Songül Boybeyi, Okutman-Süleyman Demirel Üniversitesi

Portre-Söyleşi, Toplum ve Demokrasi, 2 (3), Mayıs-Ağustos, 2008, s. 285–290.

Prof. Dr. İlhan Başgöz ile 27 Mayıs 2007 tarihinde yaptığım bu söyleşi, değerli hocamızın Van‟daki evinde gerçekleştirildi. Söyleşi‟ye geçmeden önce Prof. Dr. İlhan Başgöz‟ün yaşamı hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olacaktır.

Sayın Başgöz 1921 (1923‟de olabilir)‟de Sivas Gemerek‟de arpalar biçilirken doğmuş. Babası ilkokul öğretmeni Hasan Efendi, annesi Cadoğlu Türkmenlerinden Zeycan hanımdır. İlkokulu ve liseyi Sivas‟ta bitiren Başgöz, 1940 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi‟ne girer ve 1944 yılında Pertev Naili Boratav‟ın asistanı olur. 1949 yılında, Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı dalında doktorasını verir. Fakültenin Folklor kürsüsü solculuk ve komünizm suçlamalarına kurban verilince; Başgöz Tokat Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanır. İki yıl öğretmenlik yapar. Ocak 1953‟de Türk Ceza Kanunu‟nun 141. maddesine aykırılıktan dolayı tutuklanır ve iki yıl hapis yatar. 1960‟da Ford Vakfı bursuyla Amerika‟ya davet edilir. Dört yıl Kaliforniya Üniversitesi‟nde çalıştıktan sonra Indiana Üniversitesi‟ne geçer. Halen bu Üniversitenin Ural-Altay Dilleri ve Folklor Enstitüsü‟nde profesör ve üniversite Türkçe programının direktörüdür. Aynı zamanda Başgöz yılın bir döneminde Van- Yüzüncü Yıl Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı ve Folklor hocalığı görevini de yürütmektedir.1 Amerikan Folklor Cemiyeti onur üyesidir.

 

1 05.02.2006‟da Radikal Gazetesi ekinde Van‟a tekrar gelişini İlhan Başgöz şöyle anlatmaktadır: “Çeşitli Amerikan üniversitelerinde 36 yıl öğretim üyeliği yaptıktan sonra, 1997'de Indiana Üniversitesi Folklor ve Avrasya Çalışmaları Bölümlerinden emekli oldum. Indiana Üniversitesi beni emeritüs unvanı ile onurlandırdı. Sağlığım yerinde idi. Emekliliğimden sonra üç yıl birer sömestir Bilkent Üniversitesi'nde ders verdim. Bilkent, dünyanın en iyi üniversiteleri ile her bakımdan rahatça boy ölçüşebilecek bir üniversite. Öğrencilerimden, idareden ve akademik personelden çok memnundum, orada zevkle çalıştım. 2001 yılında, Van 100. Yıl Üniversitesi'nden bir konuşma daveti aldım ve Van'a gittim. Yunus Emre üzerinde konuştum, onun şiirlerini okudum. Göl kıyısındaki yerleşkesini, sakin ve temiz havasını, üniversitenin mütevazı, bilgili ve aydınlık düşünceli rektörü Yücel Aşkın'ı ve onun değerli çalışma arkadaşlarını çok sevdim. Hele Van halkına bayıldım. Van'da öğretim üyeliği yapmayı kararlaştırdım. Van'a gideceğimi duyan arkadaşlar, „Gitme‟ dediler, „Orası üniversite değil medrese, geçen yıllarda orada bir öğrenciyi, oruç tutmadığı için bıçaklayıp, öldürdüler.‟ Kararımdan dönmedim. Ertesi yıl tası tarağı toplayıp Van'a vardım, yerleştim.” 2 Bu söyleşinin gerçekleşmesinde Yrd. Doç. Dr. Serap Yükrük ve Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Yükrük‟e Van‟daki yardımlarından dolayı minnettarım. Kasetin çözümlenmesi için verdiği emekten dolayı da ise Yüksek Lisans öğrencisi Arzu Erdinç‟e teşekkür ederim.

 

 

Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinde zaman zaman yazıları da yayımlayan Başgöz‟ün çok sayıda yayımlanmış çalışmaları mevcuttur. Türk edebiyatı ve folkloru ile eğitim konusunda önemli eserlere imza atmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Doğu Anadolu'da Folklor Derlemeleri (1947), İzahlı Türk Halk Edebiyatı Antolojisi (1956), Manilerimizden (1957), Köroğlu (1959), Karacaoğlan (1977, 2003), Folklor Yazıları (1987), Yunus Emre (1990), Aşık Ali İzzet Özkan (1994), Turkish Folklore and Oral Literature (1998), Geçmişten Günümüze Nasrettin Hoca (1999), Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk (1999), Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal (Irene Melikoff, Fuat Bozkurt, Nejat Birdoğan ile birlikte), Turkish Traditional Art Today (2002), İslam’da Fıkıh ve Akaid (Çeviri: İlhan Başgöz 2005), Türkü (2008). Dünya çapında bir halkbilimci ve eğitimci olan Prof. İlhan Başgöz'ün yaşam öyküsü, iki değerli araştırmacı ile yaptığı bir söyleşi biçiminde kitaplaştırıldı ve Tetragon yayınevi tarafından Kardeşliğe Bin Selam adıyla piyasaya çıktı.

Kendisiyle tanışma ve sohbet etme fırsatını bulduğumuz Başgöz‟le olan görüşmemiz, eski günlere ait aşağıdaki diyaloglarla gerçekleşmiştir.2 S. Boybeyi: Hocam 27 Mayıs 1960’ı yaşayan biri olarak o günlere ait bir anınızı anlatır mısınız?

İlhan Başgöz: Fikret Otyam‟la ben 1960‟da Ankara‟dan kaçtık. Antep, Kilis, Adana dolaşıyoruz. Çünkü Ankara‟da Örfi idare var. Cumhuriyet Halk Partisi‟nin gazetesi Ulus kapatıldı. Fikret Otyam işsiz kaldı. Örfi idare önüne geleni içeri atıyor. Biz de Ankara‟dan ayrıldık. Kilis‟e vardık. Kilis‟te Ceylan Ali diye çok iyi saz çalan birinden bahsettiler. Ceylan Ali‟yi bulduk. Ceylan Ali‟nin kendi sazı yokmuş, emanet bir saz bulduk. Ceylan Ali bize nefis türküler çaldı. Özrü de şu. Saz emanetmiş, o yüzden iyi çalamıyormuş. Bana göre orkestra gibi çaldı. Neler mi söyledi, çaldı? Kaçakçılık türküleri, öyküleri… Kaçakçı Abdül diye bir adam var. Sınırdan geçerken mayına çarpmış, ölmüş. O‟nun hikayesi. Çok hüzünlü acıklı bir hikayedir. Geceleri mayın tarlasından geçiyorlar, ölen ölüyor, kalan kalıyor, çoğu da sakat, topal kalıyorlar. Sonra Fikret Otyam‟la Ceylanpınarı‟na gittik. Bir ciple dönüyoruz. Orada hoyrat denilen bir mani tipi var. Bizim çok heyecanlı zamanımız. Ben o cipin içinde Fikret‟e hoyratlar söyledim, benim icat ettiğim hoyratlar. Fikret onları daha sonra yayımladı. Sonra döndük oradan Ankara‟ya geldik. Eve geldim. Eşim dedi ki: „Seni arıyorlar‟. Yine kaçtım. Ankara‟nın Topraklık semtinde eniştemin 

bir evi var. Onun bodrum katında saklanıyorum. 27 Mayıs 1960 sabaha karşı 04.00‟da makineli tüfek ve uçak sesleriyle uyandım bu bodrum katında. Başımı pencereden uzattım. Sokağın başında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi askeri öğrencilerinden ikisi duruyor. Ellerinde Thomson tabancalar. Ne oldu çocuklar? Dedim. Dediler ki: „Ordu idareyi ele aldı. Menderes devrildi‟. Fırladım pijamalarımla sokağa. Bağırıyorum. „Hadi gözünüz aydın, zalimler yıkıldı‟ filan diye. Balkonlarda kadınlar. Sonra eve dönüp giyindim. Sokağa çıkma yasağı var. Ben yasak, masak dinlemiyorum. Evime gideceğim. Evim Cebeci Dörtyol‟da. Tıp Fakültesinden aşağı Dikimevi‟ne gideceğim. Ben bir yandan da ağlıyorum. Bir Subay durdurdu beni. „Sokağa çıkmak yasak bilmiyor musun‟ dedi. Ben anlatıyorum „Saklanıyordum bunlardan, şimdi evime gidiyorum‟. Subay gözyaşlarımdan anladı. Bir cipi durdurdu. „Beyefendiyi evine götürün‟ dedi. Evim Cebeci‟de Konservatuarın tam karşısında. Eve geldim. Kapıyı çaldım. Eşim bu defa Örfi idareden sabaha karşı geldiler sanmış. İçeri girdim, kucaklaştık. Hikmet Şimşek benim akrabamdır ve bizim apartmanın üst katında oturmaktadır. Hemen Hikmet‟in yanına çıktım. „Hikmet gözün aydın dedim‟. Hikmet: „İlhan otur, marş yazıyorum‟ dedi. „Ne marşı Hikmet‟ dedim. ‟27 Mayıs Marşı‟ dedi. Orda o sabah 04.30 sıralarında 27 Mayıs marşı bestelendi. Daha sonra Hikmet Konservatuardaki korosuna marşı öğretti. Koro Başbakanlığa vermiş marşı. Çağırmışlar Hikmet‟i, buyur etmişler. 50 kişi „selam selam ordu‟ diye marşa başlayınca her odadan bir subay çıkmış, ellerinde otomatik tabanca. „Ya siz ihtilal olacağını biliyor muydunuz, nereden duydunuz? Ne vakit bu marşı yazdınız?‟ demişler. Sonraları radyolarda sık sık hemen her gün 27 Mayıs Marşı çalındı.

S. Boybeyi: Hocam biraz daha eskilere Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesindeki yıllara, Behice Boran’lara, Sabahattin Ali’lere gidebilir miyiz?

İlhan Başgöz: Sabahattin Ali ile ben tanışmadım. Ancak bir gün Pertev Bey, Sabahattin Ali, Hüsamettin Bozok birlikte Mamak‟a kadar yürüyerek gittik. Hüsamettin şair ve çok geveze bir adam. Onun yanında olursanız sizi hiç konuşturmaz. Biz bekledik ki, Hüsamettin Sabahattin Ali‟yi konuşturmayacak. Tam tersi oldu. Sabahattin Ali onu hiç konuşturmadı. Sabahattin Ali her alanda dehşet bilgisi olan bir adam. Bize Rusya‟dan Sanayi Devriminden bahsetti yol boyunca. Tek görüşüm buydu. Daha sonra öldüğünü (öldürüldüğünü) işittik.

S. Boybeyi: Başka neler oldu o dönemlerde? Fuat Köprülü hocanız oldu mu? Muzaffer Şerif’le tanıştınız mı?

İlhan Başgöz: Evet Fuat Köprülü bir sömestri bize Orta Çağ Tarihi okuttu. Yıl 1940-1941. Daha İkinci Dünya Savaşı başlamamıştı. Bir süre sonra savaş başladı. Sovyetler Birliği henüz savaşa girmemişti. Hoca dudağında içmediği sigarasıyla gelirdi. Külü biter dökülür. Onu hatırlıyorum. Muzaffer Şerif‟i hatırlıyorum. Galiba 1942‟de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi‟ne gelmişti. Yurt dışında Pensilvanya Üniversitesinde çok meşhur bir doktora yapmış. Hala okutulur. Otokinetikle ilgili. Kendi kendine hareket eden noktalar. Derslerde bizim ırk teorilerin yanlışlığını, sosyal bilimlerin önemini, insanların doğuştan 

suçlu yahut kötü olmadığını, ancak içinde bulunduğu topluma yönelik biçimlendiğini anlatıyordu. Derslerine ilgi her geçen gün arttı. O zaman okulun Felsefe bölümünde iki hoca var. İkisi de gerici. Necati Akder‟le Hamdi Ragıp Atademir. Halk Partisi düşmanları. Muzaffer Şerif‟i şikayet ettiler. Örfi idare Muzaffer hocayı içeri attı. İki ay hapis yattı. Onunla beraber benim tanıdığım 2-3 arkadaşım da hapisteydi. Sona Muzaffer hoca hapisteyken yurt dışından ona tam profesörlük verildi. Hapisten çıkınca ona Sosyal Psikoloji kürsüsü kurma teklifi yapıldı. Hiç unutmuyorum. Bir gün dersteyiz. Dedi ki „Çocuklar sizi bırakacağım. Kıramayacağım biri beni davet etti. Kusura bakmayın‟. Sonra bir Sonbahar ya da Kış günü bir karayolu otobüsüyle türküler söyleyerek uğurladık. Bir daha da dönmedi. Gidiş o gidiş. Bir de kızı ABD‟de bir derste öğrencim olmuştu. Bir gün ben derse girdim. En önde beyaz tenli kara kaşlı, kara gözlü bir kızcağız. Belli ki Anadolu‟dan gelmiş. Adını sordum. „Ann Sherif‟ dedi. „Babanın adı Muzaffer Şerif mi?‟ dedim. Hayret etti kız. „Nereden biliyorsunuz?‟ dedi. Kız nereden bilsin babasını uğurladığımızı. Sonra Ann Japonca öğrendi, Türkçe öğrenmesine babası müsaade etmedi. Yine başka bir zaman bir konferans veriyorum. Yaklaşık 10 yıl sonra. Michigan Üniversitesinde. Ann Sherif en önde oturuyor. Tabii biraz değişmiş. Yanında da ufak tefek ihtiyar bir adam var. Konuşmamdan sonra Ann ile görüştük. „Babam‟ dedi. Ben „Beni tanıdınız mı hocam‟ dedim. „Evet tanıdım‟ dedi. „Bir kahve içelim beraber‟ dedim. „Vaktim yok‟ dedi. Bu onu son görüşümdü.

S. Boybeyi: Hocam biraz da 1945’lerdeki Köy Enstitüleri’nden bahsedelim mi?

İlhan Başgöz: 1945‟e kadar bütün devlet mekanizmaları Köy Enstitülerini destekledi. İkinci Dünya Savaşı bitince bir komünistlik suçlaması aldı başını gitti. Demokrat Parti bunları komünist diye itham etti. Herkes komünist. Hasan Ali komünist, İsmail Hakkı komünist vs.

Bir yarış başladı. Halk Parti ile Demokrat Parti arasında. Sen komünistsin, yok sen komünistsin. İnönü milleti başka şeylerle meşgul etmek için bu komünist efsanesini büyüttü. Kendisi böylece kenara çekildi. Bir gün ben Erdal İnönü‟ye sordum: “Neden o yıllarda öncekinin tam tersini yaptılar”. Erdal İnönü dedi ki: “Seçimi kaybedeceklerinden korkuyorlardı”. Yani Milli Şef meselesi. Yani kızgınlık ve korku Köy Enstitülerinden çıktı. Yalnızca Köy Enstitüleri mi? Reşat Şemsettin Milli Eğitim Bakanlığına gelince, işini gücünü bıraktı, hocaları üniversiteden attırmaya uğraştı. Ankara Üniversitesi üzerinde o yıllarda baskı var. Sonra vekalet emrinin gerçekleşmesi için Üniversitelerarası kurulun oluru lazım. Kararların tasdiki lazım. İstanbul‟dan zehir gibi hocalar geldi. Sıdık Sami, Beşim Ömer Paşa vs. Bunları bakan toplamış, Başbakan Hasan Saka. „Siz galiba bu hocaları çıkarmaya karar verdiniz de, kanun maddesine uydurmaya çalışıyorsunuz?‟ Sıdık Sami demiş ki „Biz buraya vicdanımızın sesini dinlemeye geldik, sizi dinlemeye değil. Doğru olan neyse ona karar veririz‟. Sonra uzunca bir müddet işte bunlar gençleri zehirliyor denildi. İnönü Reşat Şemsettin‟i Milli Eğitim Bakanı atayınca yetki doğrudan bakanın eline geçti. Bakan‟da İsmail Hakkı Tonguç‟u 

mahkemeye vermiş. İki öğrenciye sosyalist yayınları tavsiye ettiği için. Bende o kitapları merak edip okumuştum. Tabiî ki mahkemeden bir şey çıkmadı. Bu bahaneyle İsmail Hakkı Tonguç‟u İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden aldı. Gazi Eğitime sonra başka bir okula iş öğretmeni olarak atadı. Onunla da kalmadı. Vekalet emrine almak istedi. Yani hocalarla uğraşmanın sonu gelmedi. Tabiî ki Üniversitelerarası Kurul bu durumu tasdik etmedi. Kurulda şöyle bir konuşma geçmiş. Hocaları müdafaa eden Sıddık Sami, Besim Ömer Paşa ve Bakan Sirer arasında. Bakan „Sen nasıl konuşuyorsun öyle?‟ demiş. Besim Paşa, Bakana „Bana bak sen daha ananın kucağındayken ben Kafkas cephesinde kurşun atıyordum Ruslara karşı. Bizimle böyle sen konuşamazsın‟. Böylece hocalar işlerine döndüler. Üniversitelerarası Kurul bu durumu tasdik etmedi.

