira toplandı. Âşık bu parayı almadı. Bundan kendi kabiliyet derecesinin de tesiri vardı. Sonra parayı toplayan falan kimse şu kadar para verdi diye bağırarak pazarlığı kızıştırmadı. Eğer bağırsa imiş herkes utanır beşer onar kuruş veremezmiş. Âşık düğün sahibi paranın üstünü elli liraya tamamlamazsa almam diye tutturdu. Toy sahibi toplananın üzerine 15 liradan fazla koymadı. Münakaşa ertesi gün biz düğünden ayrılana kadar devam etti. Sonunda âşık 30 lirayı almağa mecbur oldu.

 

Yemekten sonra gelini akrabalarının evinden alarak güveyinin evine götürdük. Tıpkı Berne’den gelin getirir gibi atlılar ve davul zurna bize katıldı. Sokağın birinden geçerken güveyi koşarak gider gördük. Başına beyaz bir yün atkıyı sıkıca sarmıştı, arkasına aldığı bir paltonun içine de iyece sarınmıştı. Yanında 7-8 yaşlarında gene kendi gibi sarınmış bir çocuk vardı. Etrafında elleri değnekli üç delikanlı koşarak gelinin ineceği evin damına çıktılar ve gelini beklemeğe başladılar. Böyle sarınmalarının sebebi geçerken bir şeylerinin çalınmaması imiş. Güveyinin birşeyini hatta kendisini çalmak, sonra geri vermek için büyük bir bahşiş istemek adetmiş yanında giden küçük çocuk güveyin sağdıcı imiş. Bu çocuğun güveyiği saklayıp koruyacak bir hali yoktu. Güveyi gerdek gecesine kadar bu sağdıcın evinde kalacakmış. Çocuk güveyinin akrabası olduğu için sağdıç yapmışlar. Ben güveye “bu çocuk seni koruyamaz, çaldırırsa ne olacak” diye sordum, o vakit yanındaki eli değnekli delikanlılar değneklerini gösterir,” ağabey biz ölmedik daha” dediler. Gelinin arabası güveyinin bulunduğu evin önüne geldi, güvey damdan gelinin ve beraber gelen kalabalığın başına fındık, fıstık, üzüm gibi çerezler attı. Kalabalık bunu kapıştılar. Gelin arabadan inerken ayağının altına ağzı yere gelecek şekilde bir kazan koydular. Kazanın götüne ve dış tarafına bir tahta kaşığa terse olarak yatırdılar. Gelin ilk adımını bu tahta kaşığa bastı ve onu kırdı. Kâşık kırılınca “aferin gelin” dediler, bu iyi sayılırmış. Bazı gelinler basınca yalnız kaşığı kırmakla kalmaz kazanın götünü de içine geçirirmiş. Gelin indi, arkasına kırmızı bir bezden büyük bir gerdek tuttular, içeri aldılar. Kapıdan içeri girmeden evvel oğlanın annesi, babası ve başka birkaç ihtiyar oyunlar oynadılar, bar çektiler. Seyircilerden biri oğlan babasının yüzüne bir avuç un sürdü. Bu sırada güvey damdan yanındakilerle beraber kaçıp sağdıcın evine gitti. Akşama kadar davul zurna merekte çaldı, kız erkek beraber bar oynadılar. Odada aşığı ancak üç beş kişi dinledi.

 

Gece güveyiği gerdeğe sokmak için “Şah kaldırdılar.” Şah değneklerle yapılmış kibrit kutusuna benzeyen bir sandık. Altında dört ayak çakılı. Köşelere gelen odunların arasına ipler gerilmiş. İplerde fındık, üzüm dizili, şahı güveyi ile beraber sağdıcın evinden aldık. Şah en öne alındı, ondan öne kimse geçemezmiş. Şahı taşıyanların iki tarafında iki kişi değneklerle takılmış ıslak tezeklerden yapılı, gazla ıslanmış, iki meş'ale taşıyordu. Şahın hemen arka ortasında güveyi, sağdıcı ve bekçileri vardı. Güveğinin elinde bir bir mum yanıyordu. Alaya iştirak edenlerin ve şahın etrafında gidenlerin hemen hepsi eli değnekli. Şah da kaçırılabilirmiş. Şahın iki metre kadar önünde iki pehlivan,bellerine kadar soyunmuş, güreş numaraları yaparak, alayın ve davul zurnanın önünde ilerliyorlar. İhtiyarlar ikide bir kalabalığı şunlar bağırmaya davet ediyorlar: “Dostun dost olsun düşmanı kör olsun, hele bir Allah de Allah de. “Kalabalığı hep bir ağızdan Allah Allah diye bağırıyor. Şah ve Güvey gerdek evinin kapısı önüne geldiler. Şah gerdek odasına konurmuş, güveyi zifaf işini bitirdikten sonra gelinle beraber çerezleri yerlermiş. Kalanı da halka ve tanıdıklara dağıtılırmış. Güveyi kapıdan içeri gireceği vakit, önde gelen iki pehlivan kapıyı kestiler. Onu içeri bırakmadılar. Oğlanın babası bahşişlerini verdi, çekildiler. Şah ve güveyi böylece içeri sokuldu. Biz odaya döndük davul zurna da mereğe gitti. Gerdek günü cumaya rastladı. Halbuki Salı ve Cuma günleri gerdek için iyi sayılmazmış. Hiç aldıran olmadı.

 

Ertesi cumartesi günü toy bitmişti. Atlılara birer çift çorap dağıttılar. Bir de bana verdiler ama ayağıma küçük geliyor. Meğer efendilerin ayağı küçük olur diye bana mahsus küçüğünü seçmişler. Halbuki boyuma ve ayaklarıma baksalar kolayca kocaman bir ayağım olduğunu göreceklerdi. Sonra bir araba ile Kars’a döndük. Yanımda Âşık Mirza da vardı. Bana bir hayli dert yandı. Onun söylediklerine göre şimdiye kadar hiçbir toydan 50 liradan aşağı para almamış. Toyda adet aşığa muhakkak bir hikâye anlattırırlarmış. Aşığı atlıları ağırlamak için tutarlarmış. Aşığı da atlılar dinlermiş adet. Toy boyunca âşık şu türküyü söyle dedikçe de bahşiş verirlermiş. Halbuki bizim düğünde hiç kimse aşığa istediği türkü için bahşiş vermedi. Âşık atlılara “cıbrın kabadayısı” diyor. İki yüz haneli bir köyde en aşağı yüz lira toplanması lazımmış. Aşığa göre köylüler şereflerini bilmiyorlar. Mirza diyor ki bir daha bir Benli Ahmetli gelir de beni toya çağırırsa ben ne yapacağımı biliyorum.

 

Dünyada ve Memleketimizde Nevruz  Bahar  Bayramı

 

 

Van 100. Yıl Üniversitesinde 2003 yılı Nevruz'unda yapılan konuşmadır.

        

 

Bugün kutlamakta olduğumuz bahar bayramı nevruz adını almadan evvel   tarihte ve coğrafyada uzun bir yolculuk yapmış. Güneşin veya ayın hareketlerine göre  belirlenen takvimler daha ortaya çıkmadan baharın gelişi şenlikler ve bayramlarla kutlanıyordu. Afrika tropik ikliminde yaşayan ilkel toplumlarda yıl ikiye bölünürdü. Doğanın yeşillenip canlanması, soğuk zamandan sıcak zamana, rüzgârlı zamandan sakin zamana geçilmesi yeni yılın başlangıcı sayılıyordu. Geçimini avcılıkla ve doğadan gıda toplamakla sağlayan ilkel topluluklarda yeni yıl, yiyecek elde etmedeki zorlukların ve kuraklığın sona erdiği ve yağmur mevsiminin başladığı ay olurdu. Avustralya yerlilerinde bu zaman ekim ayıdır. Balıkçılıkla geçinen Kuzey Amerika yerlilerinde yeni  yıl somon balığının büyük sürüler halinde denizde göründüğü ve nehirlere girdiği zamandı. Hayvan yetiştirmekle geçinen Kuzey Avrasya göçebe toplumlarında , yani Samoyedler, Tunguzlar, Altay Tatarları, Yakutlar ve Moğollarda yeni yıl kış bitip bahar açılınca, hayvan beslemek için çok önemli olan otlar yeşermeye başlayınca gelmiş sayılırdı. Bu mevsim onlarda aynı zamanda hayvanların yavruladığı zamandı.

 

 

Ortadoğunun eski kültürlerinden Mezopotamya'da yeni yıl sonbaharda, Akadlar'da ve Sümerler'de ise ilkbaharda başlıyordu. Eski Hint  kültüründe yıl 4'er aylık üç bölüme ayrılmıştı. Yeni yıl orada biri ilkbaharda, ikincisi yağmur mevsiminin başladığı  haziranda, üçüncüsü sonbaharda gelmiş sayılıyordu. Bu kültürde, Bahar kutlaması bütün tanrılara, hazıran kutlaması su tanrısına,  sonbahar kutlaması ise ilk meyveyi yetiren meyve tanrısına adanıyordu. Eski Mısırda ise yeni yıl Nil'in yükselmeye başladığı zaman oluyordu. Görülüyor ki, yeni yıl,  iklimle ve onunla doğrudan ilişkili olan ekonomik faaliyetlerle, yani yiyecek elde etmekle  bağlantılı. Doğanın geçimi zorlaştırdığı, insanları  bunalttığı, gıda elde etmeyi zorlaştırdığı zamana eski yıl deniyor, doğada bunun tersi görünmeye başlayınca yeni yıl  başlamış oluyor. Bu  anlayış daha sonraları politik ve dinsel nedenlerde bazı  yeni yorumlara uğruyor ve halk efsanelerine bağlanıyor: Hrıstiyanlık bu eski törenlerin her birini bir Azizin doğumuna veya ölümüne bağlamak suretiyle dinselleştiriyor.. Aziz PatrikGgünü, Aziz John Günü, Azize Meryem Günü, İsa'nın doğumgünü, ölüm günü, İsa'nın yeniden dirildiği gün filan gibi. Alevi–Bektaşiler Ali'nin doğduğu veya halife olduğu veya Fatma ile evlendiği zamanı yeni yıl sayıyorlar. Kürtler Gave adlı demircinin baş kaldırıp Dahhak adlı zalimi yok etmesine bağlıyorlar yeni yılın başlangıcını. Bunlar efsanelere dayanan yeni yorumlardır.

 

 

Eski yılın bitmesi ve yeni yılın başlaması bu kültürlerin hepsinde törenler ve festivallerle kutlanmıştır. . Bu eğlenceler ve törenler kültürden kültüre ve zaman içinde değişmeler gösterir. Ancak, hepsinin işlevi ve kutlayanların bu törenlerden neler  beklediği  hiç değişmemiş.  Bu törenler bir yandan,  yorulan, eskiyen, zayıflayan insanların yaşamasını ve beslenmesini güçleştiren eski yılı yok etmeyi hedefliyor Buna yok etme, ortadan kaldırma gelen (elimination) adı veriliyor. Yeni yıl eğlencelerinin ve törenlerinin bunu hedef alan bölümünde insanlar eski yılın kalıntılarından pisliklerinden temizlenmek için yıkanıyor, oruç tutuyor, eski elbiseleri,  eski hasırları yakıyor, yanan ateşler kısa bir zaman için söndürülüyor. Kötü ruhları ve hastalıkları ürkütüp kaçırmak için gürültü ediliyor sembolik oyunlar oynanıyor.