S. Boybeyi: Peki hocam o zaman gerçekten yaygın bir Marksist eğilim var mıydı? Marksizim propagandası yapılıyor muydu?

İlhan Başgöz: Vardı tabii. Gençler arasında, hocalar arasında Marksist bir eğilim vardı. Fakat hocaların Marksizm propagandası yaptığı doğru değil. Pertev Beyi ben yakından biliyorum. Hiçbir deste Marksizm adı geçmemiştir. Zaten Marks‟ı okumak için kitaplar bulmak o yıllarda güçtü. Eski tercümeleri vardı. Haydar Rıfat‟ın yaptığı çeviri Devlette Sosyalizm. Sabiha Sertel‟in yaptığı çeviri Kadın ve Sosyalizm. Bunları da piyasada bulmak zordu. Kıyıda köşede bulunuyordu. Okuduklarımız topu topu 4-5 kitaptı. Tabii o zaman böyle Kapital çevirileri falan yoktu. Bunlar adı astarı olmayan şeylerdi. Cılız hareketti. Rusya‟nın savaştaki başarısı, Almanların yenilmesi falan zannederdik ki hakikaten bütün Dünya Sosyal Demokrat yahut Sosyalist olacak. İkinci Dünya Savaşı bitince ben bir konuşma yapmak istedim. Bir öğrenci derneğimiz vardı. Gayet sert bir konuşma, saklıyorum hala. Faşizmin yıkıldığını, demokrasinin hakim olacağını söylüyorum. Tam tersi oldu. Ankara‟da nefes aldırmadılar. Bir ara basın kanunu değişti. Sendikaların kurulmasına müsaade ettiler. O vakit Ruslarla Amerikalıların arası açılmaya başlayınca, hemen fırsatı yakalayıp ABD‟ye yamanmaya başladılar.1945‟ler Hocaların aleyhine cereyan etti. Serteller Tan adında bir gazete çıkarıyordu. Onu bastılar, yıktılar. Halk Partisi ocağında yuvalandı hareket. Bir kalabalık Tan matbaasına gitti. Makineleri kırdı, kağıt ruloları sokağa yuvarladı. Bunun üzerine Serteller Türkiye‟den ayrılmak zorunda kaldı. Bu günün ertesinde Pertev beyin bize dersi var. Halk Edebiyatı dersi. Pertev bey bir yeniçeri isyanı ile ilgili fıkra anlattı.

S. Boybeyi: Pertev Beyle çok çalışmalar yaptınız değil mi?

İlhan Başgöz: Evet, Pertev Beyle 3 defa Doğuya gittik. İki defa da ben yalnız gittim. Bir arşiv oluşturduk. Beni Tokat‟a sürgüne yollayınca arşiv dağıldı. Daha sonra Pertev Bey‟de yurt dışına çıktı. Arşivin bir kısmı ben de bir kısmı Pertev hoca da kaldı. Bazıları okulun arşivinde kaldı. Sonra ne oldu bilmiyorum. Bizim kürsüden mezun öğrencilerde derlemeler yaptılar. Onları tasnif ediyorduk, arşive koyuyorduk. Böylece arşiv oluşmuştu. Böylece Folklor 

Enstitüsü oluşuyordu. Tabii bunlar yıkıldı. Uzun süre Folklor kürsü olarak okutulmadı. Sonra yine edebiyat içerisine alındı.

S. Boybeyi: Hocam sizi yorduk, teşekkür ederiz.

İlhan Başgöz: Ben teşekkür ederim.

Süleyman Özerol / Araştırmacı-Gazeteci

09.08.2008, Malatya

Prof. Dr. İlhan Başgöz ile 1986 yılında köyüm Ballıkaya’da tanışmıştık. ABD’de İndiana ÜniversitesindeUral-Altay Dilleri ve Folklor Enstitüsü’nde profesör ve üniversite Türkçe programının direktörüdür kendisi. Aynı zamanda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesidir. Hüseyin Şahin ile birlikte hazırladığımız Arguvan Türküleri kitabımızı göndermiştim, 2007 Şubatında aradığında aldığını ve teşekkür ettiğini iyi bir biçimde okuyup-incelediğini; özellikle katmalar bölümünden yararlandığını belirterek teşekkür etmişti.

1 Ağustos günü köyden Malatya’ya geldiğimde kargodan bir gönderi bildirimi üzerine gittiğimde paketin içinden “Türkü” çıktı. Türkü, İlhan Başgöz’ün Pan Yayınlarından Nisan 2008’de çıkan yeni kitabının adıydı. Teşekkür etmek için kendisini birkaç kez aradım, en sonunda 5 Ağustos günün Celal Yalvaç’ın yanında otururken aradığımda ulaştım ve teşekkür ettim. “Asıl ben size teşekkür ederim. Cumhuriyet aydınlanması yolunda çalışmalarınızı duyuyor ve yazılarınızı izliyorum, kutluyorum” dedi. Ben de kendisini ve yanımda bulunan Celal Yalvaç gibi büyüklerimi örnek alarak hareket ettiğimi söyleyerek teşekkür ettim.

 

Prof. Başgöz, türkü hakkında Türkü’nün arka kapağında şunları yazmış:

“Türkü, gerçekle hayali, sağ düşünce ile rüyayı, sözün ve ona koşulan sazın dili ile birleştiren şiirdir. Bu şiir ve müzik kucaklaşması, bir yanı ile size kanat takar, gökyüzünün mavi yüceliklerine ağar. Tatlı bir ses, güzel bir dil ve ince bir tel sizi kirden pastan arıtır, yunursunuz, acerlenirsiniz, yeğnimiş hissedersiniz kendinizi eğer türküyü seviyorsanız.”

Prof Başgöz kitabına kısa bir önsözden sonra Folklora Emek Verenlere Saygı başlığı altında halk kültürü ve halk kültürüne hizmet edenlerle ilgili düşüncelerini dile getirmiş; gönüllü kültür araştırmacılarını minnet ve saygıyla andığını belirterek çalışmasını onlara armağan etmiş. Halk Türküsü: Gerçekle Hayali Birleştiren Şiir başlığı altında ise çalışmasının âşık türkülerini değil anonim türküleri kapsadığını belirtmiş; Türkülerde ana nakışın gurbet ve gariplik olduğunu vurgulayarak da bir gruplama yapmış:

 

* Törenlere ve işlere bağlı ezgiler

* Âşıkların adlarına bağlı ezgiler

* Yer adlarına bağlı ezgiler

* Ezginin özelliğine bağlı adlar

* Uluslara ve etnik gruplara bağlı ezgiler

 

Mapushane damlarına düşünce bile türküyü, sadık bir dost gibi koğuşlarımda bulduğumuzu, bu türküler ile ilgili düşüncelerini Hapishane Türküleri bölümünde anlatmış.

Askerde, talimde, siperde de bizden ayrılmayan türkülerin askerliğin iyi kötü, zaferli bozgunlu günlerde de bizimle beraber acımıza, sevincimize, zaferimize, bozgunumuza ortak olduğunu Askerlik Türküleri başlığı altında irdelemiş.

Türkünün bize beşikte de arkadaşlık ettiğini, ninnilerde en çok annenin çilesinin konuştuğunu belirten Başgöz’ün üzerinde durulması gereken bir belirlemesini birlikte okuyalım:

“Ama bu yeni kuşağın çocukları için doğru değil. Onlar ninnilerle büyümedi. Bunun için ninnilerdeki ana sesinin, ana sütü kadar tatlı, ana sütü kadar sıcak, ana sütü gibi huzur verici olduğunu bilmez.”

Ölüm veya benzeri bir felaket üzerine yakılan türküler olan Ağıtlar’ı, “Bir yas töreninin sözle ifade edilen parçası” olarak nitelemiş.

Ekin kaldırırken, halı dokurken, el değirmeni ile bulgur çekerken, dibekte kahve döverken, pullukla çift sürerken söylenen, gerçek anlamıyla işe bağlı olan İş Türküleri’ne ninnileri de eklemiş.

Maniler’i, halk edebiyatımızın en yaygın ütünü olarak belirtmiş.

Türkülere yeni bir anlam yükleme kaygısı ve çabasının doğurduğu olguyu Türkülerde Anlam Kayması diye adlandırarak açıklamış.

Türkülerdeki sözcük, dize, dörtlük değişimlerini ve birçok türküde benzerlikler bulunduğunuTürkülerde Kalp Sözler, Kalıp Dizeler başlığı altında irdelemiş ve bunu Sözlü Formüller diye de adlandırmış.

Gündemde hep var olan türkülerin özgün yapısının bozulması olayını, Türkülerde Bozulma Metni ve Yeniden Düzenleme başlığı altında irdelemiş.

Türkülerin İşlevi, türkülerle ilgilenenlerin mutlaka okuması gereken bir bölüm…

Kitabın her bölümü örneklerle desteklenmiş, karşılaştırmalı açılamalarla pekiştirilerek sunulmuş. Türkü ve mani örneklerinin ardından Ahmet İnam’ın Hayatta Türkü Olup Duran başlıklı yazısı konuyla ilgili bir örnek olarak verilmiş. Son bölümde de kaynakça yer almış. Kitap 13,5 x 19,5 cm boyutunda ve 191 sayfa.

Kitabın bazı türkü örneklerinde, katmalarla ilgili bölümde Arguvan türküleri kitabımızdan alıntılar yapılmış. Kitabımız Malatya’dan verilen tek örnek. Ayrıca türkülere örneklerde “Kara Erik Çağala” Ahmet Caferoğlu derlemesi kaynak gösterilerek verilmiş.

Cumhuriyetle yaşıt, cumhuriyet döneminin en değerli bilim adamlarından olan Prof. Dr. İlhan Başgöz’e hala ürettiği için daha çok saygı duyduğumu belirtirken, Türk Halk Edebiyatı ve türküler alanında uğraş verenlere, türkü sevenlere Türkü’yü salık veriyorum.

Feyziye Özberk

Başgöz’e göre folklor, yalnız geçmişin fosillik kalıntılarını inceleyen ve şurada, buradan derlenen metinlerle, bir ulusun kültür geçmişini yeniden kurmaya çalışan bir bilim olamaz. O, folklorun bugünden koparılarak incelenemeyeceğini düşünüyor; “folklor asıl bugünkü kültür üzerinde çalışmalı ve bugünü aydınlatmalıdır,” diyor.

 

 

Prof. Dr. Mehmet İlhan Başgöz Türk folklorunu ve halk edebiyatını öncelikle Amerika’ya ve dünyaya tanıtan bir bilim adamı, aşağı yukarı Cumhuriyetimizle yaşıt bir çınar. Folklor toplantılarına davet edilmediği memleket, görmediği diyar kalmamış. Ünlü halkbilimcilerden, Pensilvanya Üniversitesi, Profesörü Dan Ben-Amos da onun bu niteliğini vurguluyor. “Amerikalılara olduğu kadar, katılmış olduğu uluslararası sempozyumlar, vermiş olduğu konferanslar ve doğrudan organizasyonunu yapmış olduğu etkinliklerle Türk folklorunu dünyaya tanıtan biridir.”

Başgöz’e göre folklor, yalnız geçmişin fosillik kalıntılarını inceleyen ve şurada, buradan derlenen metinlerle, bir ulusun kültür geçmişini yeniden kurmaya çalışan bir bilim olamaz. O, folklorun bugünden koparılarak incelenemeyeceğini düşünüyor; “folklor asıl bugünkü kültür üzerinde çalışmalı ve bugünü aydınlatmalıdır,” diyor. Başgöz, toplumun ve çevrenin koşullarına baş kaldıran insanın, folklor geleneğini ve sözlü edebiyatı kişisel olarak yaratığına veya değiştirdiğine, dikkat çekiyor. Örneğin: Karacaoğlan, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal… Başgöz, dinci ve gizemci şairlerin içinden, bir tekkeye bağlı olsalar da, tarikatın sözcülüğünü aşan, evrensel insanın duygularını yakalayan Yunus Emre,Pir Sultan Abdal gibi büyük söz ustalarının çıktığını belirtiyor. Nasreddin Hoca da sadece basit, güldürücü bir komik değil, Osmanlı-Türk toplumunun ve insanının tüm kötülüklerini, zaaflarını, bönlüklerini gülerek veren ve taşlayan yaman bir eleştirmendir.

Başgöz göre; bizim halk kültürümüzde, bir yandan eski Yunan-Bizans kültürünün ve bin yıllık Arap-İran kültürünün etkileri var. Bu çok yanlı bileşim halk hikâyesi geleneğinde yaşıyor.

 

Mesleğini uzun yıllar Amerika’da sürdürmek zorunda kalmış

İlhan Başgöz, Pertev Naili Boratav’la başlayan akademisyen Türk halkbilimcileri kuşağının önemli bir üyesidir. Onun değerini, yaptıklarını, eserlerini anlatan kitap, dergi ve pek çok yazı var. Ama ona öyle şeyler yaşatılmış ki çok sevdiği, tutkuyla bağladığı mesleğini, uzun yıllar Amerika’da sürdürmek zorunda kalmış. Birçok kitabı, makalesi önce İngilizce, sonra Türkçe yayımlanmış.

Başgöz, 1960’lı yılların başında gittiği ABD’de Kalifornia Üniversitesi’nin Los Angeles ile Berkeley yerleşkelerinde ve Indiana Üniversitesi’nde çalışmış, en uzun süre çalıştığı ve 1975 yılında profesörlüğe yükseltildiği Indiana Üniversitesi’nden 1997 yılında “Emeritüs” unvanıyla emekli olmuş. 1978’de Boğaziçi Üniversitesi’nde, daha sonra özellikle 2000’li yıllarda belirli dönemlerde: Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü’nde ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde dersler veren Başgöz halen Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde konuk profesör olarak seminer türü dersler veriyor. Bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Türkiye’de…

Başgöz’ün, uzmanlık alanı ile ilgili yirmiden çok Türkçe ve İngilizce kitabı var. Onun bilime en önemli katkılarından biri de Indiana Üniversitesi’nde kurduğuTürk Araştırmaları Yayın Dizisi’nin genel editörü olarak, Türk kültürü konusunda pek çok İngilizce kitabın yayınlanmasını sağlamış olmasıdır. Ayrıca Türkiye’de hiç bir kitaplıkta olmayan Türk folkloru kitap koleksiyonunun, Indiana Üniversitesi kitaplığında bulunmasını Başgöz’e borçluyuz. “Indiana Üniversitesi’nin kitaplığında 4 milyon kitap vardır. Ben emekli olmadan önce istediğim her kitabı Türkiye’den satın aldılar. Bu yüzden Indiana Üniversitesi kitaplığındaki, Türk folkloru koleksiyonu Türkiye’de hiç bir kitaplıkta yoktur.”

Türkiye Bilimler Akademisi “Şeref Üyesi” ve Amerikan Folklor Cemiyeti’nin “Onur Üyesi” olan Başgöz’e, Emre Kongar’ın müsteşar olduğu dönemde, 1993 yılında Kültür Bakanlığı tarafından, “Türk Halk Kültürüne Üstün Hizmet Onur Ödülü” verilmiş. O ayrıca: “TÜBA 2004 Bilim Ödülü”, “Dünya Kardeşlik Birliği Mevlana Yüce Vakfı’nın 2009 Yılı Edebiyat Dalı’ndaki Ödülü” ve “2000 Yılı Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü” olmak üzere birçok ödülün de sahibi... Bu ödüller Başgöz’ü mutlu etmiş mi, yüreğindeki yaralara, kırgınlıklara deva olmuş mu? Yanıtını kendi sözlerinden öğrenelim: “Ben devletime hiç küsmedim” diyor ve ekliyor: “Yurtdışında ne kadar ödül alırsan al, insanın kendi kültürü içinde saygı görmesi başka ve çok tatlı bir olay. Hele yaşınız yetmiş beşi geçmişse…”

 

Eğitim Onur Ödülü

İlhan Başgöz’le önce e-posta yoluyla haberleştik. Ulusal Eğitim Derneği, her yıl verdiği Eğitim Onur Ödülü’nü bu yıl Prof. Dr. İlhan Başgöz'e verdi. 26 Kasım 2010 Cuma günü yapılan ödül töreninde, onu dinleme ve onunla konuşma olanağını buldum. Törende Dernek Genel Başkanı Zeki Sarıhan’ın, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nizamettin Koç’un ve halkbilimci Metin Turan’ın konuşmalarını dinledik ve hocamızın örnek alınacak yaşamını, eserlerini ve kişilik özelliklerini öğrendik.

Başgöz, yalın, süssüz bir anlatımla, yumuşak bir ses tonuyla konuşuyor. Dinleyenleri hem akıllarından hem de yüreklerinden öyle bir başarıyla yakalıyor ki gözünüzü kırpmıyorsunuz. Onu dinlerken bir halk aşığını izliyormuş gibi bir duyguya kapılıyor; bu neredeyse sessizce akan nehrin yumuşak sesi hiç dinmesin istiyorsunuz. Sanırım bir aydın olarak halk edebiyatından damıttığı tatlı bir dil kullanıyor. Çokça gülüyor ama arada bir de gözlerinizden yaşlar gelmesine engel olamıyorsunuz. Siz tekleyecek sözünü unutacak kaygısına kapılmışken o üç büyük şairin üç uzun şiirini bir kitaba ya da nota bakmaksızın peş peşe söz ipine diziveriyor. Zaten şimdi kendileri de folklar uzmanı, hoca olmuş eski öğrencileri hocalarının belleğinde koskocaman bir arşiv olduğundan söz ediyorlar.

 

Amerika’da yaşasa da beyni ve yüreğiyle Türk halkı için üretiyor

Başgöz’ün 1940’lı yıllarda ve devamında Anadolu’dan derlediği, özellikle halk edebiyatıyla ilgili metinlerin toplamı binlerce sayfayı bulmaktadır. “Ben Amerika’ya gelirken yanımda büyük bir folklor hazinesi ile geldim. 1943 yılından itibaren derlediğim metinler kasetlerde, dergilerde buraya geldi.” O, bu kaynaktan ve daha sonraki yıllarda yaptığı araştırmalardan yararlanarak birçok değerli eser kaleme almış: Örneklerle Türk Halk Edebiyatı Antolojisi, Manilerimiz, Karac’aoğlan, Âşık Ali İzzet Özkan, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Türk Halkının Bilmeceleri, Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk, Türkü, Yük Taşımıyoruz Sevgi Taşıyoruz… Tüm bunlar onun Amerika’da yaşasa da beyni ve yüreğiyle, Türk halkı için çalıştığını, ürettiğini gösteriyor.