 

 

Yeni yıl törenlerinin ikinci ve  önemli  işlevi yeni gelen, hayat, gıda, sağlık getiren  yıla buyur etmek, onu karşılamaktır. Bu törenlerde insanlar bir araya gelir, yeni elbiseler giyilir, ateşler yakılır, bazen ateşin üzerinden atlanır; kuyulardan temiz su çekilir, yahut su başlarında insanlar birbirini su atarak ıslatır, (mantıfar) törene katılanlar yeşillikler takınır, bol yemek yenir,içki içilir, dans edilir. Bazı kültürlerde cinsel çılgınlıklar (orgy) yer alır.Bu hedefe yönelen tören ve oyunlara inauguration, başlama, töreni açma veya buyur etme adı veriliyor. Size yeni yıl kutlamalarının her iki hedefe de yönelen eylem, davranış, oyun ve sembolik hareketlerinden bazı örnekler vermek istiyorum. Bu eğlencelerden biri töresel kavga, töresel ölme ve dirilmedir

 

 

Eski Yunanın, Mısırın, Mezopotamya'nın  mitolojileri, destan ve efsaneleri  bize  bazı tanrıların ölüp dirilmesini ve kavgasını anlatır. Eski Mısırın doğa tanrısı Osiris kardeşi Seth tarafından öldürülür veya bir suda boğulur. Karısı İsis ölen Tanrıdan gebe kalır ve bir oğlan doğurur, adı Horus. Horus Seth'le savaşır, onu  öldürerek babasının intikamını alır. Bu efsaneyi, temsil eden törenlerde Osiris’in ölmesi ve yeniden  dirilmesi canlandırılır. Yunan mitolojisinde Persefone’nin  6 ay yer altının karanlık dünyasında kaybolması ve Demeter’in onu arayıp bulması, Mezopotamya'da fırtına ve rüzgâr tanrısı Marduk’un  kendilerine karşı gelen genç tanrıçalardan Tiamat’la kavgası, nihayet  Sümer bolluk Tanrısı Tammuz’un  yer altında kaybolduktan sonra Ishtar tarafından bulunması ve ilkbaharda her ikisinin ortaya çıkması bu mitolojik malzemenin bazılarıdır. Bu ölüp dirilmeleri, ve savaşları Frazer’in temsil ettiği Cambridge Okulu doğanın değişmeleri ile izah eder. Bu okula göre tanrıların kaybolup yeniden bulunması veya rakiplerle savaşı hep  yağmurla kuraklığın, bollukla, kıtlığın, yazla kışın, kısaca hayatla ölümün birbirinin ardında ortaya çıkmasından doğan töresel bir çekişmeyi, ölüp ve dirilmeyi temsil eder. Bu töresel kavgalarda, bolluk ve güneşi temsil eden Tanrıların geceyi, karanlığı ve kötülüğü yemsil eden Tanrılarla kavgası, her zaman bolluk tanrılarının zaferi ile biter. Yeni yıl kutlamalarında bu savaşlar  sembolik olarak  gösterilirdi. Yakutlar'da  yeni yılı veya baharı temsil eden insan kır bir ata binerdi, kışı veya eski yılı temsil eden doru bir ata binerek karşılaşır kavga ederlerdi. Almanya,da bunları temsil eden iki insandan biri  samandan elbise giyer, öteki yeşil otlardan ve aralarında  sembolik bir kavga yer alırdı

 

 

Bahar şenliklerinde yer alan sembolik hareketlerden biri başkası 'günah keçisi' (scapegoat) bulmaktır. Yeni yıl eğlencelerinin enteresan bir gösterimi  eski yılın kötülüklerini ve günahlarını yüklenip taşıdığı kabul edilen  bir insan veya hayvan bularak, onu kovmak veya cezalandırmaktır. Bugün de günah keçisi adı ile andığımız bu gelenekle eski yılın kötülükleri temizlenmiş, hastalıkları önlenmiş  oluyordu. Bu adet Mezopotamya’da, İsrailler'de, Eski Yunan'da mayısta yapılan ve Targelia denen törende yer alıyordu. Bazı kültürler günah keçisi olarak bir hayvanı veya insanı cezalandırmıyor, onun yerine bir  yapma bebek gömülüyor veya  suya atılıyordu. Romanyada kilden yapılann bu bebeğe Kalojan diyorlar, Aynı det, Peru’da İnka kültüründe, Tayland'da ve Alaska eskimolarında da var.

 

 

Bazı kültürlerde bugünah keçisi yeni yılda günahlarını itiraf etmeyen insanlardan seçiliyordu. Çünkü yeni yıl törenlerinde  bazı Japon festivallerinde ve Sudan savaşçılarında görüldüğü gibi insanlar topluca günahlarını itiraf etmeliydiler. Günah Keçileri bunu itiraf etmeyenler arasından seçilirdi.

 

Kralın Cezalandırılması ve Kutsal Evlenme (Sacred Marriage)

 

Dünyadaki kralların gökteki tanrıları temsil ettiğine inanılan Eski Orta Doğu ve Akdeniz uygarlıklarında yeni yıl kutlama törenlerine bu tanrıları temsil eden krallar da katılıyordu Bu eğlencelerde Kral eski yılı, kötülüğü, kıtlığı temsil eden tanrının temsilcisi olarak tahttan indiriliyor, sembolik olarak öldürülüyor, yeniden diriliyor, yerine kısa bir zaman için yalandan bir kral seçiliyordu. Avrupa Kelt kültüründe bu yeni seçilen yalancı kral bitki tanrısını temsil ettiği için ona fasulye kıralı deniyordu.Yeni yıl kutlamalarında kıralın başka biçimde cezalandırıldığı da oluyordu. Mezopotamya'nın yeni yıl festivali olan Akitu eğlencelerinde  baş rahip kıralı üniformasından soyuyor, onu gözlerinden yaş gelene kadar bir güzel tokatlıyordu. Sonra kıralı tapınağa götürüp diz çöktürüyor, günahlarını itiraf ettiriyor, onların affı için dua etmesini söylüyordu. Ancak bundan sonra kral yeniden tahta çıkarılıyordu. Kamboçya'da ise kral her sene şubat ayında üç gün krallığından vazgeçmeye mecburdu. Tayland’da Nisan sonunda ve mayıs başında kral sarayında hapsedilirdi. Eski Mısır'da ise hem ölen eski kıralın hem  yeni yılı temsil eden yeni kıralın heykelcikleri töresel yürüyüşlerle taşınırdı. Benim çocukluğumda Çocuklar birkaç saat valinin makamına oturtulur veya cumhurbaşkanı makamı kısa bir zaman için çocuğa verilirdi. Bu, geleneğin anlamsız hale gelen bir kalıntısıdır.

 

 

Cinsel Çılgınlık (Orgy)

 

Bazı kültürlerde yeni yıl eğlencelerinde cinsel birleşmeye ya müsaade edilir veya teşvik edilirdi.Orta Amerika yerlilerinde  ilk tohum tarlaya ekilince  cinsel ilişkide bulunmakla tohumun çabuk büyüyeceğine ve mahsulün bol olacağına inanılırdı. Ukrayna'da 23'Nisan!da kullanılan Aziz John Gününde  cinsel ilişkide bulunmanın bol mahsul sağlayacağına inanılıyordu. Eski Yunanda da Garos şehrinde yapılan yeni yıl kutlamalarında  cinsel ilişkiye sadece müsaade edilmez, bu ilişki, bazen bir cinsel çılgınlığa  dönüşür ve kutsal sayılırdı.  Bu adet gök ve güneş tanrısının erkek, yer ve bolluk tanrısının dişi sayılması inancından kaynaklanıyor. Doğu Trakya’da geçen, yüzyılda Rumlar’dan  yapılan derlemelere göre tarlaya çiftin ilk girdiği zaman karı koca tarlada çiftleşirlermiş. Bundan üründe bolluk sağlanacağına inanılırmış. Bizim bir bilmecemizde bile gökten inen yağmurun erkek ve tarlanın dişi olduğu inanışından izler kalmış.  Bilmece şu: Haktealanın düvesi, gökten iner boğası. Tarla ve yağmur.

 

 

Bu cinsel ilişki müsaadesi bazı kültürlerde Tanrı ile tanrıçanın, kutsal evlenmesi olarak töreleştirilmiş. Mezopotamya’da yeni yıl kutlamalarında , fırtına tanrısını temsil eden kralla, tanrıçayı temsil eden kraliçe kutsal evlenmeyi temsil ediyordu. Eski Mısırdan kalan bir  duvar kabartmasında  erkek Tanrı Horus’la kadın tanrıça Hathor'un kutsal evlenmeleri temsil edilmektedir. Firavun  Tanrıyı ve kraliçe kutsal gelini temsil etmişler bu kabartmada. Kuzey Yunanistan'da bu kutsal evlenmeden doğan yeni hayat Küçük bir beşik ve içinde bir bebekle temsil edilmekteydi. Batı’da Christmas kutlamalarında bugün bile  beşik ve bebekli kartlar kullanılmaktadır.

 

Ölünün Geri Gelişi/Dirilişi (Return of the Dead)

 

Balıkçılıkla geçinen halklarda, yeni yılda ölülerin evlerine döndüğüne ve onların ruhlarının dirilerle beraber birkaç gün yaşadığına inanılıyor ve onlar için yemekler ve içkiler sunuyordu. Bu adete geçimini meyve ve otlar toplamakla sağlayan ilkellerde de rastlanıyor. Malonezya'da,Yeni İrlanda'da, Yeni Gine'de Salomon adalarında ölülerin meyvelerin yetiştiği yeni yılda toplu olarak dünyaya indiğine inanılıyor ve ilk meyveler onlara ikram ediliyordu. Bu adet nevruz kutlamalarında İran'da da var.

 

 

Nevruz

 

Nevruz bu yeni yıl kutlamalarına İran’ın verdiği addır, “ yeni gün” demektir. Nevruz İran şemsi takviminin ilk ayı olan Ferverdin ayının  ilk gününe dek gelir. İranlıların  milli bayram olarak kutladıkları Nevruz’un kökeni  Zerdüştiler, yani ateşe tapanlara çıkarılır. Ama aslında Nevruz’a kaynaklık eden yeni yıl kutlamalarının bazı elemanları İran'ın putataparlık devrinde de varmış. Zerdüştler Nevruz’u kente taşımış, onu kutsal saydıkları  ateş yakmak ve ateşten atlamak gibi ögelerle zenginleştirmişler.Daha sonraları bir sonbahar gün- dönümü olan Mihrican töreni ile beraber Nevruz İran'ın en önemli bahar bayramı halini almış. Resmen altı gün süren nevruz bayramının ilk gününe noruz-e amme (umumun nevruzu) veya noruz-e kuçek (küçük nevruz) denmiş. bugünü kral başlatır, halka adil davranacağına söz verirmiş. İkinci gün yüksek rütbeli  memurlar ve saray erkanının törenlerine ayrılmış, üçüncü gün savaşçıların kutlamaları içinmiş, noruz-e bozork, yani büyük nevruz veya noruz-e hasse yani asiller nevruzu denen altıncı gün kralın günü imiş. O gün kral sarayından çıkıp halka katılır, onları dinler adalet dağıtırmış, halk da kırala hediyeler sunar, sokaklara dökülür, ateşler yakar, birbirlerine su serperek eğlenir, tatlı yemekler yaparmış. Saray hekimleri ve eczacılar bir araya gelerek o gün için özel yiyecekler hazırlar, bunları yiyenlerin bütün yıl hastalık görmeyeceğine inanılırmış

 

 

Sasaniler devrinde Nevruz aynı zamanda vergi toplama zamanı imiş.  Bir defasında kral  vergiyi daha evvel toplamak için nevruzu  iki ay evvele bile almış, ama, halk  bu yeni uygulamaya direnince bu uygulamadan vazgeçilmiş. İran'da kışın bittiği ve baharın başladığı zaman yapılan bir başka törenin adı kuse bernişin, eşeğe binmiş kösedir. Bu  köse evleri dolaşıyor, yiyecek topluyor. Bu adete bizim memleketimizde de köse geldi veya köse gelini adı ile bir seyirlik oyunu olarak rastlanmaktadır. İşin enteresan tarafı bu oyunda eski yılla yeni yılın kavgası ve ölüp dirilme genç bir adamla köse arasında bir kadın için kavga olarak temsil edilmesidir. Köse Geli, Doğu Anadolu’da yağmur töreni olarak da temsil ediliyor.