Başgöz Hoca 1997 yılında beri her yaz, Edremit/Güre’de yaptırdığı binada, halkbilim yaz kursunda 20 gün “bilgisini ve görgüsünü genç üniversiteli arkadaşları ile” paylaşıyor. Bu çalışma için kimseden yardım istememiş. O, bu yazkurslarını önce bir doktora seminerine dönüştürmeyi, sonra da “bir köy üniversitesi kurmayı” hayalliyor.” Son yıllarda bu kurs Indiana Üniversitesi’ne bağlanmış, artık onlarla işbirliği içinde devam edecek.

Alan çalışmalarından hangisi Başgöz’ü çok etkilemişti? Bu sorunun yanıtı ilgi çekici olduğu kadar onun bir halk adamı olduğunu ve insanlarla bağ kurmadaki ustalığını, azmini ortaya koyuyor. “Aşkale’nin bir köyüne yaptığım gezi… Erzurum’dan bir at kiralayarak köye vardım. Hüseyin Dede’ye konuk oldum. Heybemde zebellah Grundig marka bir ses alma makinesi ile Hüseyin Dede’nin evine indim. Kimim, neyim sormadılar. Alevilerde mihman Ali’dir. Hüseyin Dede bir türlü sazı eline almıyor. İşi şakaya vurdum. Ben Ankara’dan geliyorum. Hayvanlarınız için eksik vergi vermişiniz, hayvanlarınızı sayacağım, size yeni vergiler yazacağım dedim. İnanmadılar ve buzlar çözüldü. Ses makinemi indirdim, Hüseyin Dede gene nazlanıyor. Yemek ortaya geldi. Gidip heybemden bir şişe rakı getirdim. “Dede sofra demsiz olmaz” dedim. Bu yetti. Hüseyin Dede çağırdı oğlunu ‘Bu adam cin midir, şeytan mıdır, getir şu sazı’ dedi. Onun türküleri şimdi Millî Kütüphane’dedir.”

 

Arpalar biçilirken doğmuş

İlhan Başgöz Gemerek doğumlu. 1921 yılında “arpalar biçilirken” doğmuş ama bazı yanlış anlamalarla Amerika’daki bütün resmî belgelere doğum tarihi, 15 Ağustos 1923 olarak kayda geçmiş. Gemerek, Sivas ili Şarkışla ilçesine bağlı bir bucak iken 1953 yılında ilçe olmuş. 15 Ağustos’un da bir öyküsü var: “Kaliforniya Üniversitesi’nde işe başlayınca doğduğum yılı, ayı ve günü sordu sekreter. Orada bu çok önemli… Elbet arpalar biçilirken diyemezdim. Ekim dedim. Aradan bir zaman geçtikten sonra aynı soru gene sorulunca bu sefer, verdiğim uydurma ayı unutup Kasım dedim. Sekreter bana dedi ki: ‘İlhan Bey insan anasından bir defa doğar.’ Gülüştük ve ben 15 Ağustos dedim. Amerikan pasaportumda 15 Ağustos 1923 yazar. Doğum tarihim 1921 olmalı. Gemerek’te büyük babam 1337 tarihinde bir ev yaptırmış, taşların birinde bugün bile 1337 tarihi (yani 1921) okunuyor. Ben bu ev yapılırken doğmuşum. Gemerek benim doğup büyüdüğüm yıllarda küçük bir kasaba idi. Babam ilkokul öğretmeni olduğu için, köy çocuklarının dünyasına pek katılmasam da, halk kültürünün içinde büyüdüm. Annem genç bir kızken Karadağ’a yaylaya çıkarlarmış. Türküler söylerdi:

Karadağ’ın eteğinde

Yayla derler yurdumuz var

Herkes bizi dertsiz sanır

Türlü türlü derdimiz var.”

 

Şiire tutkun, güzel şiir okuyor

Başgöz, ilkokul öğretmeni “Hasan Efendi derler”, bir babanın ve okuma yazmayı millet mekteplerinin açılmasıyla öğrenen Cadoğlu Türkmenlerinden Zeycan Hanımın oğlu. “Yazları büyük babamın Çıbık’taki evinde akranım çocuklarla “lıkka” oynardık, “mil” oynardık, “aşık” oynardık. Ben ilkokul dördüncü sınıfta iken babam emekli oldu ve Sivas’a göçtük. Sokakta oynamaya dehşetli düşkündüm, okuldan çıkar çıkmaz derhal sokağa koşardım. Karanlık basana kadar çeşitli oyunlar oynardık. Bir sürü oyun tekerlemesi o yıllardan aklımdadır.”

Her Türk genci gibi Başgöz de şiire tutkun; güzel şiir okuyor, ayrıca şiir de yazıyor. Altı yaşında olmalı öğretmenler odasına çağrılıp, şiir okutulur. Şeker sanarak ilaç yiyen bir çocuğu anlatan monologun Kıvyım kıvyım kıvranıyor, yüreciği dağlanıyor sözlerini midesini göstererek okuması dinleyenleri kahkahalarla güldürür. O gün bu gün şiir okumayı seviyor.

Onda etkili olan diğer bir anı, Atatürk’le ilgili… 1937 yılında Sivas’ı ziyaret edenAtatürk, matematik derslerine giriyor, tahtada üç köşesi alfa, beta, gama ile belirtilmiş bir üçgen çizili. Atatürk. “Türk alfabesi matematik terimlerini de anlatmaya yeterlidir, çocuklar” der ve üç köşeye kendi eliyle “a,b,c” yazar. Matematik kitabında da Yunan harflerinin kullanıldığını öğrenen Atatürk, bir hafta sonra okula “a,b,c”li yeni matematik kitabının gönderilmesini sağlar. Başgöz bu son derece hızlı ve kararlı değişimi “Liderler devrimlerine gerçekten inanan insanlardı,” diyerek yorumluyor. Ertesi yıl Atatürk’ün ölümünü öğrenen Başgöz günlerce ağlıyor ve ilk şiirini yazıyor.

1940 yılında Sivas Lisesi son sınıf olgunluk sınavına giren dokuz kişiden yalnızca Başgöz, başarılı olup üniversiteye girme hakkını kazanıyor. Diğer sekiz öğrenci “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” sözünü iyi açıklayamamışlardır.

 

Fakülte yılları ve folklorla tanışma

İlhan Başgöz burslu öğrenci olarak Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin (DTCF) Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne başlıyor. “Sivas Lisesi’nde öğrenci iken Ankara Radyosu, Bir Türkü Öğreniyoruz adlı bir program başlattı. Adı sonradan Yurttan Sesler olan bu programda Muzaffer Sarısözen her hafta bir halk türküsü öğretirdi. İlk öğrendiğimiz türküler; Bico nerden geliyon ve Bursa’nın ufak tefek taşları diye başlayan türkülerdi. İçinde büyüdüğüm kültürün, öğrendiğim türkülerin, oynadığım oyunların folklorun konusu olduğunu elbet o vakit bilmiyordum. Sonra, 1940 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne başladım. İlk iki yıl Türk Diline meraklı idim. Türk Dili hocamız Tahsin Banguoğlu çok iyi bir doçentti. Öğrencinin halinden anlar ve iyi öğretirdi. Sonra 1943 yılında Pertev Boratav askerden döndü. Folklor ve Halk Edebiyatı dersi vermeye başladı. İlk aldığım derste öğrendim ki, konuştuğu dilin nesir olduğunu öğrenince hayret eden Tartüf gibi, ben de folklorun içinde doğup büyümüşüm de haberim yokmuş. O vakit kararımı verdim folklor dalında doktora yapacaktım.”

Hayatının en çalkantılı ve tatlı yıllarının geçtiği bu fakültede çok değerli ve birikimli hocaları olur. İngilizce hocası olan Saffet Korkut, aynı zamanda yöneticidir, kayıtla ilgili bazı sorunların çözümüzde ve burs bağlanmasında çok büyük bir anlayış gösterir, Başgöz’e. “Senin gibi halk çocuklarını tabii ki destekleyeceğiz” der. O yıllarda genel anlayış budur. Çalışkan, başarılı gençler için Türkiye’de ya da Avrupa’da okuma olanağı vardır. Yukarda sözü edilen hocaların yanı sıra fakültedeki diğer değerli isimler: Fuat Köprülü, İbrahim Necmi Dilmen, Abdülbaki Gölpınarlı, Niyazi Berkes, Ferit Kam…

DTCF’ye ilk girdiği yıllarda, Fuat Köprülü’nün, Ali Şir Nevai’nin doğumunun 500. Yılı dolayısıyla verdiği konferansta, Başgöz de Nevai’nin Çağatay lehçesi ile birkaç gazelini okuyor ve birden meşhur oluyor. O yıllarda Köprülü’nün konuşmaları Milli Eğitim Bakanlığı’nın ileri gelenleri, milletvekilleri, radyo yetkilileri gibi başkentin seçkin aydınları tarafından izleniyor. Başgöz’ün güzel şiir okuması, Ahmet Kutsi Tecer’in de dikkatini çekiyor. Bu tanışıklık, ona hem Halkevi’ne üyeliği hem de Ülkü Dergisi’nde küçük de olsa iş olanağı sağlıyor. Her ay derginin eki olarak verilen tek sayfalık ayın haberlerinden özetleri, Başgöz hazırlıyor. Bu çalışmaya karşılık, üniversite öğrencisi olarak aldığı burs kadar, yani 40 lira ek gelir kazanıyor. Başgöz, 1945 yılında mezun oluyor, 1949 yılında da aynı fakülteden, folklor alanında hazırladığı tezle, doktor unvanını alıyor.

Kars derleme gezisi

Başgöz’ün folklor anlayışına biçim veren etkenler; Pertev Boratav gibi büyük bir folklorcu ile çalışma şansını bulması ve onu “her zaman sanatlarına hayran bırakan bir hayli büyük âşıkla Kars kahvehanelerinde tanışmasıdır. O bu durumu: “Yani bir yandan gerçek bir bilginle beraberdim, bir yandan hep halkın içinde oldum,” diyerek açıklıyor.

Başgöz’ün araştırma mekânında en önemli yer Kars’tır. Hikâye geleneğinin en merkez noktası, eski İran ve Azeri sözlü edebiyatını birleştiren bir sentez yeri Kars kahvehaneleridir. Bu kahvehaneler âşık geleneğini yaşatan âşıkların sanatlarını ilk öğrendikleri ve izleyenleriyle paylaştıkları en önemli yerdir.

Başgöz, onda etkileri olan bir anısını, asistan olduğu günleri yeniden yaşayarak şöyle aktarıyor: “Dil Tarih’te benim için en önemli olay, 1943 yılında Pertev Boratav’la yaptığımız Kars derleme gezisidir. Kars, Ruslardan kalma siyah taş evleri, Borluk suyu ve Borluk gazozu, Âşık kahveleri, taze kere yağı, (tereyağına kere yağı diyorlardı). Malakan’ın çiftliğinden gelen balı ve Halkevinde seyrettiğim Deli Horon Barı ile beni fena çarptı. Bugün bile bu seyahat bütünü ile bende yaşar. Sesim çok kötü olduğu halde Kars’ta öğrendiğim türküleri hâlâ söylerim. Elbet yalnız olunca… O vakit Erzurum Sarıkamış arasında Dekovil denilen dar hatlı bir tren işlerdi. Vagonlarında odun sobası yanan bu trenin lokomotifi odunla çalışırdı. Odun tükenince tren durur, Sarıkamış ormanlarından kesilip istasyonlara yığılan odunlardan yeteri kadar alınır, tren yeniden harekete geçerdi.”

 

Toplumcu aydınların, “komünist” diye takibata uğratıldığı, kıyıldığı yıllar

1940’larda bazı aydınlarda ve basında görülen Nazi ideolojisi ve Alman hayranlığı iktidar kadrolarında da etkili olur; faşist hareketleri destekler ya da onlar karşısında sesiz kalırlar. Dil Tarih’e yapılan saldırı, Köy Enstitülerine ve Hasan Âli Yücel’e yönelik karalama kampanyaları, yargılamalar, Tan baskını ve benzeri olaylar…Daha sonraki yıllarda; Amerika’da başlatılan Mc. Carthy hareketinin etkisi, bu antikomünist zihniyeti daha da güçlendirir ve yaygınlaştırır. Amerika’daCumhuriyetçi Parti’ye mensup Wisconsin Eyaleti senatörü Joseph Mc. Carthy ilerici ve özgün düşünen sanatçı ve aydınları "komünist" ilan edip bir cadı avı başlatmıştır. Ülkemizde de özellikle toplumcu, yurtsever aydınların, bilim insanlarının, sanatçıların “komünist” diye kötülendiği, takibata uğratıldığı, kıyıldığı bir döneme girilir. Başgöz, doktora çalışmasına başladığı dönemde, Hacettepe semtinde bir astsubaya ait ev de kiracıdır. Ev sahibi onu evden çıkarmak için, mahkemeye başvurur; gerekçesi: “komünistlik yapıyor”dur. “Ne yapıyor?” diye soran hâkime ev sahibinin yanıtı: “Efendim, gece saat ikiye, üçe kadar daktilo yazıyor,” olur. Bu anlayış okuyan-yazan insanlara karşı yaratılan düşmanlığın en basit örneklerinden biridir. O günlerde estirilen rüzgârı Orhan Veli bir şiirinde şu sözlerle hicvediyor:

“Mademki açlıktan bahsediyorsun

Sen komünistsin

Bütün binaları yakan sensin”

Bu sürecin ilk kurbanları: Dil Tarih’in solcu hocalar olarak bilinen Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav’dır. Türlü karalama kampanyalarından ve haksız-hukuksuz işlemden sonra kürsüleri kaldırılan bu hocalar, üniversiteden uzaklaştırılırlar.

Başgöz, Pertev Boratav’la ilgili bir yazısında, o döneme ilişkin olarak şunları yazıyor: “Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran, memleketimizde fikir özgürlüğüne ve üniversite bağımsızlığına, yapılan saldırılara, tek başlarına yiğitçe karşı koymuşlardır. 1945 ile 1950 yılları arasında Türk toplumu, siyasi partileri, üniversite öğretim üyeleri ve basını ile çok kötü bir imtihan vermiş, yalnız üniversitelerimizin bağımsızlığı değil, demokratik gelişmemiz çok kötü bir yara almıştır. Dış politikamızın bağımsızlığını kaybetmesinin nedenini de o yıllarda aramak gerekir. Bunların acısını bugün bile çekmekteyiz.”

 

Öğretmenliğe atanma, öğretmenliğin de elinden alınması ve tutuklanma

Boratav’ın folklor kürsüsü kapatılınca Başgöz’ün doktora tezini Fuat Köprülü okuyor; sözlü sınavda da onu epey terlettikten sonra doktor unvanını veriyor. Onun konumunda olan diğer asistanlar fakültede kalırken o, Tokat Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak sürgün ediliyor. Varır varmaz Tokat Öğretmenler Birliği’ne başkan seçiliyor; çünkü doktorası olan tek lise öğretmenidir. Öğrencilerini çok seviyor, onlarla futbol, voleybol oynuyor, duvar gazetesi çıkarıyor, sınıflara el birliği ile kitap rafları yapıyor, Ankara’dan yollanmış ve sandıklarda bekleyen “500 Klasik Eser”i bu raflara yerleştiriyor ve bir okuma yarışı başlatıyor. Ne yazık ki iki yıl sonra Demokrat Parti’nin Milli Eğitim BakanıTevfik İleri, “öğretmenliğe layık değildir” diyerek işine son verdiriyor. 1953’de Yedek Subay okulundayken, 1952’de başlatılan “komünist tevkifatı” davasıyla bağlantılı olarak tutuklanıyor. İki ay İstanbul Sirkeci Sansaryan Han’da hücrede tutuluyor. Hücredeki ruh durumu, yazdığı bir şiire şöyle yansıyor:

“Avcılardan kaçmış ceylan misali ümit

Sinmiş kalbin en tenha yerine

Bir uyur, bir uyanır”

 

“Kardeşliğe bin selam”

Daha sonra gönderildiği Harbiye mahpusunda altı ay daha yattıktan sonra, mahkemeye çıkarıldığı ilk gün tahliye ediliyor. Levazım yedek subay olarak Kars’ta 14’üncü Süvari Tümeni’nde askerliğini tamamlıyor. Askerlik sonrasında geçimini sağlamak için yapmadığı iş kalmıyor. Bir ara Vakıflar Bankası için çok iyi para getiren bir reklâm programı başlatıyor ama “Radyo ile Moskova’ya mesaj gönderir” denerek program durduruluyor ve polis tarafından Adana’ya sürgün ediliyor. Neyse ki Adana’da savcı Mustafa Çelebi “bu Türk Ceza kanununun yüz karasıdır” diyerek, sürgün cezasını kaldırıyor. Bu kararı öğrendiği gün, Ankara’dan yollanan, ikiz kızları: Aslı ve Nesli’nin doğumunu bildiren telgrafı alıyor. Bugün Başgöz’ün kızlarının biri tıp doktoru, Harvard Üniversitesi’nde profesör diğeri avukat White and Case’nin İstanbul’daki yöneticisi… BiriAmerika’da, diğeri Türkiye’de yaşıyor.

Başgöz, 27 Mayıs öncesi çok sıkıntılı günler yaşıyor, hem sürekli bir işi yok hem de her an yeniden tutuklanma olasılığı var, polis tarafından aranıyor. Bu nedenle Mayıs ayının son günlerinde, ailesinin yanında değil bir akrabasında kalıyor. 27 Mayıs devrimi onun için bir müjde oluyor. Duygularını döktüğü şiir, eşinin ağabeyi, orkestra şefi Hikmet Şimşek tarafından hemen besteleniyor ve aynı gün radyodan yayınlanıyor.