 

 

Türkler, çok eskiden, daha Anadolu’ya  gelmeden ve nevruz adını kullanmadan evvel de  yeni yılı kutluyorlardı. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım sembolik olaylar yani ateş yakma, ateşten atlama, sembolik kavga ve oyunlar Türkler arasında Şamanlıktan evvel, onlar daha doğa ve ecdat ruhlarına taparken de biliniyordu..  Şamanlık bunlara yeni inanış ve eylemler katarak sürdürdü. Yeri gelmişken söyleyim Şamanlık bir din değildir, Şaman bir sihirbaz –hekimdir. Asya'da, Avustralya'da, Kuzey ve Güney Amerika'da, çeşitli dinler içinde şamanlık yaşamıştır. Türklerin eski  dini de şamanlık değildir. Türkler daha yedinci yüzyılda Kök tanrı adını verdikleri tek bir tanrıya tapıyorlardı. Gök Türk yazıtları, eğer aklımda yanlış kalmamışsa şöyle başlar: “Üze Kök Tanrı, Asra yağız yer yaratıldıktan ikin ara ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan” Ancak bu tek Tanrı bizim anladığımız gibi bir Tanrı değildir. Onun oğulları ve kızları vardır....

 

 

Yeni yıl törenlerine Şamanlık etkisi Amerika,da ciddi bir çalışmaya da konu oldu. Amerikalı araştırıcı (Ernest Theodore Kirby, “The Origin of the Mummer’s Plays”, Journal of The American Folklore F. 84, July-September 1971: 275-288) bu çalışmasında, yeni yıl kutlamalarının, Cambridge Okulunun ileri sürdüğü gibi mevsim değişmelerinden değil, Şamanlıktan doğduğunu iddia etti  Gerçekten de Orta Asya şamanlığında bu görüşü destekleyen elemanlar yok değil. Ak Şamanla- Kara Şamanın karşılıklı dövüşmelerini yaz ile kışın çekişmeleri olarak görmek mümkün. Bu eski devirlerde Türkler hayvan besledikleri için doğuran hayvanların ilk südünü, buna Anadolu’da ağız diyoruz, bahar bayramında Gök Tanrı’ya ve ecdat ruhlarına ikram ederler, bahar gelince kurbanlar keser, çeşitli yarışlar  tertip ederlerdi. Yukarıda da belirttiğim gibi, Hristiyan olan Yakutlar'da yeni ve eski yılı temsil eden iki atlı savaşıyordu.. Ayrıca, ekonomileri  hayvan besleme ağırlıklı olan Kırgızlarda ve tarım ağırlıklı olan Özbeklerde yeni yıl münasebetiyle etlerden veya çeşitli  nebat tanelerinden yapılan yemekler yeniyor,  bunlar ecdat ruhlarına da sunuluyordu. İslâmiyet  Nevruz kutlamalarına yeni bazı adetler getirmiş, bu münasebetle okunan dualar Müslümanlıktan alınmış, eski adetlerin bir kısmı bid’attır diye terk edilmiştir. Bugün de Orta Asya’da Nevruz adı ile anılan yeni yıl kutlamalarından eski Türk adet ve geleneklerinden kalan izler, isim Nevruz olduğu halde, kaybolmamış yaşamaya devam etmiştir..

 

 

Nevruz Osmanlı İmparatorluğunda da kutlanan bir bahar bayramı olmuştur. Anadolu’da özellikle Bektaşi Aleviler arasında yeni yıl Kerbela olayının yıl dönümü Muharrem'dir. Bu münasebetle aşureler yapılır, 10 gün oruç tutulur, su az içilir,semahlar çekilir. Osmanlı  sarayında nevruz vesilesiyle törenler tertiplenmiş, sultanlara nevruziye adı altında değerli hediyeler  (murassa atlar, mücevher süslü kılılçlar) sunulmuştur. Nevruz günü için hekimbaşı özel bir macun hazırlamış, bu macun  küçük ve süslü  hokkalarla saray kadınlarına vezire ve vüzeraya dağıtılmıştır. Manisa'da bugün de yapılan mesir bayramı bu adetin devamıdır. Eskiden bu macunu yiyenlerin bütün yıl hasta olmayacağına inanılırdı. Şimdi onu kevvet macunu, veya Türk viagrası olarak tanıtıyorlar. Nevruz vesilesi ile sultanlara nevruziye adı verilen kasideler sunulmuş, onlardan bahşişler alınmıştır. Ansiklopedilerin birinde böyle kasidelerden Haleti’nin bir beytini  buldum. Haleti şunun gibi bir şey diyor:

 

 

ebr ile şebden seçemezler ruzu (bulutun karanlığından günden geceyi ayıramazlar).

 

 

böyle eyyamı gamın böyle olur nevruzu (böyle gamlı zamanın nevruzu da böyle olur).

 

 

Sultan nevruz adı verilen saray kutlamalarında çalınan klasik musiki makamlarına da “nevruziye” adı verilmiş. Onların bir kısmı şunlar: Nevruz-ı Hicaz, Nevuz-ı Buzurk, Nevruzı Isfehan, Nevruz-ı Acem, Nevruz-ı Rast, Nevruz-ı Huseyni .

 

 

Nevruz Anadolu’ da da çeşitli yerlerde değişik şekillerde, Türkler. Acemler, Kürtler arasında da  kutlanagelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin Kürt vatandaşları Nevruzu en önemli bayramlarından biri sayıyorlar. 1991 yılından beri de devletin desteği ile Nevruz, Türklerin de  neredeyse resmi bayramı arasına girmiştir. Ayrıntılarına girmek istemiyorum fakat Nevruz gününde Anadolu’nun çeşitli yerlerine ateşler yakılıyor, özel yemekler pişiriliyor, mezarlara ölüleri ziyarete gidiliyor, oyunlar, halaylar oynanıyor, töresel temsiller veriliyor. Şunu hemen belirtmeli ki, gerek Kürtler, gerek Türkler arasında kutlanan nevruz törenlerini tümden İran kültürünün etkisi ile meydana çıkmış saymak doğru değildir, bunlarda bir yandan Orta Asya kültüründen, bir yandan da Anadolu'nun eski uygarlıklarından gelen kalıntılar vardır.

 

 

İşin dikkate değer tarafı şu ki, Nevruz memleketimizde kutlanan bahar bayramlarından sadece biridir. En tanınmışıdır. Baharın gelişini kutlayan başka törenlerimiz de vardır. Bu  bayramlardan biri çocuk oyunu halini almıştır. Adına Çiğdem Töreni. Çiğdem pilavı veya Baca Pilavı denir.. Günü kesin belli değildir ama bahar açılıp da çiğdemler çıktığı vakit kutlanır. Çocuklar guruplar halinde kırlara çıkar çiğdem veya  gözenek veya öksüz oğlan adı verilen soğanlı çiçeklerden toplar demet yaparlar. Ben çocukluğumda bu törenlere  katıldım. Kırlardan çiğdem toplar, komşu evleri ziyaret eder, kapılarında bir tekerlemeler  söylerdik.”Mennecimin havası, badelerin tavası, yerden bereket, gökten rahmet amin amin birer gilik.” (Gilik, simit gibi fakat daha küçük ekmek halkalardı) Törenden bir gün evvel fırıncılar Mennecim giliği yapar satarlardı Komşular bize ya bir gilik  veya bulgur yağ gibi yiyecek verirlerdi. Biz de onlara topladığımız çiğdemlerden verirdik. Karsta Çiğdemin peygamberin göz yaşından olduğuna inanılır ve kadınlar ellerine alınca bu çiçeği üç defa öperlermiş. Sonra topladığımız yiyecekle, bizim evin damına çıkar , pilav pişirir yerken de bağrışırdık “yağ damlıyor, bal damlıyor, pilavımızdan bereket damlıyor “ veya “Kaşığımızdan yağ damlıyor aleehee!” diye bağrışırdık.

 

 

Başka bir bahar bayramımız Betlem adını taşır. Bu bahar bayramı Hristiyanların Paskalya yortusu olan Pazar gününe rastlar. Bazı yerlerde bu törene hasır küfrü (çünkü bugünde eski hasırlar yakılır ve genç kızlar ve oğlanlar bu ateşin üzerinden atlarlarmış), bazı yerlerde  Gavur küfrü adı veriliyor.  Bu bu ateş Batı Anadolu'nun bazı bölgelerinde ardıç dalları kesilip yakılarak yapılıyor. Bu dalları keserken mahalle çocukları arasında toplu kavgalar veya kavgaya benzeyen oyunlar olurmuş. Betlem sabahı çocuklar söğüt dallarının kabuklarından çıkardıkları düdüklerle kapı kapı dolaşır  Ardıç ateşi üzerinden atlanır ve   şu tekerlemeyi söylermiş:

 

 

                           Hacat tepesi

 

                            Kızlar küpesi

 

                            Bire canım dost dost

 

                            Ağrım sızım Gavura

 

                            Gavuru Allah devire

 

 

bugünün başka özelliği o gün çocukların daha evvel hazırladıkları kızıl yumurtaları tokuşturmaları imiş.

 

 

Bazı Şeyhülİslâm fetvaları bu bayramı küfür saymıştır. Bu hüküm bayramın bir Hristiyan bayramı sayılmasından ileri gelmiş olabilir. Fakat bayramda çok eski devirlerde yapılan bahar kutlamalarından kalan hasır yakmak, ateş üzerinden atlamak. Toplu kavgalara girişmek gibi ögelerin bulunması bu bayramın hem Hristiyanlara hem de Türklere daha eski Anadolu törenlerinden geçmiş olduğunu gösteriyor.

 

 

Değerli  meslektaşlarım ve öğrencilerim! Biliyorum konu sıkıcı. Onun için daha fazla uzatmayacağım. Bir Fransız folklorcusunun görüşü ile konuşmamı bitirmek istiyorum. Adı Paul Saintive. Belki Osmanlı imparatorluğundan gitme, çünkü asıl odı Emil Nuri. O diyor ki folklor bir kardeşlik bilimidir Ben size şimdi bir Nasreddin Hoca fıkrası anlatsam aranızdaki dil, din, inanış ,yaş , meslek ve sınıf farkı ortadan kalkacak , eşit insanlar olarak hepiniz  kahkahalar  atacak, rahatlayacak, gerginliklerden kurtulacaksınız. Ama Emil Nuri’nin yanıldığı bir nokta var. İşin içine politika ve gurup gerginlikleri karışınca bütün sosyal bilimler gibi folklor da insanlar arasında kırgınlıklar ve düşmanlıklar yaratmak için de kullanılabilir.

 

 

Yukarıdan beri size anlatmaya çalıştım kı bahar bayramı  hiçbir ulusun, hiçbir etnik gurubun, hiçbir kültürün ve uygarlığın malı değildir. Ama insanlık tarihinde zaman olmuştur, bu evrensel gün, güneş, temiz hava, yeşeren dal, açan çiçek, sıcacık buğulanan toprak bir etnik guruba, bir millete, bir uygarlığa mal edilmek istenmiş, gerginlikler, düşmanlıklar yaratmak için kullanılmıştır.

 

 

Sizden umudum ve dileğim o ki, Kampüsümüze, uzun kış günlerinden sonra  çiçekli bir bahar dalı gibi uzanmaya başlayan  bu  bayramı  hepiniz el ele, omuz omuza verip türküler söyleyerek, halaylarla, horonlarla, lorkelerle kutlayacaksınız. Genç enerjinizi birbirinizi dostça kucaklamak için kullanacaksınız. Genç arkadaşlarım unutmayın  “ Ne güzel şeydir  bir bahar günü  sıhhatli ve genç olmak.” Tahmin edersiniz ki ben dahil burada oturan öğretim üyelerinin hepsini genç sayıyorum. Nevruz bayramınız kutlu olsun arkadaşlar.