Şiirin bir kıtası şöyle:

“Selam selam orduya,

Selam selam halkıma,

Selam selam güzel yurduma,

Kardeşliğe Bin Selam.”

27 Mayıs devrimi Başgöz’ün hayatında çok köklü bir değişim yapıyor, tekrar tutuklanma olasılığı ortadan kalkıyor, rahat bir nefes alıyor.

 

Amerikan Folklor Dergisi’nde yayımlan ilk makale

Başgöz daha Türkiye’deyken, ilk makalesi 1952 yılında yurtdışında yayımlanıyor. DTCF’de hocası olan Volfram Eberhard tarafından İngilizceye çevrilen makale,Amerikan Folklor Dergisi’nde Âşıkların Hayatları Hakkında Türk Halk Hikâyeleribaşlığıyla yer alıyor. Yazının konusu, halk şairlerinin hayat hikâyelerinde rastlanan anlatı öğeleridir. Yurtdışındaki bu ilk yayın, dikkatleri Türk folkloruna çekmenin yanında, Başgöz’ün, Amerikan üniversitelerinde çalışabilmesi için önemli referanslardan birini oluşturuyor. Türkiye’yi ziyaret eden Kaliforniya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Howard Wilson’un, Atatürk devrimlerinin, eğitimde yarattığı gelişme ve değişmeler, dikkatini çekiyor. Dekan bu konuda bir kitap yazılmasını istiyor. Başgöz’ün Ford Vakfının bursuyla, Amerika’ya gidiş nedeni bu kitaptır. Önce yurtdışına çıkışı engellenen Başgöz, 27 Mayıs’ın asker yöneticilerinden Albay Sami Küçük’ün desteğiyle pasaport alabiliyor. Bursun koşulları gereği, Başgöz altı ay Londra’da kalıyor ve Bernard Lewis’le bir çalışma yapıyor, oradan da Amerika’ya geçiyor. Amerika’da Wilson’la birlikte Türkiye’de Eğitim Sorunları adlı kitabı hazırlıyor. Bu çalışma Indiana Üniversitesi tarafından 1968 yılında yayımlanıyor. Eser, Türkiye Cumhuriyetinde Milli Eğitim ve Atatürkadıyla aynı yıl, Ankara’da Dost Yayınları arasında yer alıyor.

 

Kaliforniya Üniversitesi

“Amerika’da ilk gittiğim Kaliforniya Üniversitesi’dir. Daha üniversiteye vardığım ilk gün beni şaşırtan bir olay oldu. Bana fakülte dış kapısının ve ofisimin anahtarlarını verdiler. İstediğim zaman gelip, gece de ofisimde kalabilirmişim. Ya bir şey kaybolursa diye çok korkmuştum. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kapısından çantalarımız aranmadan, hüviyetimizi göstermeden giremezdik. Oradan Indiana Üniversitesi’ne geçtim ve Türk folkloru okutmaya başladım.

Amerika’ya gelince İngilizce bilmiyordum. Sonra biz Ankara’da yalnız Türkçe yazılan kitapları okumuştuk. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulurken bazı yabancı kitaplar satın alınmış ve onlarla kalınmış. Benim Fransızcam iyi idi. Ama folklor dalında Fransızca yazılmış bir kaç kitaptan başka bir şey okumamıştım. Burada üniversiteye giren bir öğrenci dünyanın bütün dillerinden İngilizceye çevrilmiş muazzam bir kitap dünyası ile karşılaşır. Elini hangi konuya atsa, konunun en önemli kitapları anadilinde elinin altındadır. Öğrenci ders notlarından çok ders dışı kaynaklardan öğrenir.”

 

Ünlü Türkolog Andreas Tietze ile birlikte çalışıyor

Başgöz Amerika’da Kaliforniya Üniversitesi’nden, Andreas Tietze ve Archer Taylor başta olmak üzere çalışma alanıyla ilgili olan önemli isimlerle tanışıyor. Yaşamı 2003 yılında Viyana’da sonlanan Tietze, 1950’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Almanca ve İngilizce dersleri vermiş, kıymetini bilmediğimiz, bu nedenle de gitmesine neden olduğumuz Türkçenin etimolojisi üzerine kapsamlı çalışmasıyla tanınan, Türkçe dışında, Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Latince, Yunanca dillerine hâkim önemli bir bilim adamıdır. Taylor ve Tietze, bilmeceler üzerine çalışmaktadırlar, ancak ellerindeki malzeme sınırlıdır. Oysa Başgöz oraya, önemli bir bölümünü kendisinin derlediği, bir bölümünü de liseden öğretmeni, doktora sürecinden arkadaşı Şükrü Elçin tarafından verilmiş 10.000’in üstünde bilmece ile gitmiştir. Taylor, sonradan bu ortak çalışmadan çekilse de, bilmece çalışmalarına kazandırdığı metotla önemli bir yol açıcı olmuştur. Başgöz ve Tietze, Türkçe söylenmiş bu zengin bilmece koleksiyonu üzerinde çalışarak, 1973 yılında, Kaliforniya’da 1063 sayfa hacminde, beş bini esas metin diğerleri varyant olmak üzere yaklaşık 13.000 dolayında bilmecenin yer aldığı ciddi bir yayın yaparlar.

 

Folklordan toplumları harekete geçiren bir güç yaratılabilir mi?

Başgöz, geleneksel metinlerin toplumsal bağlamı içinde uygun yöntemlerle sunulduğunda, bu metinlerin bağımsızlık savaşları dâhil bir ulusu harekete geçirmede büyük bir güç haline gelebildiğini yazıyor. “Geleneksel anlatıcılar gündelik yaşamlarını, sorunlarını, geçmişten şimdiye dek edindikleri deneyimlerini hikâyelere ve türkülere sokabilmekte ve “kişisel katmalar yolu ile kendilerini” dinleyicilere tanıtmakta, kendi dünya görüşlerini, duygularını, “yergi ve beğenilerini hikâyenin içine” serpiştirebilmektedirler. Bu yüzden metni hareketli kılmak gerekir. Bunu sağlamanın yolu, metinle birlikte diğer unsurları araştırma kapsamına dâhil etmek, metni toplumsal bağlamı içinde irdelemektir. Konuya bu açıdan bakıldığında hareketlendirilen metinlerin bağımsızlık savaşları dâhil bir ulusu harekete geçirmede nasıl büyük bir güç haline gelebildiğini tarihsel olaylar kanıtlamıştır. Örneğin Napolyon ordularına karşı savaşan uluslar, Ruslara direnen Finlandiyalılar, Osmanlıdan ayrılmak isteyen Yunanlılar sözlü geleneği, amaçlarına ulaşmada araç olarak kullanmışlardır. Yine II. Dünya Savaşı’nda Hitler orduları Yunanistan’ı işgal edince, Yunan kahvelerinde Karagöz perdesi kurulmuş, Karagöz metinleri Hitler askerlerinin gamalı haçlarını “patakla”ma doğrultusunda havalandırılmıştır. Karagöz perdesi böylece işgalci güçlere karşı savaşan kesimlerin gücünü temsil etmiştir. Karagöz, uzun koluyla Hitler ordularını, erkeklik aygıtı “Toraman” ile ise Cezayir’i işgal eden Fransız askerlerini dağıtmıştır

Bir ulus olmanın, işgale karşı direnmenin ve politik mücadelede halkı örgütlenmenin asıl tetikleyici gücünü geleneksel türün kendi içsel özellikleri oluşturmaz. Geleneksel tür, belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli koşullar altında öyle icra edilmiştir ki artık sabitleşmiş bir metin olmaktan çıkmış, dinamik bir gösterim, itici bir kuvvet haline gelmiştir.” Böylece Başgöz’e göre geleneksel diye düşünülen bir metin tüm unsurlarıyla birlikte değerlendirildiğinde aslında “bir kadavra” değil yaşayan ve kendisini çağdaş yaşamla güncelleyen, sürekli yeniden üreten bir unsurdur.

Başgöz, günümüzde halk dilinin zenginliğini kaybettiğine, okuldan, gazeteden, televizyondan yayılan bir kültür dilinin etkin olduğuna ve halk kültürünün de canlılığını siyasi fıkralarda sürdüğüne, dikkat çekiyor.

 

Usanıp yorulmadan ders vermeye ve yazmaya devam ediyor

İlhan Başgöz, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne gittiğinde; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kimliğini kullanarak akademik çalışmada bulunacağını belirtiyor. Böyle bir istekte bulunmanın anlamı çok az ücret almak ve birçok bürokratik eziyettir. Türkiye’de herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emekli olmalıdır. İlhan Hoca yılmaz, Tokat Lisesi’ndeki kısa süreli öğretmenliğini, askerlik borçlanması da yaparak Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan (SSK) emekliye çevirir. Yani, SSK’ya borçlanıp, bu borcunu da ödedikten sonra alabileceği 450 lira emekli maaşının, ancak yarısını yani 225 lira almak kaydıyla Van’da çalışmaya başlayabilir.

Amerika’dan profesör olarak emekli olan bir hocanın ücreti dolar cinsinden, isteğine göre belirlenecekken, “ben ülkeme, halkıma borcumu ödeyeceğim Türkiye vatandaşı kimliğimle ders vereceğim” diyen Hocamız, her tür cezayı hak etmiş değil mi?

Bu yaşta neden hâlâ usanıp yorulmadan yazıp, dersler vermeye devam ediyor? Son yıllarda ne gibi çalışmalar yapıyor? “Şimdiye kadar çeşitli dergi ve gazetelerde basılan yazılarımı Pan Yayınevi 39 Anbar adı ile basıma hazırlıyor. Türk Folkloruna Giriş adlı bir ders kitabının yazılması da bitmek üzere. 2009 Sonbahar döneminde de ODTÜ’de ders vermeye başladım. Ahmet Kutsi Tecer köylülere sormuş neden oynuyor, halay çekiyor, horon tepiyorsunuz, Cevap şu: ‘Oynamasak yaşayamayız beyim.’ Benim de elim ve dilim oynamazsa galiba yaşayamam. Âşık Veysel’in şöyle bir dizesi olacak. Geçer dolaplardan erer arzuya. Ben de nice dolaptan geçtim. Bu dolapların daha kolaylarından geçen nice arkadaşım şu gerçek dünyaya bir çivi çakamadan göçtüler. Ben hâlâ ayak diriyorum. Yahya Kemal’in çok sevdiğim bir dörtlüğü var:

Bir merhaleden güneşle derya görünür,

Bir merhaleden her iki dünya görünür.

Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer,

Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür.

Ben henüz bu rüyaya dalmadım. Ama son merhalede olmanın ince sızısı içindeyim. Bütün okuyucularınıza selam ederim.”

İlhan Başgöz hem bize hem de dünyaya Türk folklorunu tanıtmaya, yazmaya, yayımlamaya, konuşmalar yapmaya devam ediyor. Hocamız, bize geçmişimizdeki halk kahramanlarını tahlil etmeyi, değerlendirmeyi, onların bilgeliğinden ders almayı, gerektiğinde onlardan bir silah gibi yararlanmayı öğretiyor. Ona ufkumuzu açan, yolumuzu aydınlatan emekleri için teşekkür ediyoruz.

 

Kaynaklar:

1. İlhan Başgöz’ün, İlhan Başgöz Onur Ödülü Töreni, konuşması, Ulusal Eğitim Derneği, 26 Kasım 2010, Ankara.

2. Folklor/Edebiyat Dergisi, İlhan Başgöz Özel Sayısı, 1998 yılı, Sayı: 14, İlhan Başgöz, Pertev Naili Boratav’ın Türk ve Dünya Folklor Araştırmalarındaki Yeri, s. 7–22 ve derginin İlhan Başgöz’e ilişkin diğer yazıları

3. Millî Folklor, Cilt: 11, Yıl: 22, Sayı: 85, s. 11–15, Özgünel, Evrim Ölçer, (2010). Prof. Dr. İlhan Başgöz İle Söyleşi.

4. Gönül Pultar-Serpil Aygün Cengiz, 2003, Kardeşliğe Bin Selam: İlhan Başgöz İle Söyleşi, Tetragon Yayınları.

5. Metin Turan’ın konuşma metni, İlhan Başgöz Onur Ödülü Töreni, Ulusal Eğitim Derneği, 26 Kasım 2010, Ankara. Bu metin Öğretmen Dünyası dergisinin Aralık 372. sayısında yayımlandı.

 

İlhan Başgöz’ün görüşlerinden:

 

Âşık edebiyatı

Başgöz, geleneksel ürünlerin düzenin yeniden üretilmesine katkı sağlamakla muhalif öğeler taşımak arasında bir gerilimi içlerinde taşıdıklarına inanıyor. “Geleneksel ürünler, sadece düzenin yeniden üretilmesinin işlevlerini üzerlerine almış içerikle yüklü değildir. Özellikle Türkiye’deki âşık şiiri gibi türler, baskıya, hoşgörüsüzlüğe karşı bir tepki, bir protesto niteliği taşır.

13. yüzyılda tekke edebiyatıyla başlayan protesto geleneği iç çatışmaların ve savaşların yaygınlaştığı, yoksulluğun büyüdüğü dönemlerde yoğunlaşmıştır. Ancak Cumhuriyetinin ilk yıllarında protesto geleneğinde duraklama, hatta kopuş olmuştur. Cumhuriyeti kuranların ülkeyi işgalden kurtararak iş başına gelmeleri nedeniyle âşıklardan saygı görmelerinin bunda payı vardır. Cumhuriyet diğer yandan kendi kültürünü temellendirmede halk kültürünü el üstünde tutmuş, ondan yararlanmıştır. Halk kültürünün temsilcileri olan âşıklar, Halkevlerinde, devlet radyosunda ve başka devlet kurumlarında ağırlanmışlardır. Onların eserleri derlenmiş, basılmış, geniş kitlelere yayılmaya çalışılmıştır.”

 

Âşıklar halk kültürü ve kahvehaneler

“Sözlü kültürde yaşayan halkın kendi kültürünü öğrendiği, sindirdiği, benimsediği yerdi; kahvehane. İnsanları bir araya getiren, birbirinin dert ve sevinç ortağı kılan bir yerdi. Onun için ‘gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap ister kahve bahane’ denilmiştir. Ayrıca, Âşıklar halk kültürünü en iyi bilen, koruyan ve kuşaktan kuşağa taşıyan insanlardır. Memleketimizin bir ucunu ötekine ulaştıran insanlardır bu adamlar. Bildiklerini size gönüllü verirler. Adları kitaplara geçmez, ama bildiklerini paylaşmaktan mutlu olurlar. Çok defa para pul da istemezler. Kahvede oturur bir çay içersin, saatlerce hikâyeciyi dinlersin. Çok demokratik bir eğlence yeridir kahvehane. İki türkü söyleyenin parasız yüzünü göstermediği dünyamızda Âşık gani gönüllü, cömert insandır.

Kars’taki son Âşıklar Kahvesini ben 1982’de ziyaret etmiştim. Dinleyici eski dinleyici değildi. Çoğu Trabzon’a yük taşıyan kamyon şoförleri idi. Bir gece kalıp ertesi sabah yola çıkıyorlardı. Halk hikâyesi bir gecede anlatılmaz. Bazen bir hafta sürer. Onu dinlemek için Kars’ta yerleşmiş, geleneği bilen insan gerekir. Modern iletişimin tekniğine gelince bunların çok önemli bir eksiği var. Kahvehane anlatanla dinleyeni yüz yüze getirir, orada dinleyici heyecanlarını, umutlarını, korkularını, sevinçlerini anlatanla paylaşır. Bu sözlü kültürün genel karakteridir. Modern iletişim teknolojisinde kaset, televizyon ekranı, video diski hikâyeci ile dinleyici arasına bir duvar örüyor. Üstelik hikâyeci veya sanatçı artık, dinleyicisinin değil kültür endüstrisinin emrindedir. Onun emirlerini yerine getirecek, onun çal dediğini çalacak, söyle dediğini söyleyecektir. Dinleyici edilgen bir hale gelmiştir. ‘Yaşa âşık, parmakların nur olsun’ diye bağıramaz. Bu önemli bir iletişim eksikliğidir.

Hikâye geleneğinde değerlerin, davranışların sosyal beklentilerin bir bütünlüğü vardı. Gösterimin yapıldığı kahvede kültürümüzün geçmişi, bugünü ve geleceği bir dengeli bütün halinde verilirdi bize. İnsanın huzuru ve iç dengesi kültürün süreliliğinden gelir. Orada nelerin iyi, nelerin kötü, nelerin güzel nelerin çirkin olduğunu, değerli, beğenilir ilkeler halinde öğrenirdiniz. İnternet ve televizyon artık bu kültür süreliliği mesajını bozdu, paramparça etti. Her şey bölük pörçük… Genç insanlar bir kaosta yaşıyor, neye inanacağını bilemiyor. Kültür kopukluğu insanda huzursuzluk, yalnızlık duygusu ve güvensizlik yaratır. 2002’de Van’da bir internet kafeye gittim. Bilgisayarın önündekilerin hemen hepsi, 6 ile 10 yaş arasındaki çocuklardı. Hepsi de vur kır ve yarışma oyunları oynuyordu. Yüzlerindeki gergin yalnızlıktan korktum.”

 

İlk gittiğiniz kahvehane nasıl bir mekândı?