 

Sivas Lisesi'nde geometri dersinde. (13 Kasım 1937)

1937 yılındayız. Sivas Lisesi’nin 4A sınıfında öğrenciyim. Mevsim sonbahar...

 

Lise müdürümüz Ömer Beygo idi. Biz ona “Değnekli Ömer”, yahut “Rezil Ömer” diyoruz. Ömer Bey, her akşam elinde bastonu kahve, kahve dolaşır, kahvede öğrenci bulursa önüne katar, evine götürürdü. Ana babalara da: “Öğrencinin kahveye gitmesi yasaktır, çocuğunuza sahip olun” derdi. Aileler bu davranıştan dehşetli memnundu. Değneklilik bundan kalmadır.

 

Ömer Bey’in rezillik lakabını şu olaydan aldığını sanıyorum. Sivas’a bir tiyatro kumpanyası gelmişti. Öğrenciye bileti yüzde elli eksiğine vereceklerini duyurdular. Tiyatro Sivas’a binde bir gelirdi. Lisemizin karşısında bir sinema binası vardı. Zaman zaman orada film de gösterilirdi. Münir Nureddin’in başrolü oynadığı Hurmalar Altında Cemile filmini orada seyretmiştik. Bu benim gördüğüm ilk filmdi.

 

Biz öğrenciler bu ucuz tiyatro fırsatını kaçırmak istemedik. Kalabalık bir grup halinde bilet almaya gittik. Sinemanın önünde demir parmaklı bir kapı vardı. Biletlerimizi almak istedik, ama kapı kapalı. Öğrenciye bilet kalmadığını söylediler. Biletler tam fiatla  satılmış olmalı. Sinemanın kapısına yığılmış, bekleşiyoruz. Ufaktan gürültü var. Bazan “haksızlık bu” diyen bir ses çıkıyor. O vakit toplu protesto filan bilmiyoruz. Ömer Bey bekardı, lise binasında kalırdı. Öğrenci kalabalığını görmüş, golf pantalonu ve bastonu ile koşarak geldi. Niye bekleştiğimizi sordu, biz de anlattık. “Yüklenin çocuklar kapıya” dedi. Kendi en önde demir parmaklı kapıyı zorladık. Kilit pek sağlam değilmiş açıldı. Biz de içeri daldık. Gerçi koltukların çoğu dolmuştu. Ayakta da olsa oyunu seyrettik, hem de yarı fiatına değil bedava. Oyundan aklımda hiç bir şey kalmamış. Yalnız çok boyalı kadınların göbek attığını hatırlıyorum, bir de seyircilerin ıslıklarını. Ömer Bey’e bundan sonra “Rezil Ömer” dedik. Halkımız rezillik sözünü deli dolu, haklı olunca kanun ve nizam dinlemez, gözünü budaktan sakınmaz insanlar için kullanır. Tümden kötü demek değildir.

 

Lisemizin çok güçlü bir eğitim ve öğretim kadrosu vardı. Ömer Beygo tanınmış bir matematik hocası idi. Şahap Şımay’dan okuduğum Fransızca ile üniversitede hiç bir güçlük çekmedim. Fizikçi Bahaettin Örnekol, felsefeci Faik Dıranaz, seçilerek Sivas’a gönderilmiş değerli idareci ve öğretmenlerdi. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Eğitim ve Atatürk adlı kitabımı yazarken öğrendim ki, Cumhuriyet, Anadolu’da güçlü kültür merkezleri kurmayı planlamış. Bu merkezler liselerin etrafında oluşacakmış. Bunun için Erzurum, Sivas, Konya, Ankara, Balıkesir gibi liselere özellikle seçilen değerli öğretmenler gönderilmiş.

 

Lisemizde, öğrenciler her sabah okulun bahçesine dizilirdik, kılık kıyafet yoklaması yapılırdı. Bir sonbahar sabahı, yoklamada bize, Mustafa Kemal Atatürk’ün Sivas’a geleceği haber verildi. Gidip kendisini istasyonda karşılayacaktık. Dehşetli heyecanlandık. Kurtuluşun temel taşlarından biri 4 Eylül’de Sivas Kongresi’nde konmuştu. Ve Kongrenin toplandığı binada okuyorduk. Lisemizde Mustafa Kemal’in o vakit yattığı oda müze olarak korunuyordu. Odada küçük tahta bir masa, iki sandalye, bir de demir karyola vardı. Mustafa Kemal bu kongreye gelirken İstanbul dahil, yurdun dört tarafı yabancı çizmesi altındaydı. Aydınların kimi kurtuluşu Amerikan mandasından, kimi İngilizlerle işbirliğinden bekliyordu. Yalnız Mustafa Kemal “İstiklal-i tam”a inanıyor ve Sivas’a tam istiklale ulaşmak için bir Kongre toplamaya geliyordu.

 

Sivas Valisi, kararsızdı. Osmanlı Sarayı’nı mı tutacaktı, yoksa, kurtuluşu mu destekleyecekti? Daha kararını verememişti. Mustafa Kemal hükümet binasına giderken bir düşmanlıktan, suikasttan endişeli olduğu için Sivas valisini, açık otomobilde yanına oturtmuştu. Çünkü, eski Elazığ Valisi Ali Galip, İngilizlerce tertiplenen bir çetenin başında Mustafa Kemal’i öldürmek için Sivas’a gelmişti.