“Boratav Hoca, ben ve Dil Tarih’in asker öğrencilerinden Özdemir Sarıca, Kars’ta Paydoncular Çarşısındaki kahveye ilk gidişimizi hatırlıyorum. 1943 olacak. Müdami hikâye anlatacakmış. Kahvehane bir yandan başka bir dünya, bir yandan toplum yapısının bir kopyası… Uzun ve dar bir koridor gibiydi kahve. En sonunda bir ocak, semaverde su akşama kadar kaynıyor. Ocağın sağ yanı en değerli yer. Orada Kars’ın köklü ailelerinden varlıklı, saygıdeğer insanlar oturuyor. Biz de girip bir masaya oturduk. Müdami, Pertev Hocayı tanıyor. Hoca Kars’ta askerliğini yaparken Müdami’den hikâyeler derlemiş. Hocanın rasgele bir masada oturduğunu görür görmez Müdami: ‘Olmaz hocam yakışık almaz’ diye hemen ocağın yanında, üzeri halı kaplı bir kanepeye davet etti. Herkes bize ‘hoş gelip, sefalar getirmişsiz’ diyor ve bir çay ısmarlıyor. Müdami Hoca’nın Ankara Üniversitesi’nden hikâyelerini dinlemeye geldiğini açıkladı. Biz artık bütün dikkatlerin odağı olduk. Kahvehanenin duvarında meşhur âşıkların Şenlik’in, Sümmani’nin sazları asılı, yanlarında da Atatürk’ün bir resmi. Âşık sazını akord ederken siz bütün dinleyicilerle beraber başka bir dünyaya girdiğinizi hissediyorsunuz. Bu dünya bir Ermeni kızının aşkı yüzünden Kerem’in yanıp kül olduğu, Âşık Garib’in sevgilisine başlık parası kazanmak için yedi sene gurbete gidip çalıştığı, Tufarganlı Abbas’ın bir zehir kuyusundan ötekine atıldığı dünyadır. Dinleyici bu hayal ve sevgi dünyasına dalınca odun derdini, ekmek derdini, ‘gözü kör olası’ yoksulluğun yükünü unutuyor. Sanatın bu sihirli âleminde kendini, kısa bir zaman için de olsa mutlu hissediyor.”

 

Folklor çalışmalarına ilişkin kuramlar

Başgöz, folklor çalışmalarına ilişkin olarak ortaya konan kuramları, bunlardaki değişmeleri nasıl değerlendiriyor: “Folklora kuramsal yaklaşımlarda son elli yılda büyük değişmeler yaşadık. Fransız mitoloji bilgini George Dumezil’in çok sevdiğim bir yorumu var. Diyor ki, ‘en değerli folklor kuramının ömrü on beş yıldır, sonra yerini bir başka yaklaşıma bırakır. Ama gerekli bilgilerle derlenen malzeme değerini hiç kaybetmez.’ Ben Amerika’ya gelince metin yayımlaması ve motif çalışmaları moda idi. Sonra öteki sosyal bilimlerin etkisi ile fonksiyon çalışmaları moda oldu. Ben de Türk bilmecelerinin fonksiyonu konusunda bir araştırma yayınladım. Sonra V. Propp’un etkisi ile masalın morfolojik yapısı moda oldu. Onu sosyal çevre içinde araştırma yöntemi izledi. Onun ardından, Gösterimci (performance) yaklaşım ön safta yer aldı. Gösterim 30 yıldan fazla bir zamanda bugün de ilgi çeken bir yaklaşım. Şimdilerde “ethnopoetic studies” modası var. Her söylemde şiirsellik arayan bu gelişme etnografya ile folklor çalışmalarını yaklaştırdı. Ötekinin söylemlerini incelerken, ötekinin bakış açısı önemli sayılıyor. Bu kuramları izleyen çalışmalar yaparken dikkat edilecek bir şey var. Hiçbir kuram, bir kültürü tümden izah etmeye yetmez. Amerika’ya gelen yabancı örgencilerin çoğu hemen bir kuramı öğrenir kendi kültürlerine uygular ve tamam bizim kültürü de bu kuram açıklıyor derler. Bu yanlış bir yaklaşımdır. Kuram alıp oradan kültüre bakmak yerine kültürden kurama varmak doğrudur. O vakit kuramı eleştirmenin yolu açılır.”

Evrim Ölçer Özünel

Evrim Ölçer Özünel: Sizi tanıtan pek çok yazıda, doğum tarihinizi net olarak bilmediğiniz vurgulanır. Siz de, 1921 ya da 1923 yıllarından birinde, “arpalar biçilirken” doğduğunuzu söylersiniz. Bu uzun ve verimli yaşamınızda folklora yönelmenizi sağlayan ilk adımı bizimle paylaşır mısınız?

Prof. M. İlhan Başgöz: Doğum tarihim arpalar biçilirken 1921 olmalı. Bu tarihin 1923’le karışmasının tuhaf bir hikâyesi var. Amerikan vatandaşı olurken benim nüfus kâğıdımı istediler (çift vatandaşlığım var). Orada doğum tarihim olarak aslı 1339, tashihi 1337 yazılıydı. Amerikan Göçmenlik İdaresi bunun ne demek olduğunu bir uzmana sormuş. Bu uzman da “aslı” kaydını esas almış ve doğum tarihim olarak 1923’ü bildirmiş. Böylece Amerika’daki bütün resmî belgelerde doğum tarihim 15 Ağustos 1923 olarak kaydedildi. 15 Ağustos’un da hikâyesi var. Kaliforniya Üniversitesi’nde işe başlayınca doğduğum yılı, ayı ve günü sordu sekreter. Orada bu çok önemli. Elbet arpalar biçilirken diyemezdim. Ekim dedim. Aradan bir zaman geçtikten sonra aynı soru gene sorulunca bu sefer, verdiğim uydurma ayı unutup Kasım dedim.Sekreter bana dedi ki: “İlhan Bey insan anasından bir defa doğar.” Gülüştük ve ben 15 Ağustos dedim. Amerikan pasaportumda 15 Ağustos 1923 yazar. Doğum tarihim 1921 olmalı. Gemerek’te büyük babam 1337 tarihinde bir ev yaptırmış, taşların birinde bugün bile 1337 tarihi okunuyor. Ben bu ev yapılırken doğmuşum.

Gemerek benim doğup büyüdüğüm yıllarda küçük bir kasaba idi. Babam ilkokul öğretmeni olduğu için, köy çocuklarının dünyasına pek katılmasam da, halk kültürünün içinde büyüdüm. Annem genç bir kızken Karadağ’a yaylaya çıkarlarmış. Türküler söylerdi:

Karadağ’ın eteğinde

Yayla derler yurdumuz var

Herkes bizi dertsiz sanır

Türlü türlü derdimiz var.

Yazları büyük babamın Çıbık’taki evinde akranım çocuklarla “lıkka” oynardık, “mil” oynardık, “aşık” oynardık. Ben ilkokul dördüncü sınıfta iken babam emekli oldu ve Sivas’a göçtük. Sokakta oynamaya dehşetli düşkündüm. Okuldan çıkar çıkmaz derhal sokağa koşardım. Karanlık basana kadar çeşitli oyunlar oynardık. Bir sürü oyun tekerlemesi o yıllardan aklımdadır. Sivas lisesinde öğrenci iken Ankara Radyosu, “Bir Türkü Öğreniyoruz” adlı bir program başlattı. Adı sonradan “Yurttan Sesler” olan bu programda Muzaffer Sarısözen her hafta bir halk türküsü öğretirdi. İlk öğrendiğimiz türküler, “Bico nerden geliyon” ve “Bursa’nın ufak tefek taşları” diye başlayan türkülerdi. İçinde büyüdüğüm kültürün, öğrendiğim türkülerin, oynadığım oyunların folklorun konusu olduğunu elbet o vakit bilmiyordum.

Sonra, 1940 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine başladım. İlk iki yıl Türk Diline meraklı idim. Türk Dili hocamız Tahsin Banguoğlu çok iyi bir doçentti. Öğrencinin halinden anlar ve iyi öğretirdi. Sonra 1943 yılında Pertev Boratav askerden döndü. Folklor ve Halk Edebiyatı dersi vermeye başladı. İlk aldığım derste öğrendim ki, konuştuğu dilin nesir olduğunu öğrenince hayret eden Tartüf gibi, ben de folklorun içinde doğup büyümüşüm de haberim yokmuş. O vakit kararımı verdim folklor dalında doktora yapacaktım.

 

E.Ö.Ö.:Hocam, belleğinizde koskocaman bir arşiviniz olduğunu biliyoruz. Bu arşivden DTCF yıllarında, Pertev Naili Boratav’ın asistanı olduğunuz günlere dair çarpıcı bir anınızı dergimizin arşivine aktarmanızı rica edebilir miyiz?

İ.B.: Dil Tarih’te benim için en önemli olay 1943 yılında Pertev Boratav’la yaptığımız Kars derleme gezisidir. Bize, Özdemir Sarıca da katılmıştı. Özdemir bir asker öğrenci idi. Kars, Ruslardan kalma siyah taş evleri, Borluk suyu ve Borluk gazozu, Âşık kahveleri, taze kere yağı, (tereyağına kere yağı diyorlardı). Malakan’ın çiftliğinden gelen balı ve Halkevinde seyrettiğim Deli Horon Barı ile beni fena çarptı. Bugün bile bu seyahat bütünü ile bende yaşar. Sesim çok kötü olduğu halde Kars’ta öğrendiğim türküleri hâlâ söylerim. Elbet yalnız olunca. O vakit Erzurum Sarıkamış arasında Dekovil denilen dar hatlı bir tren işlerdi. Vagonlarında odun sobası yanan bu trenin lokomotifi odunla çalışırdı. Odun tükenince tren durur, Sarıkamış ormanlarından kesilip istasyonlara yığılan odunlardan yeteri kadar alınır, tren yeniden harekete geçerdi.

 

E.Ö.Ö.: Amerika’ya gittiğinizde Türkiye’deki üniversiteler ve eğitim anlayışları ile oradakiler arasında bir fark gördünüz mü? Bu bağlamda, Amerika’daki akademik hayatınızı biçimlendiren India-na Üniversitesi’nin entelektüel gelişim ve dönüşümünüzdeki yerinden söz edebilir misiniz?

İ.B.: 1960’a kadar bir sürü olay var hayatımda. Dil Tarih’te doktoramı bitirip asistan olmam, Tokat’a sürülmem, öğretmenlikten atılmam, hapsolunmam, salıverilmem, evlenmem, Kars’ta yedek subaylığım. Sonra Amerika’ya gidişim. Amerika’da ilk gittiğim Kaliforniya Üniversitesi’dir. Daha üniversiteye vardığım ilk gün beni şaşırtan bir olay oldu. Bana fakülte dış kapısının ve ofisimin anahtarlarını verdiler. İstediğim zaman gelip, gece de ofisimde kalabilirmişim. Ya bir şey kaybolursa diye çok korkmuştum. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kapısından çantalarımız aranmadan, hüviyetimizi göstermeden giremezdik. Oradan Indiana Üniversitesi’ne geçtim ve Türk Folkloru okutmaya başladım.

Bizim üniversite eğitim sistemimizle, Indiana’daki veya daha genel olarak Amerikan üniversitelerindeki eğitim sistemi arasında 60’lı yıllarda önemli farklar vardı. Biz, Almanların otoriteye dayalı hoca-öğrenci ilişkisini almışız. Hocalar çok otoriterdi. Yanlarına yaklaşamazdık. Ankara’da biz çalışacak bir kahve köşesi bulmakta güçlük çekerdik. Kendi kütüphanemizden eve götürmemiz için kitap vermezlerdi. Amerika’da ise, her öğrencinin kitaplıkta çalışması için özel masaları vardı. Kitaplık ise gece yarısına kadar açıktı. Indiana Üniversitesi’nin kitaplığında 4 milyon kitap vardır. Ben emekli olmadan önce istediğim her kitabı Türkiye’den satın aldılar. Bu yüzden Indiana Üniversitesi kitaplığındaki Türk folkloru koleksiyonu Türkiye’de hiç bir kitaplıkta yoktur. Demem o ki, Amerikalı öğrencinin her şey elinin altındadır. Maddi yardım da öyle. Öğrenciye ya burs veriliyor, ya ailesi eğitim giderlerini karşılıyor. Üniversite eğitimi çok pahalı bir eğitimdir. Indiana Üniversitesinde yıllık harç ve gider 20.000 dolar olarak hesaplanır. Yine de liseyi Amerika’da bitiren öğrencilerin yüzde 12’si üniversiteye devam ediyor. Bu oran, eğitimin ücretsiz olduğu komünist memleketlerde de tutturulamamıştı.

Başka bir önemli özellik profesörlerin öğrenciye davranışında görülür. Hoca yukardan bakan bir ceberut değildir. Sistem öyle çalışmaktadır ki, burada öğrenci hocayı sıkıştırır, onu sorgular. Bunun iki nedeni var: Biri her ders için öğrencinin ciddi bir harç ödemesidir. Öğrenci parasının karşılığını ister. İkincisi, belli sayıda öğrenci bir dersi almazsa o ders açılmaz. Hoca güç durumda kalır, Beğenilmemiş demektir. Ayrıca da Amerikalı Ortaçağ zulmünü ve diktatör yumruğunu tatmadığı için otoriteden korkmaz. Benim dersimde koka kola içen ve derse köpeği ile giren öğrenciler olmuştur.

Bence eğitim sisteminin en önemli yanı, ezbere değil araştırmaya dayalı olmasıdır. Daha ilkokuldan başlayarak öğrenci “paper” yazmaya yöneltilir. Burada lise ve üniversitede lisans altı eğitim öğrenciye pek bilgi vermez. Yüzeysel ve basit şeyler öğretir. Ancakdüşünme ve araştırma yeteneğini geliştirir. Ama doktora programına gelince iş değişir. Dünyanın dört tarafından, Amerika’yı sevsin sevmesin, öğrenciler doktora yapmaya gelir. Dünyanın en iyi doktora eğitimi Amerikan üniversitelerinde verilir. Ancak, yurt dışından gelen öğrencilere biraz göz yumulur, onlar fazla zorlanmadan doktora alabilirler. Yani Amerika’da doktora yapan her yabancı öğrenci ille de değerli bir bilim adamı adayı olmaz. Niceleri, okuyup yazacak kadar dahi İngilizce bilmeden doktorasını alır ve döner. Orta doğudan gelen bol paralı öğrenciler bunların başında yer alır.

Bunlara bakarak Amerikan eğitim sisteminin sorunsuz olduğu sonucuna varmamak gerekir. Nice üniversite vardır ki, parayı veren düdüğü çalar ve üniversiteyi bitirir.

Bana gelince ben Indiana Üniversitesi’nde her şeye yeniden başladım diyebilirim. Boratav gibi bir hocadan okuduğum halde burada bir öğrenci gibi yeniden okumak zorunda kaldım. Amerika’ya gelince İngilizce bilmiyordum. Sonra biz Ankara’da yalnız Türkçe yazılan kitapları okumuştuk. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulurken bazı yabancı kitaplar satın alınmış ve onlarla kalınmış. Benim Fransızcam iyi idi. Ama folklor dalında Fransızca yazılmış bir kaç kitaptan başka bir şey okumamıştım. Burada üniversiteye giren bir öğrenci dünyanın bütün dillerinden İngilizceye çevrilmiş muazzam bir kitap dünyası ile karşılaşır. Elini hangi konuya atsa, konunun en önemli kitapları anadilinde elinin altındadır. Öğrenci ders notlarından çok ders dışı kaynaklardan öğrenir.

E.Ö.Ö.: Siz, ülkesine ve kültürüne bu denli âşık bir insan olarak yıllarca yurt dışında yaşadınız. Buna karşın laboratuar alanınız hep bu topraklar ve üzerinde üretilenler oldu. Folklor ürünlerini bağlamsal özellikleriyle değerlendiren ve her defasında yeniden yaratılan bir gösterim olarak gören bir bilim insanı olarak, sahada yaptığınız çalışmalar sırasında karşılaştığınız en ilginç derleme anı sizce hangisiydi? Bizimle paylaşır mısınız?

İ.B.: On yıllarca yurt dışında yaşadığım halde, neden Türk folkloru üzerinde çalıştığımı soruyorsunuz. Ben Amerika’ya gelirken yanımda büyük bir folklor hazinesi ile geldim. 1943 yılından itibaren derlediğim metinler kasetlerde, dergilerde buraya geldi. Kimsenin Türk folkloru üzerinde bir şey bildiği yoktu. Adı sanı bilim çevrelerinde bilinmeyen bir hoca öğrencisinden duyduğu beş Bektaşi fıkrası yayımlamış, o kadar. Amerika bilim dünyası folklorumuz hakkında ne öğrenmişse benden öğrendi. Amerikan folkloru üzerinde çalışamazdım. O konuda pek değerli bilim adamları çalışıyordu. Onlarla aşık atamazdım. Kendi folklorumuzla ilgilenmem bu nedenle normaldi.

 Alan çalışmalarında beni en çok etkileyen Aşkale’nin bir köyüne yaptığım gezi oldu. Erzurum’dan bir at kiralayarak köye vardım. Hüseyin Dede’ye konuk oldum. Heybemde zebellah Grundig marka bir ses alma makinesi ile Hüseyin Dede’nin evine indim. Kimim, neyim sormadılar. Alevilerde mihman Ali’dir. Hüseyin Dede bir türlü sazı eline almıyor. İşi şakaya vurdum. Ben Ankara’dan geliyorum. Hayvanlarınız için eksik vergi vermişiniz, hayvanlarınızı sayacağım, size yeni vergiler yazacağım dedim. İnanmadılar ve buzlar çözüldü. Ses makinemi indirdim, Hüseyin Dede gene nazlanıyor. Yemek ortaya geldi. Gidip heybemden bir şişe rakı getirdim. “Dede sofra demsiz olmaz” dedim. Bu yetti. Hüseyin Dede çağırdı oğlunu “Bu adam cin midir, şeytan mıdır, getir şu sazı” dedi. Onun türküleri şimdi Millî Kütüphane’dedir.