 

Bu sefer, 1937 yılında Mustafa Kemal, Sivas’ta hür bir vatanda, vatandaşların sevgisi ile kucaklanmış, gene açık bir otomobilde, ama korkusuz, endişesiz geliyordu. Bütün Sivas ayaktaydı. Biz de sevincin heyecanı ile tir tir titreyerek istasyon binasının arkasındaki küçük meydanda yerlerimizi aldık. Özel tren geldi, Mustafa Kemal Atatürk yanında tanımadığımız bir kalabalıkla binadan çıktı. Golf pantalonu ile Sabiha Gökçen de yanında idi. İstasyon binası ile İstasyon Caddesi’nin arasına kırmızı halı döşenmişti. Atatürk halının üzerinde yürümedi, taşların üzerinden yürüyerek otomobiline bindi. Biz bunu O’nun murailikten hoşlanmadığı ile yorumladık. Bu yorum doğru idi. Atatürk, yaşa, varol sesleri arasında otomobiline bindi, hükümet binasına gitti. Biz de okulumuza döndük.

 

Dersimiz matematikti. Matematik hocamız da müdürümüz Ömer Beygo. Derse yeni başlanmıştı, sınıfın kapısı açıldı. İçeriye ikisi de golf bir pantalon ve spor bir ceket giyinmiş, Atatürk’le Sabiha Gökçen girdi. Gökçen’i resimlerinden tanıyorduk. Dünyada ilk kadın pilottu ve tek başına küçük bir uçakla Balkan memleketlerini dolaşmıştı. Bir Türk kızının bu cesareti dünya basınında dehşetli övgü ile karşılanmıştı. Hepimiz derhal ayağa kalkarak Atatürk’e saygımızı gösterdik. Onun adı etrafında oluşan efsanenin etkisi altında idik. Gözleri o kadar güçlü imiş ki, kimse gözlerine bakamazmış, bakanlar çarpılmışa dönermiş. Evvela çarpılmaktan korkarak, usuldan ve kaçamak baktık Atatürk’ün gözlerine. Çarpılmadığımız için ders boyu doya doya sevrettik O’nu.

 

Atatürk oturmamızı işaret etti, oturduk. Dersimizin ne olduğunu sordu. Hendeseydi. En ön sıralardan birinde oturan dişçinin kızı Saadet Uslu’yu tahtaya kaldırdı. Saadet kısa boyluydu. Sınıfın en soğukkanlı kızıydı. Adını iyi hatırlıyorum, siyah okul önlüğü ve beyaz yakası ile temiz bir öğrenci görünümündeydi. Lisede bir zafer marşı öğrenmiştik. Marş galiba Bethowen’in 9. senfonisinin Türkçe çevirisindendi. Marşta şöyle dizeler vardı: “Bu yol bizi saadetin kucağına götürecek, göz yaşları eriyecek hayat neş’e verecek”. Biz de Saadet kızın karşısına geçer, anlamlı anlamlı, biraz da sırıtarak “Bu yol bizi Saadet’in kucağına götürecek” diye bağrışırdık.

 

Atatürk geçen derste ne okuduğumuzu sordu. İki üçgen hangi koşullarda eşit oluyor, onu okumuştuk. Saadet’e tahtaya iki üçgen çizmesini söyledi. Saadet kara tahtaya yan yana iki üçgen çizdi ve köşelerine ?,?,? (alfa, beta, gamma) harflerini, ikinci üçkenin köşelerine de alfa bir, beta bir, gamma bir harflerini koydu. Bunlar Yunan harfleridir. Nedense o vakit matematik ve hendese terimlerinde bunlar kullanılırdı. Bu harfleri görünce Atatürk birden ciddileşti ve Saadet’ten neden Yunan harflerini kullandığını sordu. Saadet gayet soğukkanlı “Paşam bunları öğretmenimiz Ömer Bey kullandı, ben de onun için kullanıyorum” deyiverdi. Ömer Bey çağrıldı, zaten sınıftaydı. Ömer Bey kalabalık arasından sıyrılıp, Atatürk’ün önünde durdu. Bize öyle geldi ki, biz Ömer Bey’in önünde korkudan nasıl titriyorsak, Ömer Bey de Atatürk’ün önünde öyle titremektedir. Aynı soruyu Atatürk, hocamıza da sordu. Ömer Beygo da topu Milli Eğitim Bakanlığına attı. Bakanlık yeni matematik kitabını daha göndermemişti, ama basıldıkça forma forma gönderiyordu. O kitapta bu harfler kullanılmıştı. Kendisi de bunun için o harfleri kullanmıştı.

 

Atatürk kitabı görmek istedi. Kitap getirildi. Doğruydu, matematik kitabımızda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk o sayfayı yırttı, kitapla beraber yere fırlattı. Tahtaya doğru yürüdü, alfa, beta, gamma harflerini parmakları ile sildi ve yerine a, b, c yazdı ve bize dönerek: “Çocuklar yeni Türk alfabesi her şeyi ifade etmeye yeterlidir” dedi. Sonra, yeni Türkçeleştirilen matematik terimlerinin önemini ve kolaylığını anlattı. Benim aklımda şu kalmış. Tahtadaki iki üçkeni göstererek bize dedi ki “Çocuklar biz bunlara müsellesi mütesaviyüssakeyn derdik. Siz eşkenar üçgen diyorsunuz, hem Türkçe, hem daha kolay, Siz Cumhuriyetin talihli insanlarısınız. Devrimlerin değerini bilin.”

 

Atatürk sınıftan çıktıktan sonra, Sivas Kongresi’nde kendisine ayrılan ve lisede müze olarak saklanan odaya gitmiş. Müze de ne? Bir kuru masa, birkaç tahta sandale ve basit bir demir karyola. Atatürk eli ile karyolayı ileri geri sallamış, “Kongre gecesi, sağa sola döndükçe gıcırdayıp beni uyutmamıştı” demiş. Gerçekten karyola gene gıcırdamış.

 

Atatürk Sivas’tan ayıldıktan bir hafta sonra yeni matematik kitabı, yeni türk alfabesinin harfleri ile geldi. Cumhuriyetin ilkelerine, kurucular inanırlardı. Atatürk de, İnonü de eski Osmanlı okullarında Arap harfleri ile oğrenim görmüşlerdir. Ama 1928 alfabe değişiminden sonra, ikisi de Arap alfabesi ile tek bir satır yazmamışlardır.

 

Prof. Dr. İlhan Başgöz

Please reload