 E.Ö.Ö.:Harvard Üniversitesi’nden Gönül Tekin’in Ayvalık’ta gerçekleştirdiği yaz okulu çalışmaları, üniversite tarafından destekleniyor. Böylece okul hem Türkiye’nin tanıtımına hem de alana önemli katkılar sağlayabiliyor. Sizin de Türkiye’de yaz aylarında farklı üniversitelerden bir araya gelen öğrenci ve folklor gönüllüleri ile birlikte çalışmalar yaptığınız bir yaz okulu oluşturma çabalarınız olduğunu biliyoruz. Güre’deki bu projenizin seyrini anlatır mısınız?

İ.B.: Ayvalık’ta Tekinlerin gerçekleştirdiğikurshemTürkiye’de KoçHolding’den,hem Harvard Üniversitesi’nden destek alıyor. İyi bir iş yapıyorlar. Aynı şeyi ben Güre’de yaptırdığım bir evde gerçekleştiriyorum. Kimseden yardım istemedim. Her yaz 20 gün kendi bilim dalımda dersler veriyorum. Artık yaşlandım. Bilmem o binayı ne yapacağım.

E.Ö.Ö.: Modernleşmeyle birlikte dünyanın pek çok yerinde folklor çalışmalarının köyden kente doğru bağlamsal bir göç yolu izlediğini gözlemek mümkün. Bu bağlamda, folklor konusunda yarım asır hizmet vermiş bir insan olarak son dönemde folklorla ilgili yapılmış çalışmalar arasında ufuk açıcı bulduğunuz bir yapıt ya da kuram var mı? Bu bağlamda özellikle Türkiye’de yapılan yakın dönem folklor çalışmaları ve akademik düzeydeki kurumsal faaliyetler hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

İ.B.: Folklora kuramsal yaklaşımlarda son elli yılda büyük değişmeler yaşadık. Fransız mitoloji bilgini George Dumezil’in çok sevdiğim bir yorumu var. Diyor ki, “en değerli folklor kuramının ömrü on beş yıldır, sonra yerini bir başka yaklaşıma bırakır. Ama gerekli bilgilerle derlenen malzeme değerini hiç kaybetmez.” Ben Amerika’ya gelince metin yayımlaması ve motif çalışmaları moda idi. Sonra öteki sosyal bilimlerin etkisi ile fonksiyon çalışmaları moda oldu. Ben de Türk bilmecelerinin fonksiyonu konusunda bir araştırma yayınladım. Sonra V. Propp’un etkisi ile masalın morfolojik yapısı moda oldu. Onu sosyal çevre içinde araştırma yöntemi izledi. Onun ardından, Gösterimci (performance) yaklaşım ön safta yer aldı. Gösterim 30 yıldan fazla bir zamanda bugün de ilgi çeken bir yaklaşım. Şimdilerde “ethnopoetic stu-dies” modası var. Her söylemde şiirsellik arayan bu gelişme etnografya ile folklor çalışmalarını yaklaştırdı. Ötekinin söylemlerini incelerken, ötekinin bakış açısı önemli sayılıyor.

Bu kuramları izleyen çalışmalar yaparken dikkat edilecek bir şey var. Hiçbir kuram, bir kültürü tümden izah etmeye yetmez. Amerika’ya gelen yabancı örgencilerin çoğu hemen bir kuramı öğrenir kendi kültürlerine uygular ve tamam bizim kültürü de bu kuram açıklıyor derler. Bu yanlış bir yaklaşımdır. Kuram alıp oradan kültüre bakmak yerine kültürden kurama varmak doğrudur. O vakit kuramı eleştirmenin yolu açılır.

E.Ö.Ö.: Asla emekli olamayacak bir bilim insanı olarak son dönem projelerinizden, yaptıklarınızdan ve gerçekleştirmeyi düşündüklerinizden söz edebilir misiniz? Bir de son olarak biz genç folklor araştırmacılarına yol haritası olması için söyleyeceklerinizi öğrenmek isteriz.

İ.B.: Bu yaşta neden hâlâ usanıp yorulmadan yazıp, dersler verdiğimi de soruyorsunuz. Gözleminiz doğru. Şimdiye kadar çeşitli dergi ve gazetelerde basılan yazılarımı Pan Yayınevi “39 Anbar” adı ile basıma hazırlıyor. “Türk Folkloruna Giriş” adlı bir ders kitabının yazılması da bitmek üzere. Van’daki şark hizmetim bitmiş görünüyor, 2009 Sonbahar döneminde de ODTÜ’de ders vermeye başladım. Ahmet Kutsi Tecer köylülere sormuş neden oynuyor, halay çekiyor, horon tepiyorsunuz, Cevap şu: “Oynamasak yaşayamayız beyim.” Benim de elim ve dilim oynamazsa galiba yaşayamam.

Âşık Veysel’in şöyle bir dizesi olacak. “Geçer dolaplardan erer arzuya”. Ben de nice dolaptan geçtim. Bu dolapların daha kolaylarından geçen nice arkadaşım şu gerçek dünyaya bir çivi çakamadan göçtüler. Ben hâlâ ayak diriyorum. Yahya Kemal’in çok sevdiğim bir dörtlüğü var:

Bir merhaleden güneşle derya görünür, Bir merhaleden her iki dünya görünür. Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer, Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür.

Ben henüz bu rüyaya dalmadım. Ama son merhalede olmanın ince sızısı içindeyim. Bütün okuyucularınıza selam ederim.

E.Ö.Ö.: Hocam, öğrenciniz olma şansını yakalamış biri olarak dergimiz adına size çok teşekkür ediyorum.

Kaynakça: Milli Folklor Dergisi: Prof.Dr. İlhan Başgöz’ün Özgeçmişi ve Yayınları

Metin Turan, Folklor/Edebiyat dergisi yayın yönetmeni, YTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi, öğretim elemanı

Böşgöz’ün İngilizcenin yanı sıra Fransızca yayınları da vardır. ÖzellikleBilmeceler, Türk Halk Hikâyeleri ve Nasreddin Hoca çalışmalarıyla, dünya halkbilimi çevrelerinin dikkatini Türk folkloruna çeker. 1978 yılında Karac’oğlan,1979 yılında ise Âşık Ali İzzet Özkan üzerine çalışmaları yayımlanır. Halk ozanları, saz şairleri üzerine yapılan çalışmalara açılım getiren yayınlardır bunlar. Bunları, 1986 yılında hem Türkiye hem de Amerika’da yayımlanmış makalelerinin yer aldığı Folklor Yazıları izler. Bu kitap, Türkiye’de folklor araştırmalarının, halkbilim ve halk edebiyatı ürünlerine yaklaşımın da yörüngesini değiştirir. Uzun yıllar alana hâkim olan malzemecilik, artık araştırmacının kendisinin de bir şeyler söylemesi, kendi yorumunu da katması gerektiği fikrinin filizlenmesinde ciddi bir yolaçıcı kaynak olur. Bu çalışmayı, 1989 yılında yayımlanan Yunus Emre adlı incelemesi izler ki, Türkiye’de şablonlaşmış Yunus Emre yaklaşımlarını kıran, ‘molla yunus’tan derviş yunus’a geçiş sürecindeki Yunus Emre kişiliğinin, tarihi kültürel kaynaklarını kavramamız yanında halk şairlerine yaklaşımda egemen olmuş kuru bir hayat hikâyesi anlatıcılığına dayanan yöntemsizliği de kırarak yol gösterici olur. Ayrıca, Başgöz’ün Yunus Emre çalışmasıyla çizmiş olduğu derviş kimliğinin, Türk aydınlarına ufuk açacak izdüşümler sağlayacağını da belirtmek gerekiyor.

1996 yılında ise, konu analizli Nasreddin Hoca adlı çalışması yayımlanır. Bunları, 2002 yılında, Mark Azadowski’den çevirdiği, Sibirya’dan Bir Masal Anası adlı çalışma oluşturur ki, bu çevirinin girişine ayrıca uzun bir önsüzle katkıda bulunur. Ayrıca, 2007 yılında, Ankara’da taşıt folkloru üzerine, Türkiye Bilimler Akademisi’nde vermiş olduğu konferans dolayısıyla kitaplaştırılan Yük Taşımıyoruz Sevgi Taşıyoruz adlı çalışmasını da özellikle, kültürde, toplum yapısında ve insan ilişkilerindeki değişimi anlamak bakımından önemsemek gerekiyor. ‘Kentteki köylünün’ bu dışa vuran ürünleri üzerinde İlhan Başgöz’ün yapmış olduğu irdeleme, bugün türlü yönleriyle yakındığımız ve anlamakta zorlandığımız günümüz Türkiye insanını kavramamıza da ışık tutacak özellikler taşımaktadır.

Bilimsel çalışmalarında kullandığı yöntem, bir üslup ustası olarak yazdıklarının edebiyat değerini de yansıtır. 2008 yılında yayımlanan Türkü adlı çalışması, Böşgöz’ün nasıl aynı zamanda has edebiyatçılarda gördüğümüz bir biçem sahibi olduğunun da belirgin kanıtıdır.

Son çalışması, 2008 yılında yine ‘Türk hayallemesinin bir ifadesi olarak gördüğü, aynı zamanda evrensel ve mistik bir yanı da olan Türk Halk Hikâyeleri üzerine oylumlu bir çalışmadır. Bu çalışma Indiana Üniversitesi tarafından yayımlandı.

Yine bilebildiklerimi paylaşabiliyorum: 1967 yılında Âşık Veysel’in kendi sesinden kaydettiği ve Kültür Bakanlığı tarafından Dostlar Seni Unutmadı adıyla yayımlanan CD. Kalan Müzik tarafından geçtiğimiz yıllarda yayımlanan Urfa türkülerinin has yorumcusu Mahmut Güzelgöz’den derledikleri ve onun sesinden kaydettikleri... Sonra, yine Güzelgöz’den derleyip Urfa Belediyesi’ne armağan ettiği türküler... Bir de bilmediklerim var elbette... “Medine ve Washington etkisine girmiş bir kültür iklimi”  içerisinde birazcık olsun alacak nefesimiz varsa ki vardır, biz bunu biraz değil, daha çok İlhan Başgöz gibi öğretmenlerimize borçluyuzdur. Ufkumuzu genişleten, yolumuzu aydınlatan emeklerine saygıyla…

Prof. Dr. Nizamettin Koç, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Ölçme ve Değerlendirme Bölümü Başkanı

Mensubu bulunduğum Ankara Üniversitesinin bana sunmuş olduğu bir olanak çerçevesinde ve güzel bir tesadüf eseri, çok değerli bilim insanı Başgöz Hocamızın en uzun süre akademik çalışmalarını yürütmüş olduğu Indiana Üniversitesi’nde bir yıl süre ile bulundum. Orada bulunduğum süre içinde Başgöz Hocanın Indiana Üniversitesi’nde estirdiği güzel akademik havayı, söz konusu dönemde aynı Üniversitede Lisansüstü çalışmaları çerçevesinde öğrenim gören tüm Türk öğrenciler gibi yakından gözleme, yaşama fırsatı buldum. Oraya gittiğim ilk günlerde kendilerinin çok yakın ilgilerini ve desteklerini gördüm. Bildiğim kadarıyla Indiana Üniversitesine yolu düşüp İlhan Başgöz Hocanın ilgi ve desteğini görmeyen kimse yoktur.

Doğan Hızlan

09.03.2014

İlhan Başgöz’ün ilk baskısını 1956’da yayımladığı İzahlı Türk Halk Şiiri Antolojisi, yeni bulgular ışığında geliştirilerek tekrar yayımlanıyor.

İzahlı Türk Halk Şiiri Antolojisi, değişik açılardan önemli bir kitap. Çünkü bizim şiirimizin ana damarlarından biri halk şiiridir. İlhan Başgöz, halk şiirini sadece yerel ortamıyla değerlendirmemiştir. Onun toplumsal içeriğini de göz önünde bulundurmuştur.
Yayımladığı kitapları yayın tarihinden itibaren her zaman yenilemiş, her baskıda yeni örnekler, yeni yorumlar eklemiştir.
‘Türk Şiirine Genel Bakış’ adlı yazısında Başgöz, Anadolu’daki toplumsal hareketlerin, inançların şiirdeki izdüşümünü ele almış.
Yazının ilk paragrafı, kitabın yöntemini izah ederken, Tekke-Derviş Şiiri, Âşık Şiiri, Divan Şiiri ve Anonim Halk Şiiri gibi ayrımlara rağmen kültürün bir bütün olduğunu saptıyor: “Bu akımların hepsi tek bir kültürün değişik kitlelere hitap eden, bu nedenle çeşitli renklere bürünmüş bölümleridir; tıpkı bir kökten türeyen dallar gibi.”
Başgöz, özellikle tekke şiirinin, bir kültür sentezi oluşturduğunu, hem divan şiiini hem âşık şiirini etkilediğini, ırk ve kültür farkı gözetmediği için de övülmesi gerektiğini yazıyor.
Aslında halk şiirini bilmek, Anadolu’daki kültürel ve toplumsal hareketleri anlayabilmenin anahtarıdır.
Divan Şiiri bölümünde, bu şiirin iyi eğitim görmüş kişilerce yazıldığını ve okunduğunu belirtse de Anadolu’nun çeşitli kentlerini de etkilediğini göstermiştir.
Anonim Halk Şiiri’ni okurken, onu var eden kaynakların yanı sıra, sözlü edebiyatın geçirdiği değişimi de yorumlarımıza katmalıyız.
Âşık ve Âşık Şiiri bölümünü İlhan Başgöz daha geniş ve zengin örnek ve izahla anlatıyor... Âşıkların irticalen söylediği gibi yanlış bir kanıyı düzeltiyor, Âşık Veysel’in bir sözünü iletiyor: “Ben irtical ile söylemek istemem, onlar manâsız, mantıksız bir şey olur.” 
Genel yazıyı, Âşık Biyografileri bölümü izliyor ve şiirlerle devam ediyor... Şiirlerden sonra lûgatçe, dizin ve kaynakça kitabı ‘tamamlıyor’.

Prof. Dr. Mahir ŞAUL

İlhan Başgöz’s Contributions to the Study of Turkish Folk Literature

ÖZ

 

İlhan Başgöz’un 1960’tan beri halk edebiyatının değişik alanlarında, özellikle halk hikâyesi konusunda yaptığı yayınlar edebiyatımıza önemli katkılar getirmiştir. Bu yazı Başgöz’ün Amerika Birleşik Devletlerinde yayınladığı araştırmaları esas alarak bu katkıların bir zaman dizimini sunar ve daha geniş halk araştırmaları

çerçevesi içinde değerlendirmesini yapar.

 

Anahtar Kelimeler

İlhan Başgöz, Türk Halk Edebiyatı, âşık edebiyatı

 

ABST­RACT

With publications starting in the early 1960s İlhan Başgöz made significant contributions to the study of Turkish folk literature, especially in the field of the hikaye form. This article considers this oeuvre on the basis of the chronology of his writings that appeared in English and places them within the broader context of folklore studies.

 

Key Words

İlhan Başgöz, Turkish Folk Literature, folktale, minstrel literature

 

İlhan Başgöz 1961 yılında Amerika

Birleşik Devletlerine geldikten sonra Türk folkloru üzerine İngilizce dilinde önemli yayınlar yaptı. O zamandan bu yana Türkiye ile ilişkisini de yakından sürdürdü, sık sık araştırma gezilerine ve yakınlarını görmeye geldi, Türkçe yayınlarını sürdürdü. 1979 yılında, sözgelimi, Âşık Ali İzzet Özkan’in şiirlerini ve yaşamını kapsayan kalıcı bir kitap yayınladı.1 Ancak İngilizce olarak Amerika’da yaptığı yayınlar üniversite çevresi içinde tasarlanmış çalışmalar olarak önem taşımakla kalmaz, Başgöz’ün en değerli akademik ürünlerini içerdikleri de söylenebilir. Bu araştırma ve yayınların kurumsal çevresi Indiana Üniversitesi’nin

(Bloomington) Türk Dili ve Edebiyatı Profesörlüğü oldu. Başgöz, Amerika’da ilk bir kaç yılını California’da (önce Los Angeles sonra da Berkeley’de) geçirdikten sonra 1965’te Bloomington’a gelip yerleşti; bu görevde 1997 yılına kadar kaldı. Bu tarihten itibaren de üniversitenin kurucusu olduğu

Türk Araştırmaları Programı ile ilişkisini Emeritus (emekli profesör) olarak sürdürüyor. Bu görevde bulunduğu otuz küsür yıl içinde ve sonrasında yayımlamış olduğu İngilizce eserlerin büyük bir bölümünü

Başgöz son yirmi yıl içinde kendi emeği ile Türkçe’ye kazandırmıştır. Ancak bu yazıda bu İngilizce yayınları Amerika’daki yayın sırasına göre ele alıp folklor çalışmalarına

yaptıkları katkıları belirtmeye çalışacağım. Başgöz’ün folklor yazılarını ele almadan, Amerika’da yaptığı yayınların sadece bu konuyla sınırlanmadığını belirtmek gerekir. Başgöz Amerika Birleşik Devletlerine

ilk olarak Ford Vakfının bir bursu ile

cumhuriyet dönemi Türkiye eğitimi üzerine bir projeye katılmak maksadı ile geldi. Bu projenin niteliğini ve yurt dışına çıkabilmek için pasaport istediği zaman çektiği güçlükleri de Gönül Pultar’ın yayımladığı uzun söyleşide etraflıca anlattı. 2

Bu eğitim projesinden ortaya çıkan ürün eğitim fakültesinin dekanı Howard E. Wilson ile birlikte hazırlanmış bir kitap olarak yayına sunuldu. 3

Uzun zaman bu kitap cumhuriyet

dönemi eğitimi üzerine bilgi sahibi olmak isteyenlerin Amerika’da ilk danıştığı kitap olmuştur. Bundan yıllar sonra Başgöz, Norman Furniss ile birlikte hazırladığı bir kitapta, bazıları 1983’te Bloomington’da düzenlenmiş bir konferansta sunulmuş olan Avrupa’daki Türk işçileri üzerine bir

dizi denemeyi yayına sundu.4

Burada bu iki eseri sadece anmakla yetinip folklor yazılarına geçiyorum.

Başgöz’ün halk edebiyatı yayınlarının

ilk ve devamlı konusu, halk edebiyatı

araştırmalarına da en büyük katkısı, Kars-Erzurum-Ardahan-Sivas çevresinde canlı

bir gelenek olarak bulup gözlemlediği halk hikâyeciliği olmuştur. Bu konuda İngilizce ilk yayını 1952’de, henüz daha Türkiye’de iken, doktora çalışmasındaki bir metinden Wolfram Eberhard’ın alıp çevirdiği ve

Journal of American Folklore’da çıkan bir yazısıdır; konusu halk şairlerinin hayat hikâyelerinde rastlanan anlatı öğeleridir.

1960’lı yıllarda Amerika’ya geldikten sonra bunu halk hikâyelerinde düş motifi, İran Azerbaycan’ında hikâye anlatım geleneği ve Türk halk şiirinde aşk konularında yazıları izledi.

Ancak aynı yıllarda halk hikâyeciliği

araştırmalarının arasına büyük hacimli başka türlü bir eser girer. Kendi anlatımına göre, Amerika’ya gittiğinde Başgöz bir kutu dolusu bilmeceyi de beraberinde götürür.

Bunlar Ankara’da Pertev Boratav’ın

öğrencisi iken başlamış olduğu derleme çalışmalarının daha sonra öğretmen olduğu yıllarda çeşitli yerlerde devam ettirilmesi ile bir araya gelmişti. Bazılarını öğretmen arkadaşı Şükrü Elçin toplayıp kendisine vermişti. Los Angeles’e geldiğinde Başgöz, orada bulunan değerli Türkolog Andreas Tietze’yi Amerika’daki büyük bilmece

araştırıcısı Archer Taylor ile birlikte

kapsamlı bir Türk bilmeceleri külliyatı

toplama hazırlığı içinde bulur. Bu çalışma yine California’da (ama Berkeley’de) bulunan Wolfram Eberhard’in kendi eliyle

Anadolu’da topladığı, bazıları da Boratav tarafından kendisine gönderilmiş bir bilmece

dağarcığını İngilizce’ye çevirmeye

kalkışmasıyla başlamıştı. Eberhard’ın ortaya attığı işe şimdi Tietze devam ediyordu. Başgöz’ün elindeki bol miktarda yeni malzemeyi

görünce onu da aralarına alırlar.

Bir süre sonra Archer Taylor da projeden ayrılır. Sonunda 1060 sayfa uzunluğunda Türkçe söylenmiş bilmeceler üzerine yapılmış

bu en hacimli külliyat 1973 yılında

yazar olarak İlhan Başgöz ve Andreas

Tietze’nin adlarıyla California’da basılır.5

Tietze bu arada yaptığı bazı başka yayınlarında diğer Türk dillerinde söylenen bilmeceleri ele aldığı halde, bu büyük kitap sadece Türkiye lehçelerinde veya Osmanlı

İmparatorluğunun parçası olmuş komşu ülkelerde Türkiyedekine yakın lehçelerde söylenmiş ve derlenmiş bilmeceleri içerir.

Kitap basılmış veya çeşitli araştırıcılar

tarafından derlenip de müsvedde halinde kalmış bütün bilmeceleri bir araya getirmek amacındadır; beş bini esas metin yedi bini de varyant olmak üzere on iki binden fazla bilmece içerir.

İnsanı şaşırtan bu veri zenginliği dışında külliyatın önemli bir başka tarafı da bu çok sayıdaki metni tasnif ediş tarzıdır. Tasnif sistemiyle hem Türkçe ve uluslararası karşılaştırmalar için kullanılabilecek bir kaynak eser niteliği taşır hem de bir örnek oluşturur. Kitaptaki bilmecelerin

çoğu cevapları esas alınarak sıralanıp numaralanmıştır. Ancak bütün bilmeceleri bu şekilde sunmak mümkün olmadığı için Başgöz ve Tietze en baştan bilmece dağarcığını

birkaç kümeye ayırır (bildiğimiz sıradan bilmeceler dışında cevaba göre sıralanamayacak olan gerçek bilgi bilmeceleri, kelimenin yazılışına dayanan bilmeceler, şaka bilmeceler gibi). Kitabın sonunda bütün

bu bilmeceleri iki ayrı esasa göre yeniden sıralayan iki dizin sunarlar. Bunlardan biri bilmecenin Türkçe soru metninin son kelimesine göre bir sıralama yapar; bu dizin aynı veya benzer kafiye-biçem öğeleri

taşıyan bilmece metinlerinin kolaylıkla

bulunmasını sağlar. İkinci dizin dilden bağımsız olarak bilmece (soru) metninin bir benzetme düşüncesi içerip içermediğine ve 

ne tür bir benzetme içerdiğine göre başka bir sıralama yapar (bu Archer Taylor’un tasarladığı bir dilden başka bir dile karşılaştırmaları kolaylaştıran bir sıralama sistemidir).

Bütün bu özellikleriyle büyük önem

taşıyan bu bilmece kitabının son yıllarda Türkiye’de peşpeşe iki baskısının yapılmış olması sevindiricidir (ancak bu basımlarında

ikinci dizin bulunmaz).6

Bu kitabın hazırlanması sırasında

Başgöz bilmece konusunda Avrupa’da bir başka yayına katkıda bulunur. 1964 yılında Pertev Naili Boratav tarihsel Türk edebiyatı üzerine çok ciltli büyük bir kaynak kitap tasarısı olan Philologiae Turcicae Fundamenta’nın ikinci cildi için Türk halk edebiyatının toplu bir tanımını yapan büyük çapta bir inceleme hazırlar. Bu incelemenin

içindeki bilmece bölümünü İlhan

Başgöz ile birlikte kaleme alır ve o bölüm ikisinin adı ile çıkar.7

 

Dönelim şimdi halk hikâyesi

çalışmalarına. 1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde halk edebiyatı araştırmaları birbirine zıt iki yönde gelişiyordu. Bir yanda anlatının özetlenebilecek olaylar

silsilesi üzerinde odaklaşan konu dizimi araştırmaları vardı. Eski Rus formalistlerinden Vladimir Propp’un Masalın Morfolojisi adlı eseri uzun yıllardan sonra Batı Avrupa’da birden keşfedilmiş, önce 1958 yılında İngilizce’ye, arkasından da Fransızcaya

ve başka dillere çevrilip her tarafta büyük yankı uyandırmıştı. Bu eser Türkçe’ye adını “masal” diye çevirdiğimiz türün Rus katalogundaki yüz örneğinde temsil edilen

entrika düzenlerine bakıyor, bunların dinleyicide masal oldukları duygusunu yaratan ana özelliğini araştırıyor, bu özelliği de anlatı kahramanının yaptığı bir dizi hareketin değişmez zincirlemesinde buluyordu.

Bu kitabın etkisi altında birçok araştırıcı masala benzeyen veya benzemeyen bir çok türlerde değişik konu veya motif kümelerinin

altında böyle sabit bir olaylar dokusu

aramaya koyuldu. Bu tip araştırmalar edebî gelenekten esinlendiği için bu incelemeler de genellikle basılmış metinler üstünde yürütülüyordu. Amerika’da halk edebiyatı araştırmalarının ikinci mecrası tam tersine alan araştırması yapan, sözlü anlatıları katılım tekniği ile gözlemleyen, kayıt makinaları

ile derleyen araştırıcılar arasında

revaç buldu. Bunlar sözlü anlatı ürününün belli bir anlatıcının zihninden ve dilinden gösteri anında nasıl ortaya çıktığını konu

ediniyordu. Halk edebiyatında süreklilik gerçeğini anlatıcının anında yaratıcılık ve çevreye uyum eğilimi ile bir arada ele alıyor, belli bir dinleyici kalabalığı önündeki bir anlatımdan değişik bir kitle için yapılan

başka bir anlatıma farklar olup olmadığını belirlemeye çalışıyor, dinleyicilerin anlatıcı üstünde ne ölçüde ve ne yollardan etkisi olduğunu araştırıyordu. Bu düşüncelerin

kaynakları folklor disiplini içinde on

dokuzuncu yüzyıla kadar uzanır, ama o sıralarda hem yine doğu Avrupa’dan gelmiş bazı akımların dürtüsü hem de Amerikan üniversitelerinde etnografya ve toplumsal lengüistikte yer alan bazı gelişmelerin etkisiyle bu sorular birden halk araştırmaları içinde çok rağbet gören yeni araştırma konuları oldu. Propp’un açtığı yol o yıllarda antropolojide çok revaçta olan yapısalcılık akımını anıştırdığı için bu akımın kazandığı yaygınlıktan yararlanırken, halk edebiyatının

icrası diyebilecegimiz ikinci yol

gözlem tekniği ile çalışan alan folklorcularına özgü bir araştırma şekli olarak ün kazandı.

Başgöz 1960’lı yıllarda Amerika Birleşik

Devletlerindeki folklor araştırmalarının getirdiği yenilikleri özümserken bu her iki yoldan da etkilenmis, ama katkılarının en büyük kısmını ve en önemlilerini özellikle

ikinci yolda, halk hikâyesinin icrası

diyebileceğimiz (ya da bazen canlı gösteriperformans diye anılan) alanda yapmıştır. Hikâyenin konu dizimini ele alan ilk yazı bir makaleler derlemesi içeren kitapta yayımlandı.8

Bu incelemede Başgöz hikâye

türünün genel olay örgüsünü altı tane entrika hareketi başlığı altında değerlendirir. Bunların birincisi, hikâye konusunu başlatan bir buhran veya ciddi yokluktur. Ya  kahraman anne ve babasını kaybeder, ya evli bir çiftin çocuğu olmaz, ya da büyük bir

felaket aileyi başka diyarlara sürer. İkinci harekette yeni yetme çocuk âşık’a dönüşür (hem bir kızı seven hem de şair-müzisyenanlatıcı

anlamında). Bu dönüşüm bir rüya

yoluyla olur. Üçüncü harekette âşık yola çıkıp sevgilisini arar. Dördüncü hareket bazen üçüncüyle içiçedir. Âşık sevgilisini bulmuşken veya ona ulaşmak üzereyken bir sürü engel çıkar, buluşma ayrılmaya döner

veya ertelenir. Beşinci harekette bu engeller aşılır, âşık bütün yarışmaları kazanır, en zor sorulara cevap verir, zehirlerden kurtulur, düşmanlarını dost haline çevirir.

Altıncı hareket hikâyenin sonudur; sevgililer gerdeğe girer, yeni bir aile oluşturur, refaha erişir. Bu konu yapısı temelde birçok hikâyenin olay örgüsünün altında yatar, ama Başgöz özellikle son harekette önemli

bir ikilemin varlığına dikkati çeker. Âşıkların anlattığı birçok hikâyenin eski şekli mutlulukla değil acıklı bir şekilde, sevgililerin vuslata erişemeden ölümüyle biter. Hikâyenin kederli bitmesi eski Ortadoğu hikâye geleneklerine de uygun düşer, ancak

Başgöz yirminci yüzyılda Doğu Anadoluda birçok dinleyici topluluğunun mutlu

sonları tercih ettiğini ve âşıklara bu yönde baskı yaptığını, dolayısıyla sözlü gelenekte de hikâyeyi böyle bitirmeye doğru bir gelişme olduğunu kaydeder. Sonunda Başgöz hikâyenin bu konu yapısının istekleri baskı altında tutan bir toplumsal çevrede delikanlılık çağının cinsel hayalleriyle babaya

karşı başkaldırı dürtülerini yansıtan bir çerçeve olabileceği varsayımını ileri sürer. Hikâyenin icrası mecrasında ilk ve önemli yazısını Başgöz ertesi yıl bir başka makaleler derlemesi içeren kitapta yayımladı.9 

Philadelphia’daki Pennsylvania

Üniversitesinin daha genç bir araştırmacı kuşağını temsil eden folklor merkezinde hazırlanan bu kitap yayımlandıktan sonra

çok büyük ilgi gördü, icracı/gösterici akımın bir çeşit manifestosu haline geldi, yıllarca

ders kitabı olarak okundu. Kitabın eleştiri/

tanıtım yazılarını yazanlar Başgöz’ün

makalesinin üzerinde özel olarak durdular.

Bu meşhur makale 1968’de ölen Âşık

Müdami’nin 1967 yazında Ardahan’ın Posof

ilçesinde aynı hikâyeyi iki gece üst üste

değişik yerlerde anlatmasını ele alır. İlk

gece Müdami hikâyeyi ilçenin merkezindeki

âşıklar kahvesinde her zaman alışık

olduğu altmış beş kişilik bir çiftçi-esnaf-çırak

dinleyici topluluğu önünde sunar. İkinci

gece Başgöz aynı hikâyeyi Müdami’ye

Öğretmenler Birliği binasında kaymakam,

öğretmenler, idari zevat ve başka okumuşlardan

oluşan daha küçük bir topluluk

önünde anlattırır. Makalenin temel konusu

iki anlatı arasındaki farklar ve nedenleridir.

İkinci gecede hikâye kırk beş

dakikalık bir kısalmayla üç buçuk saate

inmiştir. Ana konu örgüsü, kahramanları

ve birçok üslup özelliği değişmediği halde

Müdami’nin ara yorumları, bazı tekerlemelerin

uzunluğu, birçok sözcük ve daha temel

bir nokta, Müdami’nin hikâyenin kahramanı

Öksüz Vezirle kendini özdeşleştirme

derecesi çok başka olmuştur. Bunların

çoğu Müdami’nin dinleyicilerde sezdiği ilgi,

bilgi derecesi ve tahmin ettiği görüşlerine

göre bilerek yaptığı değişikliklerdir, birkaçı

da unutkanlık, raslantı gibi gelişi güzel

etkenlere bağlanabilecek ayrımlardır. Ayrıntıları

ile verilen bu farklar dışında, Başgöz

Müdami’den 1950’lerde dinlediği başka

hikâyelere de atıfta bulunarak hikâyenin

anlatı süreci içinde nasıl biçemini bulduğunu,

Müdami’nin özgeçmişinin ve kişiliğinin

hikâyeye nasıl damgasını vurduğunu,

Türkiye’deki toplumsal gelişmelerin bu kişilik

vasıtasıyla nasıl hikâye anlatımında

ifadesini bulduğunu bir sürü yeni gözlem,

karşılaştırma, çıkarsama ve izahla gözler

önüne serer. Boratav’ın 1946’da çığır

açan ve hâlâ büyük değerini koruyan Halk

Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği’nden sonra,

10 Başgöz’ün bu makalesi hikâye araştırmalarına

daha değişik sorunlar ve temalar

getirerek yeni bir dönem başlatır. Bu

makale de ne mutlu ki Başgöz’ün 1986’da

yayımladığı bir kitabının içinde Türkçeye

kazandırılmıştır.11 

İngilizce’de de bu makalenin Kemal

Sılay’ın himmeti ile on yıl kadar önce yayımlanan

ve Başgöz’ün birçok yazılarını bir

araya getiren bir kitaba alındığı belirtelim.

Bu kitapta Başgöz’ün çoğu daha önce bilimsel

dergi ve derleme kitaplarda yayınlanmış

yirmi iki makalesi ile Müdami’nin

Âşık Garip ve Şah Şanem hikâyesinin

İngilizce çevirisini buluruz.12 Bu yazılar

Başgöz’ün Amerika’daki akademik yayınlarının

genel bir rotasını çizer. Hikâyede

tekerleme ve kalıplaşmış sözleri ele alan

yazısı önemli bir gözlem içerir; âşıklar bu

çeşit kısmen donmuş söz dizilerini sadece

vezin gereklerini yerine getirip boşlukları

kolayca doldurmak için kullanmaz (bu,

eski edebiyatlar üzerine çalışan bazı araştırıcıların

bir varsayımı idi), çünkü bu çeşit

sözler hikâyelerde nesir bölümlerinde daha

sık belirir. Ayrıca bu kalıplar tamamen de

değişmez değildir; değişik âşıklar bunları

az çok farklarla tekrar ederler, bazen

de tekrarlarken anlamlarını büyük ölçüde

değiştirirler. Anlatım sırasında âşığın

hikâye konusundan sapan açıklama, hitap

ve telmihleri (İngilizcede digression denen

ara sözler) başka bir ünlü makalesinin konusudur.

Dede Korkut Kitabı ve Köroğlu

üstüne ayrı makaleler, Karagöz üstüne iki,

atasözleri üstüne üç ayrı deneme ve folklorun

daha başka konularında yazılar da bu

kitapta topluca sunulur. Bunlar arasında

Başgöz’ün yıllarca araştırdığı bir konu olan

Türkiye’de özel adlar üstüne iki makalesini

de anabiliriz. Bu araştırmanın altında temel

sorun cumhuriyet rejimi ideolojisinin,

İslamiyetten uzaklaşmanın ve kültür değişimi

dileğinin çeşitli toplum kesimlerinde

özel ad seçimini ne şekilde etkilediğidir.

Başgöz İngilizcede hikâye üzerine

yayınlarını geçen yıl çıkmış çok güzel bir

kitapla noktaladı, ama bu önemli esere

geçmeden önce bir başka kitaptan daha

söz etmek istiyorum. Başgöz 1998’de

Bloomington’da Pertev Boratav ile birlikte

kaleme alınmış İngilizce bir Nasreddin

Hoca kitabı yayımladı (Boratav’ın vefatından

sonra).13 Boratav’ın hayatının uzun bir

dönemini Nasreddin Hoca üzerine büyük

bir kaynak eser yaratmaya adadığını pek

çok kimse bilir. Bu eserin tasarısını Boratav

1975’te Boğaziçi Üniversitesi Halkbilimi

Yıllığında yayımlanan bir makalesinde

açıklamıştı. En eski yazmalardan başlayarak

bulunabilen bütün Hoca fıkraları

yazmanın tarihine göre sıralanacak, sonra

taşbasma kitapçıklarda bulunan fıkralar,

sonunda da yirminci yüzyılda basılı kitaplarda

bulunan veya günümüzde incelemeciler

tarafından yazıya geçirilmiş veya

çağdaş eserlere geçmiş fıkralar eklenecek;

böylece Nasreddin Hoca fıkralarının tarihi

ve bugünü kapsayan toplu bir külliyatı

oluşacak. Bundan sonra Boratav bu fıkraların,

Hoca’ya atfedilsin veya edilmesin,

bütün dillerde bulunabilen değişkenlerini

sıralamak, böylece ünlü Çek karşılaştırmacısı

Albert Wesselski’nin 1911’de Der

Hodscha Nasreddin kitabıyla başladığı

işe devam etmek, Hoca fıkraları etrafında

karşılaştırmacı folklor programına uygun

bir katalog oluşturmak istiyordu. Her biri

devasa denebilecek bu iki ayrı projeyi bitiremedi.

Yalnız ölmeden önce yıllardan beri

Türkiye’nin ve Avrupa’nın değişik kütüphanelerinde

keşfettiği Hoca fıkraları içeren

kırk kadar yazma eserde bulunan anlatılarla

taşbaskısı ve basma kitaplardaki fıkraları

da bir araya getirerek temel külliyatını

oluşturmuştu. 1996’yı UNESCO’nun Nasreddin

Hoca yılı ilan etmesi vesilesiyle bu

külliyata Boratav’ın 1963 ile 1976 arasında

Hoca üzerine yayınladığı altı tane önemli

makalenin çevirileri de eklenerek Türkçe

bir kitap oluşturuldu. Yalnız bu kitabın hazin

bir hikâyesi var. Önce basımı üstlenen

Yapı ve Kredi yayınları kitabı dağıtmayı

reddetti; sebebi bir üst görevlisinin yazmalardan

gelen fıkraları müstehcen bulması

imiş. Kitabın böylece ortadan kaldırılması

üzerine Ankara Edebiyatçılar Derneği yeni

bir baskısını yapıp piyasaya sürdü. Daha

yakınlarda da İstanbul’da Kırmızı Yayınları

yeni bir baskı yaptı.14 Gelgelelim bu

yayın Boratav’ın tasarladığı kitaba pek

benzemez. Numaralanarak sıralanmış fık

raların, özellikle yazma eserlerden gelenlerinin,

kaynağını kestirmek kolay değildir;

hem metinlerin başında verilen notlar çok

kıt, kısa ve eksiktir, hem de kaynakça ile

tam uyum halinde değildir. Bunlar açık

olmayınca birçok okurun külliyatı gelişigüzel

bir fıkra derlemesinden farksız görmesi

şaşırtmaz insanı. Anlaşılması zor olan en

eski metinler üzerine hiçbir açıklama yoktur.

Öte yandan, kaynakça imla hataları ile

doludur. Kitabın bir dizini, sözlüğü, fıkraların

bir katalog düzenlemesi (ki Boratav’ın

bunu yapıp yapamadığı belli değil) yoktur;

kitabın değişik bölümlerini kolayca bulmak

için bir içindekiler sayfası bile konmamıştır.

Umarız bir gün bu metnin bu işlerden

anlayan birinin eliyle ve Boratav’ın notlarından

yararlanarak (eğer bulunabilirse)

daha alimce bir baskısı yapılır.

Başgöz’ün Amerika’da yayınladığı

Nasreddin Hoca kitabı, Boratav’ın aynı fıkra

külliyatına dayanır, ama fıkraların hepsini

içermez; aralarından seçilmiş dörtte

bir kadarını çeviri olarak verir. Başgöz ilk

başında Amerika’da halktan okuyucu için

bir kitap hazırlama niyetiyle yola çıktığını

yazar. Ama sonra Boratav’ın Nasreddin

Hoca üzerine bilimsel makalelerinden en

temel olan ikisini İngilizce’ye çevirtip ekleyerek

amacını araştırıcılara yönelik bir

kitap olarak değiştirir; Boratav’ın tasarladığı

kitaba yakın değilse de, onu uzaktan

andıran bir gölgesi böylece Amerika’da da

gün yüzünü görür. Ancak bu kitapta bir yenilik

vardır; Başgöz Nasreddin Hoca üzerine

yetmiş beş sayfalık bir inceleme yazıp

kitabın başına ekler.15 Bunu için Avrupa

kütüphanelerinde Hoca hikâyeleri içeren

bazı yazmaların da kopyalarını bulup getirtebilmiştir.

Bu incelemede Nasreddin

Hoca fıkralarının yansıttığı çok değişik ve

zamanla farklılaşan konular ve ilişkiler ele

alınır. Bunların içinde en dikkate değer

açıklamalar yazmalardan gelen eski fıkraların

köy cinsel kültürü ile ilişkisini ele

alanlardır. Bu yorumlar Nasreddin Hoca

araştırmalarına yeni ve önemli bir katkıdır

kanısındayım.

Başgöz’ün Amerika’da basılan son

kitabı hikâye araştırmalarının sonuç noktası,

aynı zamanda da doruğu sayılabilir.16

Kitap âşıkların hikâye şeklinde verilen

biyografilerini, hikâyelerin konu yapısını,

icra/gösteri konularını ayrı bölümler olarak

ele alır. Son bir bölüm doğu Anadolu’daki

dinleyici topluluklarının hikâye geleneğinin

gelişip devam etmesine katkısını araştırır;

onun içinde bir ara bölüm daha önce

ihmal edilmiş bir konu olan kadın dinleyiciler

üzerinde durur (bir âşığın 1982 mülakatından

kadınların hüzünlü biten hikâyeleri

tercih ettiğini öğreniyoruz). Kitabın

sonunda layiha olarak verilen uzunca bir

bölüm de elli hikâyenin--hemen hemen eldeki

bütün Türkçe halk hikâyesi varlığına

eşit bir sayı--bir-birer buçuk sayfalık konu

özetlerini sıralar.

Kitabın birinci bölümünde Başgöz

hikâye formunun doğu Anadolu’da tarihsel

gelişmesini inceleyen bir deneme sunar,

bunun içinde de Türkçeden başka dil

konuşup aynı köylerde veya komşu olarak

yaşayan topluluklarla sözlü edebiyat

alanında alışverişlerin nasıl bir katkısı

olduğunu irdeler. İkinci bölümde ise 1945

yılında Boratav’ın kendisi ile bir başka öğrencisini

alıp Kars’ta bir derleme gezisine

götürüşünü, orada bir kahvehanede ilk

defa Müdami’yle karşılaşıp bir hikâyesini

dinlemesini, o gece üçünün bu hikâyeyi

bir kaç saat çalakalem not alarak kâğıda

geçirmelerini, bu yolla halk edebiyatı alan

araştırmalarına atılışını anlatır. Hikâye

Âşık Garip ve Şah Şanem hikâyesidir ve

o geceki icrası sırasında üçünün tuttuğu

notların karşılaştırılmasıyla ortaya çıkmış

metni bu bölümün içinde okuyucuya sunulur;

1998’de Sılay’ın yayımladığı kitapta

İngilizce çevirisi verilen hikâye metni ile

aynıdır. 1950’lerin başlarında ilk Grundig

marka manyetik bandlı kayıt makinaları

piyasaya çıkar, Başgöz kısa süre sonra

biriktirdiği para ile böyle bir makine alır,

iş biraz kolaylaşır; ama artık ne Boratav’ın

Ankara’da halk edebiyatı kürsüsü kalmıştır

ne de Başgöz’ün asistanlığı. Bu bölü

mün hem hikâye sanatı hem de Türkiye’de

halk edebiyatı araştırmalarının tarihçesi

bakımlarından ne kadar ilginç olduğunu

uzun uzadıya açıklamaya gerek yoktur

tahmin ediyorum.

İlhan Başgöz hâlâ aramızda, yazmaya,

yayınlamaya, konuşmalar yapmaya

devam ediyor, zaman zaman ders de veriyor.

Ümid ederim bunu daha uzun zaman

sürdürür. Bazılarımız için tabiî bunların

yanısıra işin özel bir yönü var. Önce yıllarca

Bloomington’da Türkçe programını yönetmesini

ve Indiana Üniversitesinde 1978

ile 1996 arasında Türkiye hükümetinin

de desteğiyle yayımladığı dizide ortaya çıkan

kitapları anmak gerekiyor. Bunlardan

başka bir de Türkiye’den gelen öğrencilere

yemek davetleri, rahmetli Bedia Hanımın

idaresinde tel helva çekmeler, açık havada

kuzu çevirmeler filan var. Yazılar kalır, bu

anlar uçar gider, ama burada o günlerin

hiç olmazsa böylece bir küçük hatırasını

düşmüş oluyorum.

NOTLAR

1 İlhan Başgöz, Âşık Ali İzzet Özkan. Yaşamı,

Sanatı, Şiirleri (Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür

Yayınları, 1979).

2 Gönül Pultar ve Serpil Aygün Cengiz, Kardeşliğe

Bin Selâm. İlhan Başgöz ile Söyleşi, sayfa

147-155 (Istanbul: Tetragon, 2003).

3 İlhan Başgöz ve Harold E. Wilson, Educational

Problems in Turkey 1920-1940 [Türkiye’de

Eğitim Sorunları 1920-1940] (Bloomington: Indiana

University Publications, Uralic Altaic Series, 1968).

Türkçesi: Türkiye Cumhuriyetinde Milli Eğitim ve

Atatürk (Ankara: Dost Yayınları, 1968). Genişletilmiş

bir baskısı, İlhan Başgöz, Türkiye’nin Eğitim

Çıkmazı ve Atatürk: Sorunlar, Çözüm Aramaları,

Uygulamalar (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları,

1995) olarak çıktı.

4 İlhan Başgöz ve Norman Furniss, eds. Turkish

Workers in Europe: an Interdisciplinary Study

[Avrupa’da Türk İşçileri: Disiplinlerarası bir Araştırma]

(Bloomington: Indiana University Turkish

Studies, 1985).

5 İlhan Başgöz ve Andrea Tietze, Bilmece: A

Corpus of Turkish Riddles (Berkeley: University of

California Publications, Folklore Studies: 22, 1973).

6 İlhan Başgöz ve Andrea Tietze, Türk Halkının

Bilmeceleri (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları,

1999).

7 Pertev N. Boratav ve İlhan Başgöz, “Les

devinettes” [Bilmeceler], Philologiae Turcicae Fundamenta

cilt 2 içinde, yayımlayan Jean Deny et al.,

77-89 (Wiesbaden: Steiner, 1964). Boratav bu cilt

için Fransızca olarak kaleme aldığı bu geniş halk

edebiyatı incelemesini daha sonra akıcı bir Türkçe

ile yeniden yazmış ve —kaynak notlarını koymadan—

ayrı bir kitap olarak yayınlamıştır: Pertev Naili

Boratav, Türk Halk Edebiyatı (İstanbul: Gerçek

Yayınevi, 100 Soruda Dizisi, 1969).

8 İlhan Başgöz, “The Structure of Turkish Romances,”

Folklore Today içinde, yayımlayan Linda

Degh, Henry Glassie ve Felix J. Oinas, 12-23 (Bloomington:

Indiana University Press, 1975).

9 İlhan Başgöz, “The Tale Singer and His

Audience: an Experiment to Determine the Effect

of Different Audiences on a Hikâye Performance,”

Folklore: Performance and Communication içinde,

yayımlayan Dan Ben-Amos ve Kenneth Goldstein,

142-202 (Philadelphia: University of Pennsylvania

Press, 1976).

10 Pertev Naili Boratav, Halk Hikâyeleri ve

Halk Hikâyeciliği (Ankara: Millî Eğitim Basımevi,

1946). Bu kitabın az bilinen, çevirisi Wolfram Eberhard

tarafından yapılmış Almanca bir baskısı da

vardır: Türkische Volkerzählungen und die Erzählerkunst,

2 cilt (Taipei: The Chinese Association for

Folklore [Asian Folklore and Folklife Monographs,

volume 73], 1975).

11 İlhan Başgöz, “Hikaye Anlatan Aşık ve

Dinleyicisi: Değişik Dinleyici Kitlelerinin Hikaye

Anlatımına Etkisini İnceleyen Bir Deneme”, Folklor

Yazıları içinde, 49-64 (İstanbul: Adam Yayınları,

1986).

12 İlhan Başgöz, Turkish Folklore and Oral

Literature: Selected Essays of İlhan Başgöz, yayımlayan

Kemal Sılay (Bloomington: Indiana University

Turkish Studies Series, 19, 1998).

13 İlhan Başgöz ve Pertev Naili Boratav,

I, Hoca Nasreddin, Never Shall I Die: A Thematic

Analysis of Hoca Stories. Bloomington: Indiana

University Turkish Studies, 1998. Fransızcası: Moi,

Hoca Nasreddin, jamais je ne mourrai: une analyse

thématique des contes de Hoca. Bloomington: Indiana

University Turkish Studies, 2001.

14 Pertev Naili Boratav, Nasreddin Hoca. Istanbul:

Kırmızı Yayınları, 2006.

15 İlhan Başgöz, “A Thematic Analysis of

Hoca Stories in Historical Perspective.” I, Hoca Nasreddin,

Never Shall I Die: A Thematic Analysis of

Hoca Stories içinde, 1-81.

16 İlhan Başgöz, Hikâye: Turkish Folk Romance

as Performance Art (Bloomington: Special

Publications of the Folklore Institute No. 7, 2008).

Prof. Dr. Emre Kongar, Cumhuriyet gazetesi yazarı, öğretim üyesi

Başgöz hiç kuşkusuz, yapıtları, halkbilime katkıları ve ünü ülke sınırlarını aşmış, evrensel düzeyde başarıyı yakalamış bir anıt insan.

Kişisel olarak tanımak onuruna eriştiğim Başgöz'ün beni hayran bırakan en büyük özelliği sahip olduğu inanılmaz yaşama sevinci ve bitmez tükenmez enerjisidir. Cumhuriyet'in kuruluşuyla yaşıt olan Başgöz, 80 yılı arkasında bıraktığı bugünlerde (2003 yılı) hâlâ 18 yaşında bir delikanlı iyimserliği ve dinamizmi ile okuyor, araştırıyor, yazıyor, sözcüğün tam anlamıyla "yaşıyor".

Indiana Üniversitesi'nden emekli olurken bile yaptığı son iş, orada büyük çabalarla bir Türk Edebiyatı/Halkbilimi kürsüsü kurdurmak oldu. Şu anda Van'da halkbilim araştırmalarını sürdürüyor. Yazları Güre'de açtığı okulda akademisyenlere eğitim veriyor.

Kardeşliğe Bin Selam kitabı bir açıdan 1923'te Sivas'ın Gemerek ilçesinde bir ilkokul öğretmeninin oğlu olarak doğan bir çocuğun nasıl bir "uluslararası bilim adamı" olduğunun öyküsü… Bu anlamda sadece Başgöz'ün değil Türkiye Cumhuriyeti'nin de bir başarı öyküsü. Ama aynı zamanda bu çocuğun çektikleri açısından, Cumhuriyet'in nerelerden geçtiğinin, dürüst ve çalışkan bir bilim insanı olmanın Türkiye'de nelere mal olduğunun da acıklı bir serüveni…

Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Başgöz'ün, askerlik yaparken, solcu olduğu gerekçesiyle gözaltına alınması ve götürüldüğü Sansaryan Han'da yaşadıkları. O dönemde tuttuğu notlara göre, küçücük hücresinden su içmeye de çıkarılmadığı için, bir tas ister, içine su koymak için. Gerçekten de ona bir tas verirler; verirler ama tasın dibi deliktir! "Herhalde alay ediyorlar insanla" diye not alır Başgöz. Sonrasını yine Başgöz'den dinleyelim: "Cebimde kalan bir silgiyi kibritle eriterek delik teneke kabı lehimledim. Bayağı tuttu da. Artık yüznumaradan gelirken bu kabı su ile doldurup hücreme alabiliyorum."

Bir başka not: "Bir keşifte bulundum. Portakal kabuklarından bir ocak yaptım, kese kâğıtlarını yakarak yemeklerimi ısıtıyorum. Pekâlâ oluyor." Kitabın her sayfası, hatta her satırı okuru müthiş etkiliyor. Kendinize bir iyilik yapın ve bu kitabı okuyun.

Dan Ben-Amos, Pensilvanya Üniversitesi, Folklor ve Halk Yaşamı Bölümü profesörü

Türkçeyi hiç bilmeyen Amerikalı folklorculardan oluşan bir kuşağa, Türk folklorunu, Prof. İlhan Başgöz tanıttı. Hem geçmişinizin büyük folklor geleneğini, hem de çağdaş Türk toplumunda folklorun uğradığı değişimi bize, Başgöz öğretti. Kahvehanelerinizdeki hikâyecileri, çocuklarınızın sorduğu bilmeceleri, ihtiyarlarınızın söylediği atasözlerini, biz onun bilim adamı bakışından öğrendik. Hepimizin folklorda yeni kuramlar aradığımız bir dönemde, o bize, değerli araştırmalarıyla, yeni yaklaşımları üzerine kurmamız gereken temeli sundu. Yeni yaklaşımlar arayan ve kendilerine şaka yollu “Genç Türkler” denen bir Amerikalı folklorcular kuşağı arasında o, gerçekten bir “Genç Türk”tü. [Bu deyim İngilizcede sadece gençliği değil, bilimde, politikada ve başka alanlarda geleneğe ve kurulu düzene başkaldıran insanları da belirtmek için kullanılır ve Genç Osmanlılara Avrupa’da verilen “Jeune Turc” adından İngilizceye geçmiştir.]

Please reload